Bir gönülde yer bulursan canlısın
Bir göze ışık olursan hayatsın
Salınma sarayında çık artık dışarı
Bir sevene yar olursan aşksın
Apansız düşünce dert içine
Kıpkırmızı bir gül açar sinende
Bekleme boşuna sev artık derdini
Nice güller açacak gönül bahçende
11 Kasım 2012 Pazar
En Baştan
Muradın ötesinde bir kapı var
Orada bir olunmaz ayrılır yollar
Çıkmak kolay değil o kapıdan
Sevgiliyi özleyen göze alır, hiç gözünü kırpmadan
Aynı yöne bakmak olsaydı aşk
Ne seven kalırdı ne sevilen
Ayrı ayrı bir olmanın cefasını
Bilir mi hiç o kapıdan dönen?
Bir kıvılcım iken ateş
Dönüşür zamanla aşkın yuvasında
Sevileni değiştirmek istiyorsan eğer
Geri dön dünyanın o soğuk hazzına
Kimisi ayrılır bahçeden, ya kaçar ya kovulur
Kimisi güllerin içinde bin dert ile yoğrulur
Bir kaçış ya da kurtuluş olsaydı aşk
Herkes bilirdi kaderini en baştan
Orada bir olunmaz ayrılır yollar
Çıkmak kolay değil o kapıdan
Sevgiliyi özleyen göze alır, hiç gözünü kırpmadan
Aynı yöne bakmak olsaydı aşk
Ne seven kalırdı ne sevilen
Ayrı ayrı bir olmanın cefasını
Bilir mi hiç o kapıdan dönen?
Bir kıvılcım iken ateş
Dönüşür zamanla aşkın yuvasında
Sevileni değiştirmek istiyorsan eğer
Geri dön dünyanın o soğuk hazzına
Kimisi ayrılır bahçeden, ya kaçar ya kovulur
Kimisi güllerin içinde bin dert ile yoğrulur
Bir kaçış ya da kurtuluş olsaydı aşk
Herkes bilirdi kaderini en baştan
3 Kasım 2012 Cumartesi
Hırçın Yüzler
Sokakta yürürken insanların yüzüne dikkat etme gereği duymazdım. Fakat son günlerde yüzü gülen insan kalmayınca neredeyse dikkatimi yüzlerden alamıyorum! Örneğin dolmuşa ya da otobüse bindiğimde, asansörde, alışveriş yaparken, herhangi bir yerde yemeğimi yerken insanların ne denli asık suratlı olduğunu ve ciddi ciddi düşünen ifadelerini fark ediyorum. Dikkatle inceliyorum onları, tabi ki belli etmeden..! İki kaşın ortası kırışık biraz, ağızların çevresi de öyle, bakışlar sürekli aşağıya doğru, eller panikte. Hep böyle miydi insanımız yoksa değişen yaşam şartları mı onu böyle yaptı? Gerek psikolojik gerekse toplumsal açıdan yepyeni sorunlarla boğuşuyoruz son yıllarda, ekonomik darboğaz da cabası..Belki yolda yürümek sadece yürümek değil, tüm bu problemlerle dolu zihnin kendini rahatlatma çabası. Kazara gülen oldu mu hemen bakışlar üzerinde toplanıyor, herhangi bir sorun mu var diye! Gülmek o kadar yabancı olmuş asık suratlara. Herkes yargılamaya hazır, birbirine tahammülsüz, her an parlamaya hazır. Neden bu kadar düşmanca ve eleştirel olduk biz? Sürekli kusur aramak, kusur aradıkça yükseldiğini düşünmek, birilerinin işi rast gitmesin diye ekstra çaba harcamak son on yılın trendi oldu neredeyse. Sosyal medyanın da bu konuda tuz biber olması kaçınılmaz artık. Sokakta kavga etmeyi kendine yakıştırmayan sözümona çok medeni insanlar internette vahşi hayata dönüşü yaşıyor sanki. Birini övmek, beğenmek ise acaba ne çıkarı var sorularını akla getiriyor. Bu hale düştük sonunda. Her şey, atılan her adım, söylenen her söz biz değil de bir başkası olmuş. Kılık değiştirme gayretinin bu denli yaygınlaşması ve kimlik ispat etme şovuna dönüşmesi bilinçaltında ezik bir toplum imajı çiziyor esasında. Yukarı çıkmaya çalıştıkça daha da düşürüyor kendini insanımız. Kılık kıyafet, görüntü tam tekmil ama içleri ölmüş çoğunun. Ruhlar daracık bir kap misali bedene sıkışmış, işkence görüyor sürekli, dışarıdan mı? Hayır, bizzat kendisi tarafından işkenceye maruz kalan insanların yüz ifadeleri de bunu yansıtıyor artık. Onlar her daim asabi, kusur arayan, kendinden emin görüntünün altında çok zayıf kalmış,modern dünyanın tükenmiş biçareleri. Mekanlar çok geniş, imkanlar sınırsız, teknoloji hat safhada derken manevi dünyamız çöküşte. Kimsenin yüzü gülmüyorken, her gün bir cinayet haberi duyuyorken refah ve mutluluk bahisleri size de çok saçma gelmiyor mu?
20 Ekim 2012 Cumartesi
Bir İsmim Yok
Doğduğum andan itibaren korunmak istedim. Annem beni kucağına alsın, beslesin, sevsin..Bu şekilde tüm hayatım mutlu geçebilirdi. Sonra ayrılmak zorunda kaldık, bedenim büyüdü, birbirimize dokunmaz hale geldik. Bu ayrılığın sıkıntısını bastırmak için arkadaş edindim. Ama onlar da anne yerini tutmadı. Annemin bana verdiği isim, onun olmasını istediği bir başlıktı ve hayat senaryosunda annem istese de istemese de benden ayrıldığı için başyazar oldu! O sevginin takası ya da bedeli olmadığı için sürekli bir kontrol altında olduğumu hissediyordum, sürekli bir minnet borcu. Bu yüzden korunma ihtiyacım hiç bitmedi. Annemin projesi ve başarı nesnesi olmakla başlayan süreç seçtiğim ya da seçmek zorunda bırakıldığım işte de devam etti. Orada da hep bir güvenlik korkusu yaşadım. Ait olmaya çalıştıkça ait olamadım. Nasıl ki annemin benden beklediklerini yerine getirdim, işimde de aynı davranışı ve beklentileri karşılama gayretini sürdürdüm. Kabul görme ve onaylanma ihtiyacı uzun bir süre peşimi bırakmadı. Aslında bu annemin ihtiyacıydı. Onun istediği kişi olacaktım bu şekilde. Eski bir zamana hapsedilmiştim, her kazanma teşebbüsü kayıpla sonuçlanıyordu. Üstlendiğim toplumsal roller göreve dönüşüyor, görevimi tam ve eksiksiz yaptıkça gururlanıyordum. Sonra ani patlamalar halinde ağlamaya başlıyordum. Madem bu kadar başarılı, mutlu ve gururluydum neyin nesiydi bu sinir krizleri? Başarılı göründükçe başarısız bir projeye dönüştüğümü izliyordum, sessiz film izler gibi..
Yaşadığım en büyük çelişki aidiyet duygumun hiç gelişmemiş olması. Halbuki benden istenen her şeyi yapmaya hazır bağımlı bir kişiliğim vardı. Bu şekilde değer göreceğimi düşünürdüm. Anneme bağlılığım ve itaatim toplumun diğer tüm katmanlarında beni uyumlu kişi olmaya sevk etti. Ama ben hiç ait olmadım.Bir şeylere ait olmaya yönelik yetiştirildiğimin farkındaydım çünkü toplum benden bunu istemekteydi. Düzgün insan olmanın ilk şartı buydu benim için. Bu şekilde annem de huzurlu olacaktı. Gurur duyacağı bir evladı olacaktı toplum gözünde. Ve grubun çıkarları anne çocuk ilişkisinin önüne geçer. O vakit kendini hissettiren yabancılık derin bir çatlağa dönüşür zamanla. O çatlak zihinsel de olabilir. Kişi yaşamaya devam eder, bir makine, hissiz bir robot gibi...ve elbette herkes mutludur, ismi olmayan kişi haricinde.
Benim ismim hiç olmadı, ne birey ne kadın olarak. Kulağımda duyduğum bir ses var, kendi kendime fısıldadığım: Sen, sadece Sensin. Kaybolmaktan korkma, bir şeyleri yanında tutmak için uğraşma, kendine bağlan çünkü yuva senin içindedir!
Yaşadığım en büyük çelişki aidiyet duygumun hiç gelişmemiş olması. Halbuki benden istenen her şeyi yapmaya hazır bağımlı bir kişiliğim vardı. Bu şekilde değer göreceğimi düşünürdüm. Anneme bağlılığım ve itaatim toplumun diğer tüm katmanlarında beni uyumlu kişi olmaya sevk etti. Ama ben hiç ait olmadım.Bir şeylere ait olmaya yönelik yetiştirildiğimin farkındaydım çünkü toplum benden bunu istemekteydi. Düzgün insan olmanın ilk şartı buydu benim için. Bu şekilde annem de huzurlu olacaktı. Gurur duyacağı bir evladı olacaktı toplum gözünde. Ve grubun çıkarları anne çocuk ilişkisinin önüne geçer. O vakit kendini hissettiren yabancılık derin bir çatlağa dönüşür zamanla. O çatlak zihinsel de olabilir. Kişi yaşamaya devam eder, bir makine, hissiz bir robot gibi...ve elbette herkes mutludur, ismi olmayan kişi haricinde.
Benim ismim hiç olmadı, ne birey ne kadın olarak. Kulağımda duyduğum bir ses var, kendi kendime fısıldadığım: Sen, sadece Sensin. Kaybolmaktan korkma, bir şeyleri yanında tutmak için uğraşma, kendine bağlan çünkü yuva senin içindedir!
İnsan Özel bir Varlık Mıdır?
Şüphesiz en çok sorulan sorulardan olmakla beraber standart bir yanıt aldığımız temel çelişkilerden biridir bu soru. Kesinlikle evet diyecektir birçoğumuz. İnsan özel bir varlık olmasa hayvandan ne farkı kalırdı değil mi? Özellikle özgür iradesiyle verdiği tüm kararlardan sorumlu olması durumuyla gerek semavi dinlerin gerekse toplumsal normların çerçevesini çizdiği 'özel' bir hayatı var insanoğlunun. Bizi öteki canlı varlıklardan ayıran temel farklılığın aklımız ve buna bağlı fikirlerimiz olduğu gerçeği bizi evrende müstesna bir yere mi getiriyor? Bir bakıma evet bir bakıma hayır. Ayrıcalıklı oluşumuz Yaratan gücün emrimize sunmuş olduğu canlı cansız tüm varlıklar üzerinde sarsılmaz bir egemenliğimiz ve gücümüz olduğunu mu gösteriyor? Klasik anlamda ortalama fikir sahipleri bu soruyu kendine sormaz bile, çünkü onlar için insan mutlak egemendir ve her şeyi kullanabildiği ölçüde değerlendirir. Bu süreç mutlak surette kendi faydasına dayanır. Ben özel olduğum içindir ki tüm varlıklar benim için yaratılmıştır ve bana hizmet eder anlayışı onu birtakım sorumluluklardan azade 'sömüren' bir varlık olmaya da iter. "İnsan beyni yaşayan bir fosildir" diye okumuştum bir yerde. Gerçekten de tüm yaşanılmış dönemlerin izinin beynimizden silindiğini düşünmüyorum. Bu güne getirdiğimiz anlayış ve fikir eskinin mirası olmakla beraber -yani genetik kodlarımızla mutlak kader gibi görünmesine rağmen- özgür iradeyle değiştirebildiğimiz ve ileriye götürmek için eylemde bulunduğumuz eklektik bir yapıdır aynı zamanda.
Bin yıl önce hüküm sürmüş insan beyni bugün aynıdır diyemeyiz. Nasıl ki biyolojik olarak değişimlere maruz kalıyorsak zihinsel süreçte de aynı ilerleme ya da bazen gerileme hali beynimizi her an değiştirmektedir. İnsanın o çok bahsedilen bölünmez bütünlüğü her geçen gün parçalara ayrılırken, kalbimizle beynimiz arasındaki bağlantı insan eliyle engellenirken, türlü çelişkiler içinde bitki ve hayvan dünyasını kendi çıkarlarımız için kullanırken ve acımasızca yok ederken nasıl bir uygarlık bize kendimizi bütün hissettirebilir?
Benim bu evrende özel oluşum bana her hakkı mübah görüyorsa ben özel olmak falan istemiyorum. Kaldı ki kendimi bu kadar önemli hissetmem derin hayalkırıklığına da sebebiyet verebilir. İstek ve arzularımın karşılanmaması durumunda egomda oluşacak çatlakları benden başka kim tamir edebilir?Bir makine olmadığımızı biliyoruz. Duygularımız ve buna bağlı olarak korku ve endişelerimiz var. Bir makine gibi işlediğimizi de biliyoruz ki buna bağlı olarak bir toplum ve meslekler grubu bile oluşturmuşuz. O halde temel çelişki özel olmakla hiç olmak arasında bir yerde bizi kendimizden dışarı çıkarırken yine kendimize döndürüyor. Aklımızla evet derken kalbimizle hayır diyoruz ya da tam tersi durumlarda duygularımıza kapılıp rasyonel düşünceyi bir kenara itiyoruz. Demek ki bütünün içinde parçalar var, o parçalar ki birinde arıza çıksa tüm sistem bundan etkileniyor. Tek başına çalışan bir parça olamaz, olsa bile yarım kalır, devreyi tamamlayamaz. Bitki ve hayvan gruplarının dünya üzerindeki etkisi de böyledir. Onları kendimizden ayrı tutup aşağı düzeye çeksek bile onlarla beraber evrim süreci devam edecek. Ama onları yok ettiğimiz ve aşağıladığımız ölçüde biz de yok olma sürecine gireceğiz. Kendi varlığında çaresizce debelenen vahşi hayvanı evcilleştiremeyen insanoğlu kendi sonunu elleriyle hazırlıyor. Ben hayvandan üstünüm dedikçe hayvandan aşağı düşürüyor kendini, henüz eğitemediği alt benliği ona hırsın ve tutkunun en yüksek başarılarını tattırırken iradesinin kontrolünü ilahi güçlere bağlıyor. İyiliği yaratıcısına, kötülüğü dünyaya ve kullarına bağlıyor. Ne gariptir ki günü gelince aynı kötülüğü kendisi yapıyor ve sistemin özünde kötü olduğu gibi bir varsayımla tüm davranışlarını maskelemeyi bir maharet biliyor. Biz artık değişimin farkına varmalıyız. Gerek beynimizin gerek bedenimizin ve ruhumuzun sürekli bir değişim içinde olduğunu ama her an onu daha ileri ve uygar bir seviyeye yükseltmesi gerektiğini kendimizi özel olarak değil de bütünün bir parçası gördüğümüz vakit daha iyi anlayacağız. Çünkü tüm parçalar birbirine bağlı ve bir hata hepimizi yok etme kapasitesine sahip artık.
Bin yıl önce hüküm sürmüş insan beyni bugün aynıdır diyemeyiz. Nasıl ki biyolojik olarak değişimlere maruz kalıyorsak zihinsel süreçte de aynı ilerleme ya da bazen gerileme hali beynimizi her an değiştirmektedir. İnsanın o çok bahsedilen bölünmez bütünlüğü her geçen gün parçalara ayrılırken, kalbimizle beynimiz arasındaki bağlantı insan eliyle engellenirken, türlü çelişkiler içinde bitki ve hayvan dünyasını kendi çıkarlarımız için kullanırken ve acımasızca yok ederken nasıl bir uygarlık bize kendimizi bütün hissettirebilir?
Benim bu evrende özel oluşum bana her hakkı mübah görüyorsa ben özel olmak falan istemiyorum. Kaldı ki kendimi bu kadar önemli hissetmem derin hayalkırıklığına da sebebiyet verebilir. İstek ve arzularımın karşılanmaması durumunda egomda oluşacak çatlakları benden başka kim tamir edebilir?Bir makine olmadığımızı biliyoruz. Duygularımız ve buna bağlı olarak korku ve endişelerimiz var. Bir makine gibi işlediğimizi de biliyoruz ki buna bağlı olarak bir toplum ve meslekler grubu bile oluşturmuşuz. O halde temel çelişki özel olmakla hiç olmak arasında bir yerde bizi kendimizden dışarı çıkarırken yine kendimize döndürüyor. Aklımızla evet derken kalbimizle hayır diyoruz ya da tam tersi durumlarda duygularımıza kapılıp rasyonel düşünceyi bir kenara itiyoruz. Demek ki bütünün içinde parçalar var, o parçalar ki birinde arıza çıksa tüm sistem bundan etkileniyor. Tek başına çalışan bir parça olamaz, olsa bile yarım kalır, devreyi tamamlayamaz. Bitki ve hayvan gruplarının dünya üzerindeki etkisi de böyledir. Onları kendimizden ayrı tutup aşağı düzeye çeksek bile onlarla beraber evrim süreci devam edecek. Ama onları yok ettiğimiz ve aşağıladığımız ölçüde biz de yok olma sürecine gireceğiz. Kendi varlığında çaresizce debelenen vahşi hayvanı evcilleştiremeyen insanoğlu kendi sonunu elleriyle hazırlıyor. Ben hayvandan üstünüm dedikçe hayvandan aşağı düşürüyor kendini, henüz eğitemediği alt benliği ona hırsın ve tutkunun en yüksek başarılarını tattırırken iradesinin kontrolünü ilahi güçlere bağlıyor. İyiliği yaratıcısına, kötülüğü dünyaya ve kullarına bağlıyor. Ne gariptir ki günü gelince aynı kötülüğü kendisi yapıyor ve sistemin özünde kötü olduğu gibi bir varsayımla tüm davranışlarını maskelemeyi bir maharet biliyor. Biz artık değişimin farkına varmalıyız. Gerek beynimizin gerek bedenimizin ve ruhumuzun sürekli bir değişim içinde olduğunu ama her an onu daha ileri ve uygar bir seviyeye yükseltmesi gerektiğini kendimizi özel olarak değil de bütünün bir parçası gördüğümüz vakit daha iyi anlayacağız. Çünkü tüm parçalar birbirine bağlı ve bir hata hepimizi yok etme kapasitesine sahip artık.
15 Ekim 2012 Pazartesi
Hayal Taciri
Hep mi bekledik hep mi yorulduk
Kırıldıkça daha mı dik doğrulduk
Nerede başladık nerede bittik
Gerçeklerin içinde hayalleri mi doğurduk
Hiç mi bıkmadık hiç mi sıkılmadık
En güzel hep biz mi yaşadık
Yolun sonu gelmez diyenlere
Boşu boşuna sarıldık
Kırıldıkça daha mı dik doğrulduk
Nerede başladık nerede bittik
Gerçeklerin içinde hayalleri mi doğurduk
Hiç mi bıkmadık hiç mi sıkılmadık
En güzel hep biz mi yaşadık
Yolun sonu gelmez diyenlere
Boşu boşuna sarıldık
Hep Bir Eksik Olacak
Sen çok güçlüsün diyenlere kanma
Hiçbir zaman tam olmadın, unutma!
Hayallerin peşine takılsan da
Yaran hiç geçmeyecek, dokunma!
Doğuştan kötürüm bu hayat savaşında
Cennet hayali kurma boşuna
Her başlangıç kusurlu olacak
Kaybettiğin bir şey yok aslında
Hiçbir zaman tam olmadın, unutma!
Hayallerin peşine takılsan da
Yaran hiç geçmeyecek, dokunma!
Doğuştan kötürüm bu hayat savaşında
Cennet hayali kurma boşuna
Her başlangıç kusurlu olacak
Kaybettiğin bir şey yok aslında
14 Ekim 2012 Pazar
Mükemmellik Ezicidir
Nice hikayeler duyuyoruz her gün; karısı mükemmel olan erkeklerin devamlı olarak onları aldattıkları, ailesi kusursuz olan çocukların hep de kötü yola düştükleri, mal mülk paranın eksik olmadığı hayatlarda hep bir eksiklik duyulduğu vs..Madem her şey tam ve kusursuz görünüyor nedir derdi bu insanların? Kusurlu olmaya dayanamıyorlar galiba. Kafalarında bir portre var ve hayat boyu bunu çizebilmek için uğraştıklarından olsa gerek suçluluk hissiyle mi yaşıyorlar? Belki..
Bana göre dış koşullar bu beklentileri körüklüyor. İç dünyamızdaki her resim tarafımızdan çizilmiyor. Çünkü hiçbir zaman yalnız kalacak cesarete sahip değiliz. Karısını sürekli aldatan erkek onu bırakabilir ama bunu yapmıyor çünkü suç işlemek, zina yapmak onun için bir kalkan. Neye karşı peki? Toplumca beğenilen ve takdir edilen karısının aldığı tüm payelerden bir tanesi bile ona nasip olmadığı için kinlenmiş, ve bu kin onu daha da azdırıyor. Hayatını düzene sokacağı yerde gittikçe batıyor. Öç alır gibi eşinden ve tüm bu dayatmaya sebep toplumdan! Haksızlığa uğradığını düşünüyor ve karısına da haksızlık yaptığını biliyor. Peki onu aldatmaktan vaz mı geçiyor? Hayır. Yavaş yavaş öldürüyor onu, kişiliğini aşağılıyor çünkü ancak böyle dengeleneceğini düşünüyor onunla. Kendine çeki düzen vermektense mükemmeliyet sembolünü yok etmeyi tasarlıyor kafasında ve bu planını hayata geçiriyor. Tüm bu örnekler çoğaltılabilir. Suç işleyenler bu duruma tahammül edemedikleri ve bu yükün altında bir hayli ezildikleri için daha da kötüye gidiyor. Sürekli örnek göstermek ve bu örnek gibi ol demek bireyin dünyasını sarsmaya başlıyor çünkü o olduğu gibi kabul edilemeyeceğini biliyor, değişmek zorunda bırakıldıkça kendinden çıkıyor ve hiç olmadığı kılıklara bürünüyor.
Zihnimizdeki her resim bize ait değil. Yaşadığımız, gördüğümüz, duyduğumuz birçok şey kıyas neticesinde şekilleniyor içimizde. Kıyas her zaman zararlı değil elbette, buna karşın bireyin kişilik algısında bir başkasıyla kıyaslanmak suçluluğa zemin hazırlıyor ve bu yük herkes tarafından taşınamıyor. Mükemmelliğin ezici tarafı suça meyilli insanları asla ulaşamayacakları zirveye çıkmadan daha da aşağı çekiyor zannımca. Önemli olan zirve değil tabi ki, o yolda doğru ve dürüst ilerleyebilmek, zor anında sevdiklerimize değer vermek ve karşılığında bu değeri görebilmek. Her şeyin eşsiz olması bir nitelik ama aslolan kendi varlığımızın da iyi ve kötü yönleriyle eşsiz olması, bunu fark edebilsek mükemmeliği de takdir etmeyi öğreneceğiz. O vakit ezilmekten, aşağılanmaktan ölesiye korkan bireyler olmaktan çıkıp etkin olarak topluma ve kendimize faydalı olmayı da içselleştirmiş olacağız.
Bana göre dış koşullar bu beklentileri körüklüyor. İç dünyamızdaki her resim tarafımızdan çizilmiyor. Çünkü hiçbir zaman yalnız kalacak cesarete sahip değiliz. Karısını sürekli aldatan erkek onu bırakabilir ama bunu yapmıyor çünkü suç işlemek, zina yapmak onun için bir kalkan. Neye karşı peki? Toplumca beğenilen ve takdir edilen karısının aldığı tüm payelerden bir tanesi bile ona nasip olmadığı için kinlenmiş, ve bu kin onu daha da azdırıyor. Hayatını düzene sokacağı yerde gittikçe batıyor. Öç alır gibi eşinden ve tüm bu dayatmaya sebep toplumdan! Haksızlığa uğradığını düşünüyor ve karısına da haksızlık yaptığını biliyor. Peki onu aldatmaktan vaz mı geçiyor? Hayır. Yavaş yavaş öldürüyor onu, kişiliğini aşağılıyor çünkü ancak böyle dengeleneceğini düşünüyor onunla. Kendine çeki düzen vermektense mükemmeliyet sembolünü yok etmeyi tasarlıyor kafasında ve bu planını hayata geçiriyor. Tüm bu örnekler çoğaltılabilir. Suç işleyenler bu duruma tahammül edemedikleri ve bu yükün altında bir hayli ezildikleri için daha da kötüye gidiyor. Sürekli örnek göstermek ve bu örnek gibi ol demek bireyin dünyasını sarsmaya başlıyor çünkü o olduğu gibi kabul edilemeyeceğini biliyor, değişmek zorunda bırakıldıkça kendinden çıkıyor ve hiç olmadığı kılıklara bürünüyor.
Zihnimizdeki her resim bize ait değil. Yaşadığımız, gördüğümüz, duyduğumuz birçok şey kıyas neticesinde şekilleniyor içimizde. Kıyas her zaman zararlı değil elbette, buna karşın bireyin kişilik algısında bir başkasıyla kıyaslanmak suçluluğa zemin hazırlıyor ve bu yük herkes tarafından taşınamıyor. Mükemmelliğin ezici tarafı suça meyilli insanları asla ulaşamayacakları zirveye çıkmadan daha da aşağı çekiyor zannımca. Önemli olan zirve değil tabi ki, o yolda doğru ve dürüst ilerleyebilmek, zor anında sevdiklerimize değer vermek ve karşılığında bu değeri görebilmek. Her şeyin eşsiz olması bir nitelik ama aslolan kendi varlığımızın da iyi ve kötü yönleriyle eşsiz olması, bunu fark edebilsek mükemmeliği de takdir etmeyi öğreneceğiz. O vakit ezilmekten, aşağılanmaktan ölesiye korkan bireyler olmaktan çıkıp etkin olarak topluma ve kendimize faydalı olmayı da içselleştirmiş olacağız.
13 Ekim 2012 Cumartesi
Günler Bitene Dek
"İnsanın egemen olmaktan ya da hizmet görmekten vazgeçemeyeceğini biliyorum. Her insanın temiz hava gibi kölelere gereksinimi vardır. Kumanda etmek soluk almak demektir; en nasipsizler bile soluk almayı başarır. Toplumsal merdivenin en altında bulunan kimsenin bile bir eşi ya da çocuğu vardır. Bekarsa bir köpeği vardır. Kısacası asıl olan, karşıdakinin yanıt verme hakkı olmaksızın insanın kızabilmesidir. Babaya yanıt verilmez formülünü bilirsiniz değil mi?Bir anlamda bu formül tuhaftır. Sevilen kişiye değil de kime yanıt verilir bu dünyada?"
Albert CAMUS - Düşüş
Hizmet görmenin ve hizmet vermenin adil bir şekilde dağıtılmadığı dünyanın kullarıyız hepimiz. Yeri gelince efendi yeri gelince köleyiz. Somut anlamda minnet borcu duymasak bile bazı işleri halledebilmemiz ve kişisel gücümüzü kendi aynamızda görebilmek için mutlaka birilerine ihtiyaç duyarız. En basiti aile içinde otorite figürü olan ebeveyne uymak zorundayız. Ancak bu şekilde 'dahil' olabiliriz. Köleliğin ufak tohumları zamanla filizlenir. Bir iş sahibi olduğunuzda bütün enerjinizi başarılı olmaya harcarsınız ki ancak bu şekilde toplum gözüne girebilirsiniz. Aksi takdirde karalanmanız ve ani düşüşünüz kaçınılmazdır. Peki dahil olunca neler oluyor? Yavaş bir ölüm gerçekleşiyor diyebiliriz. Peşinize takılmış vahşi doğa sizi yavaş yavaş parçalayacak demek oluyor tüm aidiyet çabalarınız. Aile, iş, evlilik vb tüm kurumlar bu amaca hizmet ediyor. Bu açıdan bakıldığında ya başarının ve aitlik duygusunun pasif kölesi olacaksınız ya da efendilik pozlarında tüm kızgınlığınızı en aktif şekilde haklı çıkaracaksınız! Elbette yanıt veren kişi otorite düşmanı olduğu için hemen cezasını alacaktır tarafınızdan. Rahat bir nefes aldınız değil mi? Tam da bundan bahsediyorum işte, aile gibi kurumlar bizi boğuyor fakat bu gönüllü ölüm çok yavaş gerçekleştiği için mutlu mesut kabulleniyoruz köleliği, neden çünkü seviyoruz çünkü bağlanıyoruz ve tüm bu yapay bağlılıklar bize kimlik sağlıyor! ancak bu şekilde elde ettiğimiz güç başkalarına rahat bir nefes aldırıyor biz boğulurken. Anne ve babamız ya da işteki patronumuz ya da eşimiz her kim ise ciğerlerine bolca oksijen taşımış oluyor. Sigarayı düşünün, sevgi de öyle hatta çok önemsediğimiz başarı sonrası gelen saygının da nikotinden farkı yok. Bunlara öylesine bağımlıyız ki en ufak bir gurur sarsıntısı bizi yerle bir edebiliyor. İşte bu sebeple kölelik damarlarımızda kan gibi, ancak bu şekilde yani zehirlenerek efendi olmayı öğreniyoruz. Bir gün bakıyoruz etrafa ve herkes titriyor karşımızda, saygıdan mı? Elbette hayır, korkudan ve onun getirdiği zevk hissinden! İnsan her konuda iki yüzlü olabilir ama konu zevklere geldi mi asla..Yani zevkler ve haz duygusu diyelim genel olarak katışıksızdır ve tamamen gerçektir. Öyleyse insan ruhu sadist olduğu kadar kendine işkence edilmesinden de zevk mi alır? Hayatının belli dönemlerinde dönüşümlü olarak bu arzu kafesinde çırpınıp durur mu? İşkence gördükçe işkence etmeyi mi öğrenir? Yoksa ruhunun gelişim süreci bundan mı ibaret? Durum her ne ise, otorite figürü yeri gelince köleleşir, kölelerde vakti gelince efendi olur. Yani ben bunu seçtim diyecek kadar güçlü değilsiniz, unutmayın! Çünkü halen duygularınız var, onları öldürseniz bile başarılarınız ve çocuklarınız var, haydi onlar da gitti diyelim, hala yaşıyorsunuz, daha göreceğiniz çok günler var!
Albert CAMUS - Düşüş
Hizmet görmenin ve hizmet vermenin adil bir şekilde dağıtılmadığı dünyanın kullarıyız hepimiz. Yeri gelince efendi yeri gelince köleyiz. Somut anlamda minnet borcu duymasak bile bazı işleri halledebilmemiz ve kişisel gücümüzü kendi aynamızda görebilmek için mutlaka birilerine ihtiyaç duyarız. En basiti aile içinde otorite figürü olan ebeveyne uymak zorundayız. Ancak bu şekilde 'dahil' olabiliriz. Köleliğin ufak tohumları zamanla filizlenir. Bir iş sahibi olduğunuzda bütün enerjinizi başarılı olmaya harcarsınız ki ancak bu şekilde toplum gözüne girebilirsiniz. Aksi takdirde karalanmanız ve ani düşüşünüz kaçınılmazdır. Peki dahil olunca neler oluyor? Yavaş bir ölüm gerçekleşiyor diyebiliriz. Peşinize takılmış vahşi doğa sizi yavaş yavaş parçalayacak demek oluyor tüm aidiyet çabalarınız. Aile, iş, evlilik vb tüm kurumlar bu amaca hizmet ediyor. Bu açıdan bakıldığında ya başarının ve aitlik duygusunun pasif kölesi olacaksınız ya da efendilik pozlarında tüm kızgınlığınızı en aktif şekilde haklı çıkaracaksınız! Elbette yanıt veren kişi otorite düşmanı olduğu için hemen cezasını alacaktır tarafınızdan. Rahat bir nefes aldınız değil mi? Tam da bundan bahsediyorum işte, aile gibi kurumlar bizi boğuyor fakat bu gönüllü ölüm çok yavaş gerçekleştiği için mutlu mesut kabulleniyoruz köleliği, neden çünkü seviyoruz çünkü bağlanıyoruz ve tüm bu yapay bağlılıklar bize kimlik sağlıyor! ancak bu şekilde elde ettiğimiz güç başkalarına rahat bir nefes aldırıyor biz boğulurken. Anne ve babamız ya da işteki patronumuz ya da eşimiz her kim ise ciğerlerine bolca oksijen taşımış oluyor. Sigarayı düşünün, sevgi de öyle hatta çok önemsediğimiz başarı sonrası gelen saygının da nikotinden farkı yok. Bunlara öylesine bağımlıyız ki en ufak bir gurur sarsıntısı bizi yerle bir edebiliyor. İşte bu sebeple kölelik damarlarımızda kan gibi, ancak bu şekilde yani zehirlenerek efendi olmayı öğreniyoruz. Bir gün bakıyoruz etrafa ve herkes titriyor karşımızda, saygıdan mı? Elbette hayır, korkudan ve onun getirdiği zevk hissinden! İnsan her konuda iki yüzlü olabilir ama konu zevklere geldi mi asla..Yani zevkler ve haz duygusu diyelim genel olarak katışıksızdır ve tamamen gerçektir. Öyleyse insan ruhu sadist olduğu kadar kendine işkence edilmesinden de zevk mi alır? Hayatının belli dönemlerinde dönüşümlü olarak bu arzu kafesinde çırpınıp durur mu? İşkence gördükçe işkence etmeyi mi öğrenir? Yoksa ruhunun gelişim süreci bundan mı ibaret? Durum her ne ise, otorite figürü yeri gelince köleleşir, kölelerde vakti gelince efendi olur. Yani ben bunu seçtim diyecek kadar güçlü değilsiniz, unutmayın! Çünkü halen duygularınız var, onları öldürseniz bile başarılarınız ve çocuklarınız var, haydi onlar da gitti diyelim, hala yaşıyorsunuz, daha göreceğiniz çok günler var!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)