5 Ocak 2013 Cumartesi

Merak Et

Merak etmek için illa ki inanmak gerekmiyor. Öğrenmek tek yönlü bir şey olsaydı inandığımızın sebebini bilemezdik. Neyin ne olduğunu merak etmeyen bir zihin analiz yeteneğini kaybedecektir ya da bu zorunluluk hiç kıymet görmeyecektir inanç sisteminde. Analiz basamağını atlayan bir sentez, ya da senteze ulaşmayan bir analiz her zaman eksik kalacaktır. Tarih ve din eğitiminde bir milletin hafızası etkendir. Bu hafıza merak güdüsünü harekete geçirmek için var olurken mevcut sistem bu hafızayı silmek için gayret gösteriyor. Sanki hatırlamak ve unutmamak bir lanetmiş gibi. Merak etmek yakında büyük günahlardan sayılacak bu gidişle! Sistem koruyucularının da işine geliyor meraksız gençlik.
Bana sunulan her bilgiyi kabul etmek zorunda değilim ama her bilgiyi öğrenmek,inandığım şeyi neye dayanarak desteklediğimi daha kolay açıklayabilir. Sadece karşılaştırabilen bir zihin neye inandığını fark edebilir. Yoksa bana sunulan tek bir bilgiyi bana sunulduğu haliyle kabul etmişim, bundan kolay ne olabilir ki?
Tarih eğitimini senelerce eleştirdik, bu dersten sıkıldı birçoğumuz. Çünkü hiç merak etmedik, ilgilenmedik geçmişle, ne de olsa geçmişti artık! Günümüzde durum daha da vahim. Geçmişi olmayan bir toplum tüm siyasi görüşlerin işine geliyor. Günü yakala prensibi de genç zihinleri ele almış vaziyette. Durum bu kadar ciddiyken merak edecek tek şeyin futbol maçının sonucu, manitanın kalça ölçüsü, ortamda ne içildiği falan olması tuhaf karşılanmamalı elbette. İstenen bu zaten.
Bana ne hangi ülke neredeymiş, Bana ne siyasetin temeli neymiş ya da fizik kuralları ne işe yaramış?! Ben kendi fiziğime bakarım(!) diye diklenen ve hiçbir şey bilmeden her şeye muktedir olduğunu deli cesaretiyle iddia eden bir nesil geliyor. Ve en kötüsü bu gençliğin merak ettiği tek şey yarınki modanın ne olacağı ve arkadaşlarına nasıl hava atacağı. Sosyal ilişkilerini kullanarak statü kavgasında hangi basamakta duracağı en önemli birkaç kaygısından biri. Hal böyleyken değerlerin işlevi tamamıyla faydacılığa endekslenmiş. Dini ya da tarihi değerlerin bu kadar tahribata uğradığı başka dönemler de olmuştur ama bu derece sömürüldüğü ve kullanıldığı başka bir dönem olmadı. Genç zihinlerde bu değerlerin anlamı itibar görmek ve Zengin olmakla eşdeğer hale geldi. Paran varsa hükümdar da sensin, tarikat şeyhi de. Yani merak uyandıran asıl şey değerlerin kökeni ve kendisi değil de bu değerlerin işe yaradığı ortamlar ya da kullanılan şahıslar haline geldi.

Hazzın Değişken Doğasına Karşı Koymak

"Yönelim hazza değil bilgiye olmalıdır" demiş Epiküros. Dünyada yaratılan her şey insan için haz nesnesi olabilecekken nitelik ve nicelik arasındaki fark bu hazzın sürekliliğini belirlemiştir. Çağlar boyu hırs ve tutkular üzerine yüzlerce savaş olmuş, binlerce insan ölmüş; peki hangi tutku günümüze dek izlerini bırakmış? Bir düşünün, hiçbir insan evladı çıktığı en yüksek tepede sonsuza dek duramamış. Buna teşebbüs eden ise kendi hırsının kurbanı olmuş. O vakit hazzın niteliği elde etmenin o karşı konulmaz cazibesine ve sahip olmanın köleleştirici etkisine bağlı değil. Çünkü çekim kuvveti sabit değil, nasıl ki evren sürekli değişiyorsa hazzın oranı da tutkulara göre ya artıyor ya da azalıyor. sürekli bir mutluluk olamayacağı gibi sürekli bir mutsuzluk da yok insan yaşamında. Hep merak etmişimdir, neden insanlar mahkum olur duygularına? Özgür doğdukları halde neden seçme gücünü bulamazlar kendilerinde? Mahkumiyet de bir nevi hazdır onlar için, fakat değişen yine niteliktir. Hiç kimse sonsuza dek mahkumu ya da kurbanı oynamak istemez öyle değil mi? Ya da hiçkimse sahip olmanın ve efendiliğin hazzını sürekli hale getirecek güce sahip değildir. İnsan her şeye sahip olabilir dedik en başta; bir şey dışında: öteki insanların iradesi! Evet, bu kontrol belirli bir zaman için efendiye haz verebilir ve kurban rolündeki kişide belirli bir zaman bundan keyif alabilir. Ya sonra? Her şey tepetaklak olur.
Epiküros'un demek istediği de buydu. Asıl mutluluk bilgidir. Çünkü bilgiye sahip olmazsın ya da o seni mahkum etmez, bilakis özgürleştirir ve değiştirir. Bilginin hazzı sürekli ileriye doğrudur, çünkü ani hazları yoktur bilginin, sadece birikir ve kendi içinden taşar. Sahip olmanın hazzı gelip geçici iken bilgi, bu dünyanın dışında hazlar sunar insana. Çünkü bilmek, su içmek gibidir, ve su içmekten asla bıkamazsınız. Her şey eskir, her şey kirlenir ve her şey tükenir. Sadece bilgi çoğalır ve çoğaltır.
Bunu fark eden insanlar tarih boyunca şükranla anılmıştır; isimleri tozlu sayfalarda bile kalsa unutulmamıştır.
Peki insan neden hazzın niceliğine kafayı takmış durumda? Çünkü sürekli mutsuz olmaktan ve ölümün çok yakın olduğundan dem vurup duruyor, aklını saplantılı bir şekilde kendi sonuna odaklamış.Acaba nasıl öleceğim, acaba ölürken yanımda kim olacak ve ne zaman ayrılacağım bu güzel dünyadan? Ölüm döşeğinde bile hala dünyanın muhteşemliğinden bahseden insanlar var. Ben tersini söylemiyorum, dünya elbette güzel ama asla doyulmayacak bir gıda değil! Yani biz yaşarken nasıl verimli yaşarız, insana nasıl daha faydalı oluruz demek yerine son dakikanın son saniyesinde ne olacağını düşünüp, sonsuz vesvese içinde tutunacak dal arıyoruz ömür boyunca. Bu arayış bitmez. Keşke Bilgiyi arasak aynı acele ve arzu içinde! Madem kaçamayacağız ölümden neden zehir ediyoruz kendimize kısacık ömrümüzü, anlamıyorum.
En iyisi Haz'dan azade olabilmek.Bunu başarabilmek ise bilgiyi sindirmekle doğru orantılı. Hala hazır bilgi arıyorsanız orada durun. Kimsenin gücü yetmeyecek kafanızı değiştirmeye! Ancak ve ancak siz değişmeyi bileceksiniz ve bu keşif hayatınızın dönüm noktası olacak. Gerçek bilginin mutluluğunu keşfettiğinizde o sevinç hali gitgide artacak ve ani hazlardaki o keskin düşüşü hiçbir zaman yaşamayacaksınız. Yeter ki artık bırakın hazıra konmayı, bırakın birbirinizi taklit etmeyi, sadece kendiniz olun ve bilginin peşine düşün. Ne hayat ne ölüm kalsın içinizde, sadece nefes alın ve kafanızın içini doldurun. Bu mutluluk size yeter. Dışarıda bir şey yok!Ev sizsiniz, yuva sizsiniz.

26 Aralık 2012 Çarşamba

Silik Kahramanlar

Kadın kadının düşmanı sözüne hep karşı çıktım.Çünkü ben hiçbir kadına düşman görmüyorum kendimi. Durduk yere düşman olunmaz diyor kimisi; haklı olabilirler. Nasıl mı? Öncelikle çevrede gözlemlediğim durumları anlatmak istiyorum.
Bir kere ben hiçbir erkeğin başka bir erkeğin ayıbını binbir kez tekrarlayıp diline doladığını görmedim; belki bunu bir kadın için yapmıştır ama asla hemcinsini bir kadının yanında ya da çevresinde aşağılamamıştır. Hatta herhangi bir kadın, ola ki bir erkeği çekiştirsin ya da hakkında ileri geri konuşsun, aynı erkek aslan kesilir ve tüm gücüyle hemcinsini savunur, üstelik o hadsiz hudutsuz kadına da iki saniye içinde haddini bildiriverir! Erkek cinsinde hayran olduğum en önemli şey bu insani savunma ve korunma gücüdür. Yazık ki aynı içgüdü erkeğin kadına duyduğu sempatiyi bir gram artırmaz, ne garip değil mi? Sanki gerçek sevgi aynı cinsler arasında daha kuvvetliymiş gibi düşünüyor insan, ta ki kadının herhangi bir ortamda kendisine hiç de zararı dokunmamış başka bir kadın hakkında konuşulurken merakla sohbete dalıp hiç tanımadığı o kadını büyük bir şevkle al aşağı etmesini hayretle seyredene kadar! Ortada bir sorun yok; kadının kocası falan da ayartılmamış(!) ya da öteki kadının namusuna falan da dil uzatmamış ama gel gör ki ufak bir kıvılcımla alevlenen histerik kadın dünyası olmadık senaryoları bizzat yaşıyor ve bunu hemcinsi üzerinden yaşatıyor! Ve ilginçtir ki tüm rahatlama ve boşalma hâli öteki kadın üzerinden gerçekleşiyor yani kadın ne yapıyorsa erkek için değil öteki kadına nispet olsun diye yapıyor. Örneğin başka kadınlar görsün diye süslenip güzel kıyafet alıyor; sanki kadının tek değer ölçütü karşılaştırıldığında diğer kadınlardan üstün olduğunun erkek tarafından onaylanması ve bu şekilde yine erkek odaklı dünyanın değerlerine boyun eğilmesi. Öteki kadın bunları kabul etmiyorsa otomatikman düşman taraf haline geliyor; sonra da aynı garip kadın kendi erkeğinden şikayet ediyor, keşkeleriyle mutlu mesut yaşadığını iddia edip sözümona aile vitrinini güzel tutuyor. Dört duvar arasında neler oluyor kimse önemsemiyor. Bu kadın için tek ölçüt öteki kadınların ona imrenmesi; erkeğinin ona biçtiği değer umrunda bile değil, yeter ki öteki kadından üstün olsun. Çünkü erkeği, mutlak patron olarak ona bu imkanları sunmakta, isterse eziyet etsin hiç önemi yok. Garip ama gerçek.
Ben erkeklerarası dayanışmayı kadınlararasında hiç görmedim. Erkek hemcinsini bir kadına karşı canla başla savunurken, kadın hemcinsine hakaret eden erkeği sonuna dek alkışlıyor, iki küfür de kendisi basıyor! Hayretle izlediğim durumlarda iki kadın hiçbir zaman sempatiyle bakmadı birbirine; hep inceledi, irdeledi, erkeği de bu histeriye alet etti. Erkeğin kolay yönlendirilebilir hâli bu durumu hep daha da körükledi. Kaynanayla gelin, anneyle kız, iki komşu kadın ya da işte iki arkadaş hiç dost olmadı birbirine. Çünkü onlar erkeğin dünyasında kayıp ama erkeğin dünyasında kaptan, gemiyi hiç tanımadan rotayı belirlemiş; yarı yolda uyanınca iş işten geçmiş silik kahramanlardan öteye geçemediler.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Tahsil Neyi Değiştirir?

Tahsil ve terbiyenin bireyselliği yücelten, bakış açısını değiştiren yönleri olduğunu; buna rağmen duygusal veya kişisel tepkilerde büyük etkisi olduğunu düşünmüyorum. Fikirler değişebilir, gelişebilir; aynı şekilde sözler ve davranışlar da değişebilir. Zaman ve yaş ilerledikçe karakter bile çeşitli maskeler altında şekilden şekle girebilir. Yapmacık gülümsemeleri, kibarlık budalası halleri ile tanıdığımız insanları bile yabancı görebiliriz.
Mizaç ve buna bağlı olarak içgüdülerimiz, bizi biz yapan temel duygular - tahsil ve terbiye- durumuna bakılmaksızın neredeyse aynı kalır. Bu durumun kadın ve erkek üzerindeki etkileri biraz fark gösterebilir ki bunun sebebi yine dayatılmış fikirlerdir. İnsani duygular her iki cinste de ortaktır. Fark, bu duyguları eğitim yoluyla yorumlama farkıdır. Örneğin tahsil durumu bir kadını büyük oranda değiştirebilirken sosyal baskılardan azade erkek yaşamı üzerinde büyük bir fark yaratmaz. Çünkü erkek, bireyselliği doğumundan itibaren deneyimlemeye başlar. Henüz küçük bir çocukken bile güçlerinin sınırsız olduğuna inandırılır. Bu inanç onu ömür boyu her şeye muktedir, şartlar üzerinde kontrol ve söz sahibi duruma getirene dek eğitim süreci devam eder. Akademik yeterlilik bu özgüven üzerinde neredeyse etkisizdir! Çünkü doğal olarak geliştirdiği iletişim yeteneği bu tür bir müdahaleye gerek duymaz ve sonuçta bir erkek eğitimli ya da eğitimsiz toplumda birey olarak kendini sunmasını bilir. Ekstradan tahsil görmesi ona sadece bir artı getirir; duygu ve düşünce dünyasını fazla değiştirmez.
Halbuki kadının bireyselliğini keşfi ilk gençlik yıllarına kadar ertelenmiştir ve bu gecikme kalıcı bir hal alarak bazen inkara kadar gider. Kadın verici doğasıyla takdir görmeyi sever. Daha doğrusu doğumundan itibaren öğrendiği ve bir ömür boyu taşıması gereken bir yüktür ona öğretilen. Bir şeyleri sevmek zorunda bırakılması! Bireyselliğini hiçbir zaman keşfedemez bazı kadınlar; bazıları keşfettiği gün kaybeder onu; ve bazısı bireyselliğini topluma uydurma güdüsüyle kendi içgüdülerini, duygularını reddeder. Reddetmeyenler ise ya asılır ya da kesilir. Bir erkek daha ufak bir çocukken kendisiyle gurur duymayı öğrenmiştir ama bir kadın en ileri yaşında bile kendini sevmeyi ayıp, kendi değerini ölçülebilir, kendi hayatını kurban etmeyi bir maharet görmektedir ve en acısı da bu şekilde saygı görmeyi beklemektedir! Bütün ömrünü bekleyerek geçirir kadın, evet kendini bekliyor aslında ama hala bunun farkında değil. O yüzden tahsil ve terbiyenin kadın üzerindeki etkisi daha fazladır ve öyle de olmalıdır.
Erkek çoğu zaman dizginlenemeyen içgüdülerinin kurbanı olurken, kadın eğitimsizliğinin kurbanı olmaktadır. Kadın duygularını denetlemeyi küçük yaşlarda öğrenmiştir. Ona zorla öğretilmiştir kontrollü olmak. Fakat bir erkek tahsil görse bile içgüdülerini denetlemekte zorlanabilir çünkü bireyselliği kök salmıştır, egosu her bilginin üzerindedir ve öğretildiği üzere egosunu aç bırakmamalıdır!
Kadın, toplumda bir yer edinirken erkek bireyselliğini dayanak olarak seçmeyi bıraktığı gün, erkek de kendi bireyselliğinden geçip toplumu düşünebilecektir.
Kolektif bilinç toplum ve bireyin barıştırılmasıyla gerçekleşecek bir olgu. Cinsiyet rollerimize sıkıca bağlandığımız sürece uzak bir ihtimal olarak kalmaya devam edecek. Ne birey topluma değer katacak ne de toplum bireyi yüceltecek. Bu kısır döngünün çarkında elli sene sonra hala kadın erkek muhabbetine, aldatma hikayelerine takılı kalacağız. Ne yazık ki..

23 Aralık 2012 Pazar

Teknik Yalnızlık

Günümüzde kendini 'iyi' hissetmenin trend olduğu, sanal alemde sanal arkadaşlık kurmanın var olan hedonist yapıyı daha da kuvvetlendirdiğini görmekteyiz. Artık her şeyin bir yedeği var! Aslını bulamayan yedeğiyle idare ediyor ve geçici heveslerin geçici tatlarıyla avunuyor. Hatırlamak ağır bir yük haline geldi.
Akıllı telefonundan bir tuş darbesiyle bütün telefon numaralarına erişebilen genç, bu numaraların silinmesi halinde ani bir telaş yaşıyor. Çünkü biliyor ki en sevdiklerinin numarasını bile hatırlayamıyor! Neyse ki bu hal kısa sürüyor da aynı genç yedeklediği dosyalardan istediği numaralara erişebiliyor. O kısa an, ona bir felaket hissi yaşatıyor fakat hayatın gerçek acılarına duyarsız ruhu ufak bir sendelemede hemen depresyona sokuyor onu. Ne bir uyarıya tahammülü var, ne beklemeye ne de hatırlamaya. Artık sosyal ağlara emanet sırlarımız ve hazlarımız var.
Bu durumda zihin gitgide tembelleşiyor. Öğrencilerimiz kağıt kalemi unutmak üzere. Bir kitap sayfasının üzerinde gezmeyen elleri asla bilemeyecek bilginin kıymetini, ya da soğuk bir ekrana odaklanmış gözleri asla bilemeyecek anıların sıcaklığını.
Sanki gizli bir anlaşma var bilgisayarla aramızda. Çağlar boyu ölümsüzlüğü arayan insan ruhu yapay makinelerle her bilgiyi sonsuza dek tutacağını ve bu yolla belki bir gün bilincin devrimini gerçekleştireceği umuduyla geliştiğini zannediyor. Ta ki bir gün tüm elektrik sistemleri kendini imha edene dek. O devrin yakın olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan beyni de elektriksel bir devre, ve biz onu makineleşmeyle tembelliğe itiyoruz. Hiçbir şey düşünmek istemeyen insan beyni, ruhunu da aramayı bıraktı artık. Soğuk makinelerin akıllı sistemlerinde ruhun gerçekliğine kendini yabancılaştırdı. Bir gün bedensel tembelliğimiz bizi uyuşturunca merakımız da bitecek. Değerlerin gereksizliğine inanmış yeni nesil paranın gücüyle her lükse kavuşunca arayacağı hiçbir şey kalmayacak. O vakit ya birbirine saldırıp yok edecek, ya da dünyayı saran ağların içinde yalnızlığıyla kaybolup gidecek. Gerçekten var olmak yerine 'iyi' hissedeceği ortamlara razı olur hale gelecek. Peki nereye kadar?

Tembel ile Çalışkan

Hızlı koşan çabuk yorulur
Hiç koşmayan kendini kurutur
Çok tembelim dokunma bana
Zaman geçmiyor yerinde sayana
Çok çalışan çok kazanır
Kazandığı yetmez elindekini batırır
Hiç kimse kaldırmayacak tembeli
Gün boyu cennet sahte ya da hakiki
Kimse durdurmayacak aceleciyi
Gerekirse bulacak ecelini
Biri bolluğun bağımlısı
Öteki yokluğun
İkisi de bitirecek kendini
Ve atalet son bulacak er ya da geç
Ne oturan bilecek vaktin kıymetini
Ne de koşan çekecek dünyanın ceremesini
Nihai soru yine sorulur
Neden buradayız peki?
Tam da olduğumuz yerde
Ne kalacak bizden geri?
Belki bir avuç bilgi belki de unutmak gerçeği
Yedeklenmiş ruhların tarihteki silik izleri..

16 Aralık 2012 Pazar

Toplumsallaşma ve Taklit Gafleti

Dini yükümlülükler beraberinde toplumsal kuralları da getiriyor. Bunlar yazılı olsun ya da olmasın daima akla uygun hale dönüştürülüp bazı insani eylemlerin kabul edilebilir olduğunu topluma ispat etme çabasına kadar gidebiliyor. Bu demektir ki dînin ilahi olduğu kadar kurumsal bir özelliği de var. Ahlaki tüm değerlerin çağlar içinde kontrol mekanizmasını oluşturması da bir tesadüf değil. Nüfus arttıkça değerlere duyulan bağlılık da arttı ve bir süre sonra denetlenemeyen kalabalıklar belli kurumlar vasıtasıyla yönetilmeye başladı. Bu yönetim unsuru kaçınılmazdı, çünkü bazı insanlar en güçlü ve korkusuz insanın bile otorite ihtiyacını hissetmişti. Bu ihtiyaç insanın kendisini çaresiz hissettiği anlarda en üst seviyede yaşanırken esasen ilahi kaynaklı din olgusu sosyal bir değere dönüşüverdi. Bu dönüşüm bir anda olmadı elbette, toprağın ekilip dikilmesiyle yerleşik hayata geçen insanoğlu sahip olduklarını korumak zorundaydı ve hayat en az bugünkü kadar zor ve çetindi. Bu yitirme korkusu temel bir çelişkiyi de doğurdu: yitireceksem neden kazanıyorum? Kazanıyorsam neden hep yitirme riski var? Bu sorular tamamen yalnız ve desteksiz doğan insanı bir arayışa sürükledi. Bu şekilde hem sahip olduğu malı, canı koruyacak hem de kendi otoritesini sağlamlaştıracaktı. O günden sonra belki de zamanın akışına uyum sağlayarak toplumun temel yapı taşı evlilik kurumuyla beraber oluştu: Aile!
Kendini güvende hissettiğin, sahip olduklarınla mutluluğu yakaladığın ve kısmen de olsa otorite arzunu tatmin edebildiğin o muhteşem yapı! Fakat her şey düşünüldüğü gibi olsaydı bugün orantısız güç kullanan otoritenin daha o zamanlarda tapılacak bir şey olmadığı keşfedilebilirdi. Ailenin kurumsal bir yapıya dönüşmesi mal paylaşımında ikiliğe düşen toplumları bir düzene koydu ancak her düzenin zamanla kendi sonunu hazırlaması kaçınılmazdı. Bunu bilen krallar ancak ve ancak dini alametlerin aileyi ve bu yolla kendi otoritelerini koruyacağını fark etmişti. Bu yüzden her kral dini bir lider olarak Yaratıcı'dan payesini almıştı. Halk ise krala riayet ederek ilahi katta kendine iyi bir yer ayarladığını düşünüyordu. Ortaçağ boyunca hakim olan derebeylik düzeninin temelinde bu görüş vardı. Toplumu kolaylıkla denetleyip bu durumdan kar sağlayan krallar dini tekelleşme sürecinde Allah adına büyük acılar çektirdi maiyetindeki insanlara; ve elbette her düzenin kendi içinde yozlaşması kaçınılmazdı. O yıkılmayacak görünen büyük imparatorluklar bile çöktü.
Şimdi öyle bir çağdayız ki ufacık bir çocuğa değil anne babası otoritenin alası gelse git öteye diyemiyor! Nereden nereye insanoğlu?! Ailenin değersizleştirilmesi ve yalnızlığın öteki ucunda tüm değerleri harcayan insanın vurdumduymaz tavrı köleliği dibine kadar yaşayan eski çağ insanından farklı değil çünkü abartılı bir efendilik de kendi içinde yok olmaya mahkum. Efendi olmak için paraya tapan Yeniçağ nesli değerlerin işine yaramadığını, kendisini asla kullandırmayacağı gibi sadece işine yarayan insanları biriktirmesi gerektiğini doğuştan biliyor artık! İşin tuhafı dini olgular yine revaçta! En başta değindiğim gerçek şu: hangi çağda olursak olalım, hatalarımızı olağan, yanlışlarımızı doğru göstermek için ilahi kuvvetlerin yardımını almaktan çekinmiyoruz. İşimiz rast giderse Allah'tan, değilse kuldan deyip tereyağından kıl çeker gibi kolaylıkla kandırıyoruz başkasını; ya da kandırdığımız kendimiz mi?
Örneğin bir erkek yaşça büyük bir eş seçtiğinde Hz Hatice, yaşça küçük bir eş seçtiğinde Hz Ayşe örneğini dayanak gösteriyor. Neden merak ediyorum, eylemlerimizin sorumluluğunu bütünüyle kendimiz alamaz mıyız? Toplumun kurumsallaştırdığı dînin,özünde kurallardan ibaret olup bu kurallara uyarsak her hatadan muaf tutulacağımızı kim söyledi bize? Allah'ın yaratım tasarısı bu kadar basit olabilir mi? Seni bu dünyaya doğruyla yanlışı ayırt et diye gönderirken taklit gafletine düşmene, hem de bunu kendi iradeni yok ederek, sorumluluktan kaçarak yapmana nasıl onay verebilir? Yaratılmışların en yücesi nasıl bu kadar tembel olabilir ?
Bir gün doğru ve yanlışın, çağların ötesine geçecek insanoğlu. O vakit ne efendi olacak ne de köle. Birilerini ikna ederek, inanmaya ve inandırmaya uğraşmadan kendi gücünü kendi aynasında görecek. Birileri ona yol göstermeden yolun kendisi olacak ve kendini yitirmediği için bulmak zorunda kalmayacak. İçinde ne bir korku ne bir öfke ne de bir özlem, sadece An'da kalacak.

13 Aralık 2012 Perşembe

Bilimadamı Olmak

Kendimi bir laboratuar gibi görüyorum bazen. Yaşadığım dünyayı hatta tüm evreni büyük bir sınıf ve diğer tüm gezegenleri öğretmen olarak düşünüyorum. Bu hayal beni çok mutlu ediyor. Türlü deneyler gerçekleşiyor bedenimde. Esasen tüm yıldız ve gezegenlerin dışarıda değil tamamen kafamın içinde parladığını hayal ediyorum. Bu hoş fantazi - ki bence faztaziden çok öte bir gerçek olabilir- karanlıkta daha eğlenceli hale geliyor. İyice küçülüyor yıldızlar, yıldızcık oluyor. Bazen parmağımın ucunda bir bilye, bazen ağır ilerleyen bir gaz, bazen gözkapaklarımı zorlayan minik taşlar halinde oyalıyorlar beni. İşin tuhafı bunları gerçek gibi algılıyorum bazen! Bedenimin gitgide büyüyüp Güneş boyutlarına geldiğini ve kucağımı açıp gezegenlere sarıldığımı ve sonrasında pırıl pırıl parladığımı görüyorum. Bu his öyle yayılıyor ki damarlarımda sanki kilometrelerce koşup oksijen ihtiyacımı karşılamış gibi rahatlıyorum. Herhangi bir ilaç icat etmeden deneyini tamamlamış bir bilimadamı olmak bu olsa gerek! Bedenimin laboratuarında ilaç sadece düşünmek, evet sadece düşünerek soluklanmak. Yetenekli öğretmenlerim hiç konuşmuyor, bana birşey anlatmıyor sadece karanlığa dalmış olmak bile bana büyük huzur veriyor. Ses, basınç ya da ona benzer bir şey hissetmiyorum bile. Sonsuz bir boşluk ve ışık var uzakta. Gitttikçe yaklaşıyor ve bedenimde yayılıyor. İlaç bu. Çare bu. Karanlıkta ışığı, ışıkta karanlığı tecrübe etmek. Nihayetinde ne karanlığı ne ışığı bilmek! Sadece Olmak.

Hepsi Sensin

Kimse bedel ödemek istemiyordu. Bütün bedelleri ben ödeyecektim. Yani pilot olmam yetmiyordu; uçağı da ben alacaktım hatta yolcu da ben olacaktım, teknisyen de..
Erdal Demirkıran

Bir ömür boyu kendi uçağımın yolcusuyum, farkındayım. Ne kimseyi suçlarım ne de hata bulurum. Çünkü yola çıkmadan önce olası teknik sorunları hesaplamıştım.Pilot olmak istemedim en başta fakat zamanla öteki tüm bedeller ödenmişken kendimi riske atamazdım. Küçük bir hatada pilotu suçlamak bana göre değildi. Uçağı taşımak zorundaydım ve sonunda bunu da öğrenmek zorunda kaldım. Tek bir şey kalmıştı: hava muhalefeti! Tüm bedellerin dışında ilahi kader diye adlandırdığımız şey bu olmalıydı. Hava raporu takip etmekle olmazdı bu iş, fırtınanın gelişi bazen sessiz olurdu. Tek yapabileceğim hazırlıklı karşılamaktı bu durumu ve bedeli biraz korkuydu; o da olsun, kuraldı sanki korkmak. Bizi türlü tehlikeden koruyan bir kalkandı korku. Buna rağmen yolculuk bitmedi devam ediyor. Bakımlar sürüyor, hava şartları değişiyor.
Şimdi bedeli paylaştığınızı düşünün. Tekniker başkası olsun ya da uçak bir başkasının olsun. Nasıl değişirdi her şey! Sorumluluğun sizin kontrolünüzden çıkışı var olan korkuyu daha da vahim hale getirirdi. O vakit tüm hataların sorumlusu kişinin kendi iradesidir çünkü izin veren kendisidir. Teknikerin yaptığı işten ne kadar emin olabilirim ki? Sadece can güvenliğimi ona emanet etmiş olmanın sıkıntısını yaşarım. Bu da nihayetinde ağır bedeller ödetebilir bana. Sanki tek başına olduğunda her şey yolunda mı gidecek diyorsunuz, hayır elbette hayır. Ben sadece en az riskten bahsediyorum. Bütün bedelleri ödemeye hazır cesur insanlardan bahsediyorum. En az risk alarak kaçan gruptan değil! Tüm yanlışlarının sorumlusu kendisi olan ve bunu bilen insanları alkışlıyorum. Kendi benliğini merkezde tutarken kurban durumunda görünüp nemalanan zayıf iradeli insanlardan imtina edin diyorum.