19 Eylül 2012 Çarşamba

Duygusal Robotun Travması

“Bir makine Binbir Gece Masallarındaki Cin gibidir; sahibi için güzel ve yararlı; düşmanları için çirkin ve tehlikeli..”   Bertrand Russell

Bundan birkaç asır önce makineleşmenin insan hayatını kolaylaştırıp zamandan tasarruf sağladığı, güç sarfiyatını azalttığı ve bilgiye erişimin yeni yollarını sunduğu zamanlarda, makinelerle duygular arasında bir karşıtlık var demek saçma olurdu. Bu fikri anlamsız, bir o kadar gereksiz bulurdunuz. Bugün aynı soru şu şekilde değişmiştir: “Makineler mi duyguları, yoksa duygular mı makineleri yok edecek?” Hızla gelişen teknoloji bu soruyu en acımasız haliyle karşımıza çıkarıyor artık.

İnsan geçmişte el emeğiyle kazandığı parayı makinelerle kazanmaya başladığında çok sevindi. İyi para kazanmaya başladığında isteklerini de artırdı. Fakat hala ona ihtiyaç vardı; yani icat ettiği makine insansız çalışmazdı! Büyük zekasını makineleri ve sistemlerini insanlık adına anlamak ve anlatmak için kullanıyordu, haklıydı da..Peki, ne oldu da mekanik üzerine bilgisini ve ilgisini bu derece geliştiren insan, birkaç asır sonra makineden nefret etmeye başladı? Değer verdiği, sayesinde gücünü pekiştirdiği makine, bir zaman sonra düşmanı olarak karşısına çıktığında ne yapacağını şaşırdı. Sanıyordu ki hep refah içinde yaşayıp bol bol tembellik edecek.. Gerçekten de teknolojinin etkisini hissettirdiği ilk dönemlerde insan mekanik üzerine çalışıyordu, parçaları birleştirip ayırarak yeni gerçeklere ulaşıyordu. Gittikçe artan merakı teknoloji ilerledikçe işkenceye dönüştü. Her yeni gelişme o merakı daha da körükledi, ta ki dijital teknolojinin insanı alt eden, savaşlara çeken, toplumları işsiz bırakan, parayı pul eden tutsaklığı başlayana dek..Günümüzde tutkular yok denecek kadar azaldı. Neredeyse her gün modeli değişen telefonlar, araba modelleri ve robot çeşitleri insanın bir amaca ulaşmak için yöneldiği tutku ve merak duygusunu elinden aldı. Bu duygu bir anda kaybolmadı elbette. Hissettirmeden robotlaştırılan insanoğlu, buna isyan etmeye başladı. Nasıl mı? Savaşarak! Tutkusuz ve meraksız yaşayan varlık, bir süre sonra varlığından ve dakikliğinden sıkıntı duymaya başladı. Eskiden de savaşlar vardı ama günümüzdeki gibi yoğun ve kahredici değildi.

Duygular açısından makinenin yarattığı en büyük sıkıntı onun düzenliliğidir. Ve doğaldır ki makineler açısından da duygularda bulunan en büyük kusur, tersine, düzensiz olmalarıdır. Örneğin kendilerini ‘ciddi’ sayan kişilerin düşüncelerine makineler egemen olduğunda bu kişilerin insan hakkındaki en büyük övgüsü onun ‘makine’ gibi olması, yani dakik, kesin ve güvenilir olmasıdır. Çelişkiye bakın ki övgüye değer nitelikler ‘kusursuzluğu’ simgeliyor. Robotlaşma bir nevi saygıdeğer ve olması gereken! Yani insan toplum içinde yaşamaya başladığından beri savaşlar ve çelişkiler olmuş ama günümüzün dijital devrimiyle içgüdüsel uyumu yakalayamamış insan ruhu acı içinde kıvranıp duruyor. Makineleşmenin egemenliğine karşı içgüdülerin şimdiye kadar gösterdiği başkaldırı, talihsiz bir doğrultuya yönelmiş durumda, bunu herkes biliyor artık..Dijital dünyada kendine yer bulamayan ruh, belirgin bir huzursuzluk içinde farklı arayışlara girince akıllara ilk ne gelir? Savaşmak..Savaşarak idealize edilen dünyada güç sağlamak; aynı makineler gibi ! Kendi inisiyatifini kullanabileceği, bunu ben başardım diyebileceği, ona eski tutkularını geri verebilecek herhangi bir uğraşı olsa, her yeni makineyi bir günde eskitip atmasa biraz ferahlayacak duygusal robot, evet insan artık duygusal bir robot..Ne hissettiğini, niye hissettiğini bilmeyen, ancak fazlasıyla teknolojik yaşayan, tembel, açgözlü, kinci bir robot olduk çıktık..Yazık ki insanların hareketlerinde yöneldikleri amaçlar ‘bilinçli’ olarak seçtikleri amaçlar değil artık. Yaşam tarzımız değişti tabi ki, ama içgüdülerimiz aynı. Bunun sonucunda da uyum bozukluğu yaşanıyor. Geçmişte bir şeyleri başarmak isteyen irade, artık bir düğmeye basıp kahvesini alıyor, anında tatmin oluyor ve merak hissi tükeniyor. Duygu ve içgüdü psikolojisi henüz bebeklik evresinde olmasına rağmen insan, aklıyla dev makineler üretiyor, müthiş!

Bilim, fiziksel dünyanın yasalarını kavramada harikalar yaratmıştır. Ama şimdiye kadar kendi doğamızı, yıldızların ve elektronların doğasına kıyasla çok daha az biliyoruz. Bilim, insan doğasını anlamayı öğrendiğinde, makinelerin ve fiziksel bilimlerin yaratamadığı mutluluğu ve tatmin duygusunu yaşamımıza getirebilir. İnsana gerek duyulmadığı, her işi halleden bir bilgisayarın bulunduğu depresif bir çağda yaşıyoruz. Kim bilir iki asır sonra ne olacak? Bu depresyon yerini üretken ve hisseden insanların olduğu bir medeniyete mi bırakacak yoksa ‘tamamen duygusal’ robotların kontrolü ele aldığı kontrollü bir yıkıma mı sebep olacak?

Eşitlik Bir Hayal Midir?

Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için, hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkisini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma gereksinimi onları yeniden bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar…Arthur Schopenhauer…

İşte insanlar da bu durumdadır. Eşitlik üzerine herkesin söyleyeceği bir şey vardır ama her kelime muallakta kalır. Erdem olarak görülen eşitlik kavramı çoğu zaman bizzat eşitsizliğe kapı açmıştır. Zaten bu kavramın içinin dolu olması bir bakıma ‘uygun mesafenin’ anlaşılmasıyla gerçekleşir. Gerçekten insan olarak eşitiz, eşit haklara sahibiz. Fakat gerçeklerin uygulanması, günlük hayatta doğru yerini bulması göründüğü kadar basit değil. İzlediğimiz bir filmi çok kolay eleştiriyoruz ama iş kendi hayatımıza gelince o kadar kolay olmuyor. Dış dünyanın ne kadar zalim, ne kadar haksız olduğunu söyleyip duruyoruz. Zenginler şöyle davranır; fakirler böyledir vb tanımlarla toplumsal ayrımı kendimiz yaratıyoruz. Sonra da aynı sistemi yerden yere vuruyoruz. Yani toplum olarak kendi eserimize hayranlıkla dolu bir tiksintiyle bakıyoruz. Bu bana çok tuhaf geliyor. Yani ,bu çelişki çok ilginç değil mi?
İnsan doğasının gerek hırs bakımından gerek davranış olarak eşitliğe aykırı unsurlar taşıdığı görünen vaziyet. En başta, bazılarımız şöyle der: “Yahu, çalıştım çabaladım, herkes benim gibi çalışmadı ki! Ben bu yere hakkımla geldim, çok çektim..!” ya da “ O kadar engele rağmen yılmadım, maddi manevi uğraştım, yıkılmadım  ayaktayım!” Çok duymuşsunuzdur, öyle anlar gelir ki siz de şaşırırsınız dünyanın adil olmadığına. Çünkü adalet başlı başına erdem olarak insan ruhunda olmayabilir. En büyük çelişki budur. Kendiyle en barışık kişi ya da en barışçıl dünya bile zengin-fakir kurgusundan kurtulamaz. Çünkü en başta insan ruhu bu sistemle yani barışçıl sistemle bütünleşemez. İnsanın yaradılışı gereği demek istemiyorum, çünkü doğuştan kötü olduğumuzu düşünmüyorum-ama insan, bir bakıma kendini toplumdan ayrı düşünür. Öyle de yapmak zorundadır. Benmerkezcilik kaçınılmaz bir olgudur. Her ne kadar toplumla bütünüz, ‘hepimiz biriz’ algısı dillerde dolaşsa da eşitlik olgusu farklı yorumları da beraberinde getirir. O zaman insan der ki, ben senden daha çok çalıştım, daha çok çaba gösterdim ,neden eşit olalım?? Bu cümle üzerinde düşünmekte fayda var. Tam da bu noktada ikiyüzlülük hastalığı baş gösterir. Yani görüntüde ayrım yok ama faaliyette var! Eşitlik bir hayal midir o zaman? Biz eşitiz, o zaman sen daha çok çalış! Kadınları düşünün, iş hayatında erkeklerden daha çok çalışan ama daha az maaş alan kadınları düşünün. Onlar da eşit!! Demek ki yorum ve uygulama farkı toplumu yine kategorilere bölecek. Ben kapitalizmi savunmam ama sosyalist sistemlerin de bütün algısına erişememiş bir toplumda imkansız olduğunu düşünürüm. Sonuçta her sistem kendi kendini yalanlıyor ve aynı toplumlar gibi kendi içinde yok olup gidiyor zamanla..
İnsan ve toplum çatışması her dönem oldu ve olacak. Nice imparatorluklar kuruldu, yıkıldı, nice sistemler gördü insanoğlu. Barışı bir türlü anlayamadı. Barış, sadece iki savaş arasındaki dönem olarak geldi ve geçti. Özgürlük üzerine türlü söylemlerde bulundu, eşitliği savundu, ama kapı komşusuna bir türlü tahammül edemedi! Biraz para kaybedince çok üzüldü, biraz kazanınca da çok sevindi. O sırada toplum ve birey üzerine düşünmeye devam etti. Cebimiz ve beynimiz arasındaki bağlantıyı halen kurmaya çalışıyoruz ama kazandığımızı da kaybetmek istemiyoruz! Sıkı sıkı bağlıyız birbirimize, sözüm ona! Ama dikenlerimiz battıkça acı çekiyoruz, keşke diyoruz şu kirpi olmasaydı! Ve biz de acı çektiriyoruz, mesafeyi bir türlü tutturamayıp, “Ben geri çekilmem kardeşim, sen çekil!” diyoruz ihtirasla… Yardım gören fakir bile minnet duygusunun ruhunda verdiği zararı kapatmak için “Bir gün zengin olursam var yaaa..” gibi cümleler kuruyor. Buna hayal diyemeyeceğim.
Bu yazıyı kapitalizm savunucusu olarak yazmadım,yanlış anlaşılmasın. Amacım herkesin birbirini anladığı bir toplum yaratmanın imkansız olduğunu göstermek. Gerçekten de insan, erdem ve ahlakın peşinden gider ama bu uzun yolda kendi kendini çelişkiye uğratır. Sanki adalet bir lüksmüş gibi onu bile parayla satın almaya çalışır! Çünkü düşünür ki parayla satın almak erdemdir ve bir şey pahalıysa değerlidir! Yazık ki dünya bu duruma geldi. Alıcı konumundaki insan, kendinden feragatte bulunmak istemiyor. Çaba göstermese dahi toplumu zoraki yollarla kendine uydurmak için “satın alma” ve pazarlama yoluna gidiyor. Bu da elbette kapitalizmin olumsuz etkilerinden sadece biri..
Eşitlik bir aksesuar gibi. Bu da bir çeşit faşizm bence. ‘Herkes eşittir’ demek ne kadar yanlışsa ‘hiç kimse eşit değildir’ demek bir  o kadar yanlış..Konuya nereden baktığınıza ve ne amaçla yorumladığınıza bağlı.. İnsan, hayallerle yaşayan bir varlık olmadı, olamaz..Gerçek, er ya da geç kendini gösterir. Bilelim ki o vakit hazırlıklı olmalıyız; düşünce olarak özgür olmalıyız, ve bunu faaliyette gösterecek erdeme sahip değilsek ağzımızı kapatıp oturmalıyız.


Merhamet Boğar

Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz..
                                                                            Sabahattin Ali- Kürk Mantolu Madonna

Henüz bu kitabı okumadım. Fakat 15. sf’ daki bu cümleyi görünce öylece kaldım. Bilinçli ya da bilinçsiz kendi ruhumda ve davranışlarımda da gördüğüm sarsıcı bir gerçek miydi bu? Belki de yüzleşmekten korktuğum? Hep başka insanlarda gördüğüm ve kınayarak kendimden uzaklaştırmak istediğim bir duygu mu? Her ne ise bu duygu, bu cümleyi okuduktan sonra tokat yemiş gibi oldum. Kendi yakınlarımı, görüştüğüm kişileri ve bir süre sonra kendi niyetlerimi düşünmeye başladım. Yani kısaca dışarıdan içeriye döndüm. Bazen aynı hatayı bilinçsizce tekrarladığımı gördüm. Gerçekten de başkasının sıkıntısı bizim için bir ferahlama olabilir mi? Bu, gizliden gizliye bir sevinç kaynağı mı? İnsanın en derin benliği bu kadar çaresiz ve zavallı mı? Tüm sorular aklımda dönerken, o çok beğendiğim özelliğim, merhametli oluşum acaba en kötü özelliğim mi diye düşünmeye başladım. Neden merhametliyim, hükmetmek için mi, kendimi öyle göstermek için mi, iyilik yaparak Tanrı’ya sevgili kulu olduğumu kanıtlamak için mi, yoksa gerçekten bunu içimde hissettiğim için mi? Yani herhangi bir duygumun en derin kaynağına, sebebine inerken üşüdüğümü fark ediyorum. Bazen kendi samimiyetsizliğim yüzüme çarpıyor. Sonra cevaplar birbirine karışıyor. İnkarla ‘Ben bu kadar kötü olamam!’ diye haykırıyorum. Bir an geliyor, sakinleşiyorum. Daha sakin düşünmem gerektiğini biliyorum. Her insan gibi benim de sıkıntılarım var. Bu sıkıntılar zaman zaman kişiliğimde rahatsız edici şekilde ortaya çıkmıştır. Bunu inkar edemem. Bazen fevri davranışlarım hiç olmadığım şekilde görünmeme sebep olmuştur. Fakat merhamet içsel bir duygu olarak karşı tarafı değil de kendimizi rahatlatma çabası mıdır? Başkasının sıkıntı çekmesi ve onunla özdeş olup ona yardım etmemiz bir nevi kutlamadır demek oluyor bu! “Yaşasın,ben bu beladan muafım, bak daha beterleri varmış, şükret haline..” vb vecizeler toplumda sıkça duyduğumuz patavatsız sözler iken acaba diyorum, ben de mi böyle hissediyorum? Görüntüdeki merhamet bir kutlamaysa, ama dışarıya hüzün olarak vuruyorsa ne derece doğrudur teselli? Teselli dediğimiz nedir ki; birkaç kuru laf belki birkaç damla gözyaşı..Arkasında büyük ferahlama! Felakete uğrayan zavallı konumunda ya biz de yüksek desteğimizi eksik etmeyiz. Bu arada içten içe keyiflenir, durumları aynılaştırmaya çalışarak kendi insanlığımıza pay çıkartırız. Merhamet, hükmetmeye başladığında insan uzaklaşır kendinden. İyice insafsızlaşır bilmeden. An gelir merhameti boğar insanı; hem kendini hem de acıdığı kişiyi. Sevgi, nasıl otorite aracı olabiliyorsa buna benzer samimi duygular dışa yansıtıldığı şekilde hissedilmiyor olabilir. O zaman neyi paylaşıyoruz biz? Hangi sevgiyi, hangi merhameti, hangi güzelliği paylaşıyoruz? Hiç durmadan hesap yapan egomuz bir an olsun arkaya geçmiyor. Kalbimizin en hassas noktasında yine faydacılığını gösteriyor ego..İyiliği bile ekonomik hale getirip pazarlıyor. En iyi şekilde pazarlanan merhamet yılın iyiliği seçiliyor. Bu kandırmacayı her gün yaşıyoruz; bir de üstüne övgüler düzüyoruz. İçimizden şükrediyoruz hep, Allah’ın sevgili kullarıyız diye!!!

18 Eylül 2012 Salı

Oyun ve Strateji

strateji uzmanı
eylem adamı,
güleryüzlü olmak oyunun kuralı,
hissetmeyen yönetir ancak,
dümdüz bir oyun tahtasında insanlık dramının taşları..

oyuncular sayılı,
suçları kayıtlı
ne gören ne duyan var izini
hisseden dilsiz
kulaklar kapalı


Nasihat

sanal mideye manevi nasihat,
gece gündüze karışır bilinmezse liyakat,
düşünmeyi sevmez, eylemde inat,
kandırılır hep yarı tok yarı aç

Merkez

bir dairenin merkezi,
vicdandır güzelliğin ibresi,
yitirmişse kendini,
şaşırmıştır kıbleyi..

bir dünyanın merkezi
aşktır sevenin talibi
yitirmişse kalbini
unutmuştur gerçeği

Hukuk

Sürülerin bir araya gelme sebeplerinden biri de tek başına başaramayacaklarını uygunsuz yollarla elde etmektir, bu şekilde hem gizlenir hem aklanırlar; bireysel haklardan bahsederken kolektif şerefsizliğe imza atarlar, buna da hukuk derler!

KÖK

Sebep ağacın köküdür, sonuç ise dalları...yaprakları boyayarak sebebi değiştiremeyiz, geçici çözümler üretiriz. Bugün kısa yollara başvuran ya da olayı geçiştirmek isteyen her açıklama ağacın kökünü unutmuş görünüyor, hiç yokmuş gibi davranıyor. Yapraklar birer birer kurumaya başladığında - tıpkı bir çiçeğe ayarsız su verildiğinde kuruması gibi - vakit geçmiş olacak. Koca bir ağaç onun kıymetini bilmeyen ellerde yok olacak.

Duygusal ve Duyarlı

Duygusal olmak ve duyarlı olmak aynı şey midir? Bence değil. Duygusallığın sınırlarının zorlandığı durumlarda duyarlılık tamamen kaybolur. Gözyaşlarına boğulduğum anda nasıl duyarlı olabilirim ki? Ağladığım konu hakkında duyarlı olabilirim elbette ama merkez kaçmıştır, yoktur. Bahsettiğim merkez, yaşanılan ana hakim olma kabiliyeti. Bu yetenek yoksa duygusallık zarar verir. Duyarlılık, bilinçli olmaktır. Her ne yaşanılıyorsa fark etmek gerekir. Bu uyanıklık hali her an tetikte olmak değil; bilakis duyguları ayarlamak için gereken bilinç hali. Birçok insan uzak olduğumu söyler. Ama neye karşı uzak? İnsanlara ve olaylara karşı uzak olduğumu..Haklı olabilirler çünkü bazı durumlara karşı ilgisiz görünmüş olabilirim. Bunun sebebi duyarlı olmam aslında. Onlar bunu fark edecek bakış açısına sahip değil. Bana göre uzak olma hali bir farklılık değil, havalı ya da değişik olma durumu da değil. Uzaklık, merkeze odaklanmadır. Çünkü ne kadar yakınlaşırsan günlük hayata, o kadar uzaklaşırsın gerçeklerden! Ben bunu çok yaşadım ve en sonunda öğrendim. Sıradan insanların sıradan bahislerinden uzaklaşmak insanın kendini görmesi için bir başlangıç. Sıradan insanlar deyince küçümseme değil; her insan ayrı bir evrendir, fakat tüm bu evrenlerin karmaşası bizi kendi evrenimizden uzaklaştırıyorsa bir tehlike var demektir. Merkez dediğim, kendi evrenimizdir. Algılarımız bizi yanıltabilir fakat zihnimizin evreninde gelişigüzel dolaşan düşüncelerden sıyrılmak gerekir. Eğer her düşüncenin etkisi hissedilirse oluşan karmaşa bizi bunalıma sürükler. Tam da bu noktada duyarlılık önem kazanır. Neye karşı duyarlı olmalıyız? İlk başta düşünce sürecine karşı! Zihnimiz öyle bir oluşum ki düşünceler okyanusunda gereksiz fırtınalar kopartır; dingin olsa bile işlemeye devam eder; çeşitli senaryolar oluşturup kandırmaya çalışır benliği..Bu durumda duygulara teslim olup sürece köle olmak yerine, duyguların farkında olup duyarlı olmak, yani duyguların efendisi olmak bizim elimizde. Duygusal olmayın demiyorum. Çünkü ben de çok duygusal biriyim. Bir şarkı duysam ağlarım; bir güzel söz duysam gülerim; bir kötü söz işitsem üzülürüm. Tüm bunlar çok insani. Fakat çok da engelleyici. Duyarlı olmak bu engeli en aza indirgiyor çünkü ancak bu şekilde olumsuz süreçleri olumlu yönde kullanabiliriz. Elbette yeri gelecek ağlayacağız; yeri gelecek güleceğiz. Bu duyguları yaşamak hakkımız. Ancak bu duyguları tekrar tekrar yaşayıp uğruna merkezi kaybetmek; günleri geceleri heba etmek olası iş değil. Neyin hesabını yaparsak hesap yanlış çıkacaktır. Planlarımız belki boşa çıkacaktır. Ancak tüm bunlar geleceğe aittir. Gelecekse bir olasılıktır. Bunun için şimdiden duyguları yıpratmaya gerek var mıdır? Akan gözyaşları bir şarkı için aksın; endişe ya da kuruntular için değil..Gülen gözler bir hediye olsun, aldatmaca değil..
Duyarlılık, bilinçtir. Duygusallık genetik bir miras. Herkes duygusal olabilir ama duyarlı olamaz. Herkes ağlayabilir ama neden ağladığını ve ne kadar ağlayacağını kestiremez. Merkez, acı ya da sahtelik içinde kaybolmuş olabilir. O merkez ki bilincimizdir. Ve biz bilinçsizce ağlayıp dururuz. Kötü kadere, kötü insanlara, kötü sözlere ağlayıp durmaktan başka yapacak şeyler de var. Ama sıradan bilinç bunu fark etmez. Çünkü köledir. Efendi olmak için durumu anlaması gerekir. Anlamak için duyarlı olması gerekir. Belki de dünyanın en zor işi kendi zihinsel süreçlerimizi kontrol edebilmek. Bunu yapabildiğimiz vakit ne acı kalacak ne mutluluk. Ancak o zaman olup bitene karşı tavrımızı almış olacağız. Bilinen anlamda bir tavır değil bu elbette. Gerçek olanı fark edebilmek için geliştirilmiş ve bizzat öğrenilmiş bir tavır. Evet, bence duyarlılık öğrenilebilir. Üzerinde çalışırsak duyarlı olmayı öğrenebiliriz. İçsel duyarlılık bir kere kazanıldı mı bu, dış dünyayı da farklı görecektir. Fakat tam tersi olursa, yani önce dış dünyaya karşı bir duyarlılık geliştirirsek iç merkez aynı kalabilir. Değişim, içten başlarsa dışa doğru devinim sağlayabilir. Aksi, olumsuz sonuçlara sebep olabilir.
Ben uzağım. Ben ilgisizim. Ben değişik biriyim. Evet, doğru. Ama dışardan bakan gözlere göre böyle..Kendime bakışım o denli yakın, o denli anlaşılır. Hislerimin kölesi değilim artık. Hissettiğimin ne olduğunun, bana zararının ve faydasının farkındayım. Yani kısaca bilincimin farkındayım. Sanırım, insanın dünyadaki en büyük kazancı bu. Uzaklaştıkça yakınlaşmak. Gerçeğe her zamankinden daha yakın olabilmek. Bu yüzden mutluyum bile demiyorum. Sadece hissettiğim andayım. Ne geçmişin kölesi, ne geleceğin hayranıyım.