28 Nisan 2013 Pazar

Dönüşüm

Hatırlamakta fayda var
Hatır üzerine hatıra kurulmaz
Unutmadan söylemeliyim
Önce kendini inciteceksin anımsayarak
Değil mi ki insana bahşedilmiş bir lanet
Kilitli kapıları açar bir süre sonra
Miyadı dolmuş sıkıntı, olur bir nimet

Bugünden tezi yok hatırlamaya başla
Unutarak kaçamazsın dönme yine en başa
Zamanla dönüşür hatıralar
Gülümseyerek aydınlanır,
Hatrı kalmasın tüm bulanık detaylar
Söylemeden geçmeyeceğim
Önce kendini göreceksin anımsayarak.

16 Mart 2013 Cumartesi

Göbek Bağı

Cennet, annelerin ayakları altında değil karnının içinde
Bir kördüğüm gibi taşırız onu,
Silinmez bir iz hepimizin bedeninde
Uzun yollardan geçtik zamanın başladığı günden beri
Bize kalsa hiç yola çıkmayacaktık belki de!

Var olmuş ve olacak her ne varsa arayış içinde
Dil yabancı Ölüm sancı
Kim isterdi cenneti kaybetmeyi, sonsuz huzurdan vazgeçmeyi?
Ödüller cezaya dönüşürken
Kim ister umudun işkencesini?

Bütün olmak bir özlemden ibaret
Aldanışın kaygan zemininde kuru bir yer aramak kendine
Ve tamamlandım demek için
vazgeçmek kendi parçandan
öteki uğruna..!

Göbek bağımı kestim dünyayla
Yine de aitim ona bucak bucak kaçsam da
Tilkinin kürkçü dükkanına döndüğü gibi
Cennet de sıkıntılıdır, ayrılık kaçınılmaz olunca..



12 Ocak 2013 Cumartesi

ÖNCE

Kurallara karşı gelmek için önce onları öğrenmek gerek.
Haksıza karşı durmak için önce haklıyı bilmek gerek.

Kuralları bilmeden haksıza direnme
Doğruyu görmeden yanlışında diretme
Atacağın adımı hesapla ki
Haklıyı haksız gibi gösterme

İkiyüzlü Gerçekler

Gerçek olmanın ve doğruyu söylemenin mutlaka bir cezası vardır. Tam aksinin de bir bedeli var ama gerçeklik, ikiyüzlülüğün destur olduğu dünyada her zaman cesaret gerektirmiştir. Reddedilmek,eleştirilmek ve kabul görmemekten korkanların gerçekle işi olamaz; hissettiklerimizi ya da düşündüklerimizi açıkça ve çekinmeden söyleyecek olsak ne toplum kalırdı ne de onu inceleyen sosyoloji! İnsani bağları samimi kılan tamamen bu ikiyüzlülüktür. Tezat gibi görünüyor ama bu hazmedilmesi gereken birinci acı gerçek. Bunu hap niyetine yutanlar ikinci acı gerçekle karşılaştıklarında fazlaca etkilenmezler. Bu, etrafımızdaki tüm hayat belirtilerine karşın hepimizin ölü olduğu gerçeğidir. Çünkü gerçeği görmezden gelenler en fazla canlıymış gibi yaparlar. Gerçeği bilirler elbette, onu taşıyabilmek büyük bir güç gerektirdiği için bu yükün altına girmek istemezler ve canlıymış gibi yaparak ölü olmanın dayanılmaz ağırlığına katlanırlar nedense. Halbuki gerçek ve canlı olmayı göze alabilseler yük diye bildikleri şey gittikçe hafifleyecek ve varoluşun tadı asıl o zaman çıkacak.
Ve gelelim üçüncü ve sonuncu olmayan acı gerçeğe; her ne yaparsak yapalım öleceğiz. Bundan kaçış yok. O halde neden şimdiden ölüyoruz, öldürüyoruz kendimizi? Nefsi değil aklı öldürmekten bahsediyorum. Neden gerçekler bu kadar dayanılmaz ve anlaşılmaz görünüyor? Herkes her şeyi biliyorken hiç bilmiyormuş gibi yapınca hiç ölmeyecek gibi mi oluyor? Nedir çok yüzlülüğün çekici yanı? Hep sevilmek, sonsuza dek imrenilmek arzusu mu? Öyle ya da böyle son nefese kadar gerçek kendini hatırlatacak ve son nefeste isyan edecek, beni neden inkar ettin, neden kabullenemedin diye haykıracak kulaklarınıza. Siz buna ister vicdan deyin ister akıl, köşe bucak saklansanız da o sizi bulacak, intikam için değil hiç doğmadığınızı göstermek için.

6 Ocak 2013 Pazar

En Sonunda

Gönül sevdiğinden ayrıdır
Kavuşmalara doymak bilmez
Sevmek ayrılığın adıdır
Umuda koşar tükenmez
Uçsuz bucaksız çöldür aşk
Susuz kalır suyu ararsın
Mutluluk kaynağını bulamasan da
var olduğunu düşünüp
Yaşarsın
Nasıl ki suya kanmak mümkün değilse
Aşk da hem var hem yok gönülde
Bulduğunu sandığın anda kaybeder
Kaybettiğinde yine ararsın
Ve bu çember devam eder
Ne içinde kalır
ne dışına çıkarsın

Gönül sevdiğine yine kavuşur
Gönül sevdiğinden yine ayrılır
Yolculuk hiç bitmez halbuki
Yola çıktığında bilirsin
Ve her bitiş başlangıçta son bulur
Başladığın yere dönersin
Sadece Ben buradayım dersin kendine,
sadece kendi sesinle
En sonunda duyarsın

Aşk Ben'im, er geç anlarsın



5 Ocak 2013 Cumartesi

Sonsuz Kere

Bir dokunuş binlerce sözden üstün
Bir bakış tüm gözler içinde gördüğüm
Yazılan silinir, görülen unutulur zannetme
Beden hafızadır, senin kokun üzerime sürdüğüm
Güzelliğin cendere olsa ruhuma
Hiç kıpırdamaz
öylece bakardım sana
Ve sonsuz olsun isterdim bir günüm
Sonsuz kere sana doymak imkansız olsa da!

Merak Et

Merak etmek için illa ki inanmak gerekmiyor. Öğrenmek tek yönlü bir şey olsaydı inandığımızın sebebini bilemezdik. Neyin ne olduğunu merak etmeyen bir zihin analiz yeteneğini kaybedecektir ya da bu zorunluluk hiç kıymet görmeyecektir inanç sisteminde. Analiz basamağını atlayan bir sentez, ya da senteze ulaşmayan bir analiz her zaman eksik kalacaktır. Tarih ve din eğitiminde bir milletin hafızası etkendir. Bu hafıza merak güdüsünü harekete geçirmek için var olurken mevcut sistem bu hafızayı silmek için gayret gösteriyor. Sanki hatırlamak ve unutmamak bir lanetmiş gibi. Merak etmek yakında büyük günahlardan sayılacak bu gidişle! Sistem koruyucularının da işine geliyor meraksız gençlik.
Bana sunulan her bilgiyi kabul etmek zorunda değilim ama her bilgiyi öğrenmek,inandığım şeyi neye dayanarak desteklediğimi daha kolay açıklayabilir. Sadece karşılaştırabilen bir zihin neye inandığını fark edebilir. Yoksa bana sunulan tek bir bilgiyi bana sunulduğu haliyle kabul etmişim, bundan kolay ne olabilir ki?
Tarih eğitimini senelerce eleştirdik, bu dersten sıkıldı birçoğumuz. Çünkü hiç merak etmedik, ilgilenmedik geçmişle, ne de olsa geçmişti artık! Günümüzde durum daha da vahim. Geçmişi olmayan bir toplum tüm siyasi görüşlerin işine geliyor. Günü yakala prensibi de genç zihinleri ele almış vaziyette. Durum bu kadar ciddiyken merak edecek tek şeyin futbol maçının sonucu, manitanın kalça ölçüsü, ortamda ne içildiği falan olması tuhaf karşılanmamalı elbette. İstenen bu zaten.
Bana ne hangi ülke neredeymiş, Bana ne siyasetin temeli neymiş ya da fizik kuralları ne işe yaramış?! Ben kendi fiziğime bakarım(!) diye diklenen ve hiçbir şey bilmeden her şeye muktedir olduğunu deli cesaretiyle iddia eden bir nesil geliyor. Ve en kötüsü bu gençliğin merak ettiği tek şey yarınki modanın ne olacağı ve arkadaşlarına nasıl hava atacağı. Sosyal ilişkilerini kullanarak statü kavgasında hangi basamakta duracağı en önemli birkaç kaygısından biri. Hal böyleyken değerlerin işlevi tamamıyla faydacılığa endekslenmiş. Dini ya da tarihi değerlerin bu kadar tahribata uğradığı başka dönemler de olmuştur ama bu derece sömürüldüğü ve kullanıldığı başka bir dönem olmadı. Genç zihinlerde bu değerlerin anlamı itibar görmek ve Zengin olmakla eşdeğer hale geldi. Paran varsa hükümdar da sensin, tarikat şeyhi de. Yani merak uyandıran asıl şey değerlerin kökeni ve kendisi değil de bu değerlerin işe yaradığı ortamlar ya da kullanılan şahıslar haline geldi.

Hazzın Değişken Doğasına Karşı Koymak

"Yönelim hazza değil bilgiye olmalıdır" demiş Epiküros. Dünyada yaratılan her şey insan için haz nesnesi olabilecekken nitelik ve nicelik arasındaki fark bu hazzın sürekliliğini belirlemiştir. Çağlar boyu hırs ve tutkular üzerine yüzlerce savaş olmuş, binlerce insan ölmüş; peki hangi tutku günümüze dek izlerini bırakmış? Bir düşünün, hiçbir insan evladı çıktığı en yüksek tepede sonsuza dek duramamış. Buna teşebbüs eden ise kendi hırsının kurbanı olmuş. O vakit hazzın niteliği elde etmenin o karşı konulmaz cazibesine ve sahip olmanın köleleştirici etkisine bağlı değil. Çünkü çekim kuvveti sabit değil, nasıl ki evren sürekli değişiyorsa hazzın oranı da tutkulara göre ya artıyor ya da azalıyor. sürekli bir mutluluk olamayacağı gibi sürekli bir mutsuzluk da yok insan yaşamında. Hep merak etmişimdir, neden insanlar mahkum olur duygularına? Özgür doğdukları halde neden seçme gücünü bulamazlar kendilerinde? Mahkumiyet de bir nevi hazdır onlar için, fakat değişen yine niteliktir. Hiç kimse sonsuza dek mahkumu ya da kurbanı oynamak istemez öyle değil mi? Ya da hiçkimse sahip olmanın ve efendiliğin hazzını sürekli hale getirecek güce sahip değildir. İnsan her şeye sahip olabilir dedik en başta; bir şey dışında: öteki insanların iradesi! Evet, bu kontrol belirli bir zaman için efendiye haz verebilir ve kurban rolündeki kişide belirli bir zaman bundan keyif alabilir. Ya sonra? Her şey tepetaklak olur.
Epiküros'un demek istediği de buydu. Asıl mutluluk bilgidir. Çünkü bilgiye sahip olmazsın ya da o seni mahkum etmez, bilakis özgürleştirir ve değiştirir. Bilginin hazzı sürekli ileriye doğrudur, çünkü ani hazları yoktur bilginin, sadece birikir ve kendi içinden taşar. Sahip olmanın hazzı gelip geçici iken bilgi, bu dünyanın dışında hazlar sunar insana. Çünkü bilmek, su içmek gibidir, ve su içmekten asla bıkamazsınız. Her şey eskir, her şey kirlenir ve her şey tükenir. Sadece bilgi çoğalır ve çoğaltır.
Bunu fark eden insanlar tarih boyunca şükranla anılmıştır; isimleri tozlu sayfalarda bile kalsa unutulmamıştır.
Peki insan neden hazzın niceliğine kafayı takmış durumda? Çünkü sürekli mutsuz olmaktan ve ölümün çok yakın olduğundan dem vurup duruyor, aklını saplantılı bir şekilde kendi sonuna odaklamış.Acaba nasıl öleceğim, acaba ölürken yanımda kim olacak ve ne zaman ayrılacağım bu güzel dünyadan? Ölüm döşeğinde bile hala dünyanın muhteşemliğinden bahseden insanlar var. Ben tersini söylemiyorum, dünya elbette güzel ama asla doyulmayacak bir gıda değil! Yani biz yaşarken nasıl verimli yaşarız, insana nasıl daha faydalı oluruz demek yerine son dakikanın son saniyesinde ne olacağını düşünüp, sonsuz vesvese içinde tutunacak dal arıyoruz ömür boyunca. Bu arayış bitmez. Keşke Bilgiyi arasak aynı acele ve arzu içinde! Madem kaçamayacağız ölümden neden zehir ediyoruz kendimize kısacık ömrümüzü, anlamıyorum.
En iyisi Haz'dan azade olabilmek.Bunu başarabilmek ise bilgiyi sindirmekle doğru orantılı. Hala hazır bilgi arıyorsanız orada durun. Kimsenin gücü yetmeyecek kafanızı değiştirmeye! Ancak ve ancak siz değişmeyi bileceksiniz ve bu keşif hayatınızın dönüm noktası olacak. Gerçek bilginin mutluluğunu keşfettiğinizde o sevinç hali gitgide artacak ve ani hazlardaki o keskin düşüşü hiçbir zaman yaşamayacaksınız. Yeter ki artık bırakın hazıra konmayı, bırakın birbirinizi taklit etmeyi, sadece kendiniz olun ve bilginin peşine düşün. Ne hayat ne ölüm kalsın içinizde, sadece nefes alın ve kafanızın içini doldurun. Bu mutluluk size yeter. Dışarıda bir şey yok!Ev sizsiniz, yuva sizsiniz.

26 Aralık 2012 Çarşamba

Silik Kahramanlar

Kadın kadının düşmanı sözüne hep karşı çıktım.Çünkü ben hiçbir kadına düşman görmüyorum kendimi. Durduk yere düşman olunmaz diyor kimisi; haklı olabilirler. Nasıl mı? Öncelikle çevrede gözlemlediğim durumları anlatmak istiyorum.
Bir kere ben hiçbir erkeğin başka bir erkeğin ayıbını binbir kez tekrarlayıp diline doladığını görmedim; belki bunu bir kadın için yapmıştır ama asla hemcinsini bir kadının yanında ya da çevresinde aşağılamamıştır. Hatta herhangi bir kadın, ola ki bir erkeği çekiştirsin ya da hakkında ileri geri konuşsun, aynı erkek aslan kesilir ve tüm gücüyle hemcinsini savunur, üstelik o hadsiz hudutsuz kadına da iki saniye içinde haddini bildiriverir! Erkek cinsinde hayran olduğum en önemli şey bu insani savunma ve korunma gücüdür. Yazık ki aynı içgüdü erkeğin kadına duyduğu sempatiyi bir gram artırmaz, ne garip değil mi? Sanki gerçek sevgi aynı cinsler arasında daha kuvvetliymiş gibi düşünüyor insan, ta ki kadının herhangi bir ortamda kendisine hiç de zararı dokunmamış başka bir kadın hakkında konuşulurken merakla sohbete dalıp hiç tanımadığı o kadını büyük bir şevkle al aşağı etmesini hayretle seyredene kadar! Ortada bir sorun yok; kadının kocası falan da ayartılmamış(!) ya da öteki kadının namusuna falan da dil uzatmamış ama gel gör ki ufak bir kıvılcımla alevlenen histerik kadın dünyası olmadık senaryoları bizzat yaşıyor ve bunu hemcinsi üzerinden yaşatıyor! Ve ilginçtir ki tüm rahatlama ve boşalma hâli öteki kadın üzerinden gerçekleşiyor yani kadın ne yapıyorsa erkek için değil öteki kadına nispet olsun diye yapıyor. Örneğin başka kadınlar görsün diye süslenip güzel kıyafet alıyor; sanki kadının tek değer ölçütü karşılaştırıldığında diğer kadınlardan üstün olduğunun erkek tarafından onaylanması ve bu şekilde yine erkek odaklı dünyanın değerlerine boyun eğilmesi. Öteki kadın bunları kabul etmiyorsa otomatikman düşman taraf haline geliyor; sonra da aynı garip kadın kendi erkeğinden şikayet ediyor, keşkeleriyle mutlu mesut yaşadığını iddia edip sözümona aile vitrinini güzel tutuyor. Dört duvar arasında neler oluyor kimse önemsemiyor. Bu kadın için tek ölçüt öteki kadınların ona imrenmesi; erkeğinin ona biçtiği değer umrunda bile değil, yeter ki öteki kadından üstün olsun. Çünkü erkeği, mutlak patron olarak ona bu imkanları sunmakta, isterse eziyet etsin hiç önemi yok. Garip ama gerçek.
Ben erkeklerarası dayanışmayı kadınlararasında hiç görmedim. Erkek hemcinsini bir kadına karşı canla başla savunurken, kadın hemcinsine hakaret eden erkeği sonuna dek alkışlıyor, iki küfür de kendisi basıyor! Hayretle izlediğim durumlarda iki kadın hiçbir zaman sempatiyle bakmadı birbirine; hep inceledi, irdeledi, erkeği de bu histeriye alet etti. Erkeğin kolay yönlendirilebilir hâli bu durumu hep daha da körükledi. Kaynanayla gelin, anneyle kız, iki komşu kadın ya da işte iki arkadaş hiç dost olmadı birbirine. Çünkü onlar erkeğin dünyasında kayıp ama erkeğin dünyasında kaptan, gemiyi hiç tanımadan rotayı belirlemiş; yarı yolda uyanınca iş işten geçmiş silik kahramanlardan öteye geçemediler.