Günümüzde kendini 'iyi' hissetmenin trend olduğu, sanal alemde sanal arkadaşlık kurmanın var olan hedonist yapıyı daha da kuvvetlendirdiğini görmekteyiz. Artık her şeyin bir yedeği var! Aslını bulamayan yedeğiyle idare ediyor ve geçici heveslerin geçici tatlarıyla avunuyor. Hatırlamak ağır bir yük haline geldi.
Akıllı telefonundan bir tuş darbesiyle bütün telefon numaralarına erişebilen genç, bu numaraların silinmesi halinde ani bir telaş yaşıyor. Çünkü biliyor ki en sevdiklerinin numarasını bile hatırlayamıyor! Neyse ki bu hal kısa sürüyor da aynı genç yedeklediği dosyalardan istediği numaralara erişebiliyor. O kısa an, ona bir felaket hissi yaşatıyor fakat hayatın gerçek acılarına duyarsız ruhu ufak bir sendelemede hemen depresyona sokuyor onu. Ne bir uyarıya tahammülü var, ne beklemeye ne de hatırlamaya. Artık sosyal ağlara emanet sırlarımız ve hazlarımız var.
Bu durumda zihin gitgide tembelleşiyor. Öğrencilerimiz kağıt kalemi unutmak üzere. Bir kitap sayfasının üzerinde gezmeyen elleri asla bilemeyecek bilginin kıymetini, ya da soğuk bir ekrana odaklanmış gözleri asla bilemeyecek anıların sıcaklığını.
Sanki gizli bir anlaşma var bilgisayarla aramızda. Çağlar boyu ölümsüzlüğü arayan insan ruhu yapay makinelerle her bilgiyi sonsuza dek tutacağını ve bu yolla belki bir gün bilincin devrimini gerçekleştireceği umuduyla geliştiğini zannediyor. Ta ki bir gün tüm elektrik sistemleri kendini imha edene dek. O devrin yakın olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan beyni de elektriksel bir devre, ve biz onu makineleşmeyle tembelliğe itiyoruz. Hiçbir şey düşünmek istemeyen insan beyni, ruhunu da aramayı bıraktı artık. Soğuk makinelerin akıllı sistemlerinde ruhun gerçekliğine kendini yabancılaştırdı. Bir gün bedensel tembelliğimiz bizi uyuşturunca merakımız da bitecek. Değerlerin gereksizliğine inanmış yeni nesil paranın gücüyle her lükse kavuşunca arayacağı hiçbir şey kalmayacak. O vakit ya birbirine saldırıp yok edecek, ya da dünyayı saran ağların içinde yalnızlığıyla kaybolup gidecek. Gerçekten var olmak yerine 'iyi' hissedeceği ortamlara razı olur hale gelecek. Peki nereye kadar?
23 Aralık 2012 Pazar
Tembel ile Çalışkan
Hızlı koşan çabuk yorulur
Hiç koşmayan kendini kurutur
Çok tembelim dokunma bana
Zaman geçmiyor yerinde sayana
Çok çalışan çok kazanır
Kazandığı yetmez elindekini batırır
Hiç kimse kaldırmayacak tembeli
Gün boyu cennet sahte ya da hakiki
Kimse durdurmayacak aceleciyi
Gerekirse bulacak ecelini
Biri bolluğun bağımlısı
Öteki yokluğun
İkisi de bitirecek kendini
Ve atalet son bulacak er ya da geç
Ne oturan bilecek vaktin kıymetini
Ne de koşan çekecek dünyanın ceremesini
Nihai soru yine sorulur
Neden buradayız peki?
Tam da olduğumuz yerde
Ne kalacak bizden geri?
Belki bir avuç bilgi belki de unutmak gerçeği
Yedeklenmiş ruhların tarihteki silik izleri..
Hiç koşmayan kendini kurutur
Çok tembelim dokunma bana
Zaman geçmiyor yerinde sayana
Çok çalışan çok kazanır
Kazandığı yetmez elindekini batırır
Hiç kimse kaldırmayacak tembeli
Gün boyu cennet sahte ya da hakiki
Kimse durdurmayacak aceleciyi
Gerekirse bulacak ecelini
Biri bolluğun bağımlısı
Öteki yokluğun
İkisi de bitirecek kendini
Ve atalet son bulacak er ya da geç
Ne oturan bilecek vaktin kıymetini
Ne de koşan çekecek dünyanın ceremesini
Nihai soru yine sorulur
Neden buradayız peki?
Tam da olduğumuz yerde
Ne kalacak bizden geri?
Belki bir avuç bilgi belki de unutmak gerçeği
Yedeklenmiş ruhların tarihteki silik izleri..
16 Aralık 2012 Pazar
Toplumsallaşma ve Taklit Gafleti
Dini yükümlülükler beraberinde toplumsal kuralları da getiriyor. Bunlar yazılı olsun ya da olmasın daima akla uygun hale dönüştürülüp bazı insani eylemlerin kabul edilebilir olduğunu topluma ispat etme çabasına kadar gidebiliyor. Bu demektir ki dînin ilahi olduğu kadar kurumsal bir özelliği de var. Ahlaki tüm değerlerin çağlar içinde kontrol mekanizmasını oluşturması da bir tesadüf değil. Nüfus arttıkça değerlere duyulan bağlılık da arttı ve bir süre sonra denetlenemeyen kalabalıklar belli kurumlar vasıtasıyla yönetilmeye başladı. Bu yönetim unsuru kaçınılmazdı, çünkü bazı insanlar en güçlü ve korkusuz insanın bile otorite ihtiyacını hissetmişti. Bu ihtiyaç insanın kendisini çaresiz hissettiği anlarda en üst seviyede yaşanırken esasen ilahi kaynaklı din olgusu sosyal bir değere dönüşüverdi. Bu dönüşüm bir anda olmadı elbette, toprağın ekilip dikilmesiyle yerleşik hayata geçen insanoğlu sahip olduklarını korumak zorundaydı ve hayat en az bugünkü kadar zor ve çetindi. Bu yitirme korkusu temel bir çelişkiyi de doğurdu: yitireceksem neden kazanıyorum? Kazanıyorsam neden hep yitirme riski var? Bu sorular tamamen yalnız ve desteksiz doğan insanı bir arayışa sürükledi. Bu şekilde hem sahip olduğu malı, canı koruyacak hem de kendi otoritesini sağlamlaştıracaktı. O günden sonra belki de zamanın akışına uyum sağlayarak toplumun temel yapı taşı evlilik kurumuyla beraber oluştu: Aile!
Kendini güvende hissettiğin, sahip olduklarınla mutluluğu yakaladığın ve kısmen de olsa otorite arzunu tatmin edebildiğin o muhteşem yapı! Fakat her şey düşünüldüğü gibi olsaydı bugün orantısız güç kullanan otoritenin daha o zamanlarda tapılacak bir şey olmadığı keşfedilebilirdi. Ailenin kurumsal bir yapıya dönüşmesi mal paylaşımında ikiliğe düşen toplumları bir düzene koydu ancak her düzenin zamanla kendi sonunu hazırlaması kaçınılmazdı. Bunu bilen krallar ancak ve ancak dini alametlerin aileyi ve bu yolla kendi otoritelerini koruyacağını fark etmişti. Bu yüzden her kral dini bir lider olarak Yaratıcı'dan payesini almıştı. Halk ise krala riayet ederek ilahi katta kendine iyi bir yer ayarladığını düşünüyordu. Ortaçağ boyunca hakim olan derebeylik düzeninin temelinde bu görüş vardı. Toplumu kolaylıkla denetleyip bu durumdan kar sağlayan krallar dini tekelleşme sürecinde Allah adına büyük acılar çektirdi maiyetindeki insanlara; ve elbette her düzenin kendi içinde yozlaşması kaçınılmazdı. O yıkılmayacak görünen büyük imparatorluklar bile çöktü.
Şimdi öyle bir çağdayız ki ufacık bir çocuğa değil anne babası otoritenin alası gelse git öteye diyemiyor! Nereden nereye insanoğlu?! Ailenin değersizleştirilmesi ve yalnızlığın öteki ucunda tüm değerleri harcayan insanın vurdumduymaz tavrı köleliği dibine kadar yaşayan eski çağ insanından farklı değil çünkü abartılı bir efendilik de kendi içinde yok olmaya mahkum. Efendi olmak için paraya tapan Yeniçağ nesli değerlerin işine yaramadığını, kendisini asla kullandırmayacağı gibi sadece işine yarayan insanları biriktirmesi gerektiğini doğuştan biliyor artık! İşin tuhafı dini olgular yine revaçta! En başta değindiğim gerçek şu: hangi çağda olursak olalım, hatalarımızı olağan, yanlışlarımızı doğru göstermek için ilahi kuvvetlerin yardımını almaktan çekinmiyoruz. İşimiz rast giderse Allah'tan, değilse kuldan deyip tereyağından kıl çeker gibi kolaylıkla kandırıyoruz başkasını; ya da kandırdığımız kendimiz mi?
Örneğin bir erkek yaşça büyük bir eş seçtiğinde Hz Hatice, yaşça küçük bir eş seçtiğinde Hz Ayşe örneğini dayanak gösteriyor. Neden merak ediyorum, eylemlerimizin sorumluluğunu bütünüyle kendimiz alamaz mıyız? Toplumun kurumsallaştırdığı dînin,özünde kurallardan ibaret olup bu kurallara uyarsak her hatadan muaf tutulacağımızı kim söyledi bize? Allah'ın yaratım tasarısı bu kadar basit olabilir mi? Seni bu dünyaya doğruyla yanlışı ayırt et diye gönderirken taklit gafletine düşmene, hem de bunu kendi iradeni yok ederek, sorumluluktan kaçarak yapmana nasıl onay verebilir? Yaratılmışların en yücesi nasıl bu kadar tembel olabilir ?
Bir gün doğru ve yanlışın, çağların ötesine geçecek insanoğlu. O vakit ne efendi olacak ne de köle. Birilerini ikna ederek, inanmaya ve inandırmaya uğraşmadan kendi gücünü kendi aynasında görecek. Birileri ona yol göstermeden yolun kendisi olacak ve kendini yitirmediği için bulmak zorunda kalmayacak. İçinde ne bir korku ne bir öfke ne de bir özlem, sadece An'da kalacak.
Kendini güvende hissettiğin, sahip olduklarınla mutluluğu yakaladığın ve kısmen de olsa otorite arzunu tatmin edebildiğin o muhteşem yapı! Fakat her şey düşünüldüğü gibi olsaydı bugün orantısız güç kullanan otoritenin daha o zamanlarda tapılacak bir şey olmadığı keşfedilebilirdi. Ailenin kurumsal bir yapıya dönüşmesi mal paylaşımında ikiliğe düşen toplumları bir düzene koydu ancak her düzenin zamanla kendi sonunu hazırlaması kaçınılmazdı. Bunu bilen krallar ancak ve ancak dini alametlerin aileyi ve bu yolla kendi otoritelerini koruyacağını fark etmişti. Bu yüzden her kral dini bir lider olarak Yaratıcı'dan payesini almıştı. Halk ise krala riayet ederek ilahi katta kendine iyi bir yer ayarladığını düşünüyordu. Ortaçağ boyunca hakim olan derebeylik düzeninin temelinde bu görüş vardı. Toplumu kolaylıkla denetleyip bu durumdan kar sağlayan krallar dini tekelleşme sürecinde Allah adına büyük acılar çektirdi maiyetindeki insanlara; ve elbette her düzenin kendi içinde yozlaşması kaçınılmazdı. O yıkılmayacak görünen büyük imparatorluklar bile çöktü.
Şimdi öyle bir çağdayız ki ufacık bir çocuğa değil anne babası otoritenin alası gelse git öteye diyemiyor! Nereden nereye insanoğlu?! Ailenin değersizleştirilmesi ve yalnızlığın öteki ucunda tüm değerleri harcayan insanın vurdumduymaz tavrı köleliği dibine kadar yaşayan eski çağ insanından farklı değil çünkü abartılı bir efendilik de kendi içinde yok olmaya mahkum. Efendi olmak için paraya tapan Yeniçağ nesli değerlerin işine yaramadığını, kendisini asla kullandırmayacağı gibi sadece işine yarayan insanları biriktirmesi gerektiğini doğuştan biliyor artık! İşin tuhafı dini olgular yine revaçta! En başta değindiğim gerçek şu: hangi çağda olursak olalım, hatalarımızı olağan, yanlışlarımızı doğru göstermek için ilahi kuvvetlerin yardımını almaktan çekinmiyoruz. İşimiz rast giderse Allah'tan, değilse kuldan deyip tereyağından kıl çeker gibi kolaylıkla kandırıyoruz başkasını; ya da kandırdığımız kendimiz mi?
Örneğin bir erkek yaşça büyük bir eş seçtiğinde Hz Hatice, yaşça küçük bir eş seçtiğinde Hz Ayşe örneğini dayanak gösteriyor. Neden merak ediyorum, eylemlerimizin sorumluluğunu bütünüyle kendimiz alamaz mıyız? Toplumun kurumsallaştırdığı dînin,özünde kurallardan ibaret olup bu kurallara uyarsak her hatadan muaf tutulacağımızı kim söyledi bize? Allah'ın yaratım tasarısı bu kadar basit olabilir mi? Seni bu dünyaya doğruyla yanlışı ayırt et diye gönderirken taklit gafletine düşmene, hem de bunu kendi iradeni yok ederek, sorumluluktan kaçarak yapmana nasıl onay verebilir? Yaratılmışların en yücesi nasıl bu kadar tembel olabilir ?
Bir gün doğru ve yanlışın, çağların ötesine geçecek insanoğlu. O vakit ne efendi olacak ne de köle. Birilerini ikna ederek, inanmaya ve inandırmaya uğraşmadan kendi gücünü kendi aynasında görecek. Birileri ona yol göstermeden yolun kendisi olacak ve kendini yitirmediği için bulmak zorunda kalmayacak. İçinde ne bir korku ne bir öfke ne de bir özlem, sadece An'da kalacak.
13 Aralık 2012 Perşembe
Bilimadamı Olmak
Kendimi bir laboratuar gibi görüyorum bazen. Yaşadığım dünyayı hatta tüm evreni büyük bir sınıf ve diğer tüm gezegenleri öğretmen olarak düşünüyorum. Bu hayal beni çok mutlu ediyor. Türlü deneyler gerçekleşiyor bedenimde. Esasen tüm yıldız ve gezegenlerin dışarıda değil tamamen kafamın içinde parladığını hayal ediyorum. Bu hoş fantazi - ki bence faztaziden çok öte bir gerçek olabilir- karanlıkta daha eğlenceli hale geliyor. İyice küçülüyor yıldızlar, yıldızcık oluyor. Bazen parmağımın ucunda bir bilye, bazen ağır ilerleyen bir gaz, bazen gözkapaklarımı zorlayan minik taşlar halinde oyalıyorlar beni. İşin tuhafı bunları gerçek gibi algılıyorum bazen! Bedenimin gitgide büyüyüp Güneş boyutlarına geldiğini ve kucağımı açıp gezegenlere sarıldığımı ve sonrasında pırıl pırıl parladığımı görüyorum. Bu his öyle yayılıyor ki damarlarımda sanki kilometrelerce koşup oksijen ihtiyacımı karşılamış gibi rahatlıyorum. Herhangi bir ilaç icat etmeden deneyini tamamlamış bir bilimadamı olmak bu olsa gerek! Bedenimin laboratuarında ilaç sadece düşünmek, evet sadece düşünerek soluklanmak. Yetenekli öğretmenlerim hiç konuşmuyor, bana birşey anlatmıyor sadece karanlığa dalmış olmak bile bana büyük huzur veriyor. Ses, basınç ya da ona benzer bir şey hissetmiyorum bile. Sonsuz bir boşluk ve ışık var uzakta. Gitttikçe yaklaşıyor ve bedenimde yayılıyor. İlaç bu. Çare bu. Karanlıkta ışığı, ışıkta karanlığı tecrübe etmek. Nihayetinde ne karanlığı ne ışığı bilmek! Sadece Olmak.
Hepsi Sensin
Kimse bedel ödemek istemiyordu. Bütün bedelleri ben ödeyecektim. Yani pilot olmam yetmiyordu; uçağı da ben alacaktım hatta yolcu da ben olacaktım, teknisyen de..
Erdal Demirkıran
Bir ömür boyu kendi uçağımın yolcusuyum, farkındayım. Ne kimseyi suçlarım ne de hata bulurum. Çünkü yola çıkmadan önce olası teknik sorunları hesaplamıştım.Pilot olmak istemedim en başta fakat zamanla öteki tüm bedeller ödenmişken kendimi riske atamazdım. Küçük bir hatada pilotu suçlamak bana göre değildi. Uçağı taşımak zorundaydım ve sonunda bunu da öğrenmek zorunda kaldım. Tek bir şey kalmıştı: hava muhalefeti! Tüm bedellerin dışında ilahi kader diye adlandırdığımız şey bu olmalıydı. Hava raporu takip etmekle olmazdı bu iş, fırtınanın gelişi bazen sessiz olurdu. Tek yapabileceğim hazırlıklı karşılamaktı bu durumu ve bedeli biraz korkuydu; o da olsun, kuraldı sanki korkmak. Bizi türlü tehlikeden koruyan bir kalkandı korku. Buna rağmen yolculuk bitmedi devam ediyor. Bakımlar sürüyor, hava şartları değişiyor.
Şimdi bedeli paylaştığınızı düşünün. Tekniker başkası olsun ya da uçak bir başkasının olsun. Nasıl değişirdi her şey! Sorumluluğun sizin kontrolünüzden çıkışı var olan korkuyu daha da vahim hale getirirdi. O vakit tüm hataların sorumlusu kişinin kendi iradesidir çünkü izin veren kendisidir. Teknikerin yaptığı işten ne kadar emin olabilirim ki? Sadece can güvenliğimi ona emanet etmiş olmanın sıkıntısını yaşarım. Bu da nihayetinde ağır bedeller ödetebilir bana. Sanki tek başına olduğunda her şey yolunda mı gidecek diyorsunuz, hayır elbette hayır. Ben sadece en az riskten bahsediyorum. Bütün bedelleri ödemeye hazır cesur insanlardan bahsediyorum. En az risk alarak kaçan gruptan değil! Tüm yanlışlarının sorumlusu kendisi olan ve bunu bilen insanları alkışlıyorum. Kendi benliğini merkezde tutarken kurban durumunda görünüp nemalanan zayıf iradeli insanlardan imtina edin diyorum.
Erdal Demirkıran
Bir ömür boyu kendi uçağımın yolcusuyum, farkındayım. Ne kimseyi suçlarım ne de hata bulurum. Çünkü yola çıkmadan önce olası teknik sorunları hesaplamıştım.Pilot olmak istemedim en başta fakat zamanla öteki tüm bedeller ödenmişken kendimi riske atamazdım. Küçük bir hatada pilotu suçlamak bana göre değildi. Uçağı taşımak zorundaydım ve sonunda bunu da öğrenmek zorunda kaldım. Tek bir şey kalmıştı: hava muhalefeti! Tüm bedellerin dışında ilahi kader diye adlandırdığımız şey bu olmalıydı. Hava raporu takip etmekle olmazdı bu iş, fırtınanın gelişi bazen sessiz olurdu. Tek yapabileceğim hazırlıklı karşılamaktı bu durumu ve bedeli biraz korkuydu; o da olsun, kuraldı sanki korkmak. Bizi türlü tehlikeden koruyan bir kalkandı korku. Buna rağmen yolculuk bitmedi devam ediyor. Bakımlar sürüyor, hava şartları değişiyor.
Şimdi bedeli paylaştığınızı düşünün. Tekniker başkası olsun ya da uçak bir başkasının olsun. Nasıl değişirdi her şey! Sorumluluğun sizin kontrolünüzden çıkışı var olan korkuyu daha da vahim hale getirirdi. O vakit tüm hataların sorumlusu kişinin kendi iradesidir çünkü izin veren kendisidir. Teknikerin yaptığı işten ne kadar emin olabilirim ki? Sadece can güvenliğimi ona emanet etmiş olmanın sıkıntısını yaşarım. Bu da nihayetinde ağır bedeller ödetebilir bana. Sanki tek başına olduğunda her şey yolunda mı gidecek diyorsunuz, hayır elbette hayır. Ben sadece en az riskten bahsediyorum. Bütün bedelleri ödemeye hazır cesur insanlardan bahsediyorum. En az risk alarak kaçan gruptan değil! Tüm yanlışlarının sorumlusu kendisi olan ve bunu bilen insanları alkışlıyorum. Kendi benliğini merkezde tutarken kurban durumunda görünüp nemalanan zayıf iradeli insanlardan imtina edin diyorum.
10 Aralık 2012 Pazartesi
Aslında Bardak Yok
Hareketin hızlandığı, tembelliğin lanetlendiği, herkesin sürekli bir şeylerin peşinde hırsla koşturduğu zamanlar geçerken yorulduğunun bile farkına varmayan,çalışmaya ve hep daha çok kazanıp daha güzel eşyalar almaya endeksli, durup düşünmeyi kendine bakmayı bir ruh arızası gören insan topluluklarının içinde yabancılaşmamak için bazen geri çekilmek, herkes zıtlaşırken birilerine haklısın deyip kısa kesmek, sonra ısrarcı tahriklere kulak tıkayıp her saldırıyı bertaraf etmek, bunu korkudan değil bilakis harcanacak her nefesin kıymetini bilen, ölüme değil de yaşama değer veren vicdanı bağımsız bir birey olarak gerçekleştirmek sanıldığının aksine o kadar zor değil! Cümlelerin uzun ya da kısa olması sorun değil, gidilen istikamet önemli bu noktada. Başlangıç noktasını idrak edemeyen, sürekli aceleyle hareket eden, anlamaktan ziyade anlatmak çabasında olan o ısrarcı zihniyet bitiş noktasını nasıl tahayyül edebilir?
Bir yolda gitmeyi amaç edinmişsek yol açılır; aksi takdirde her hareket kendi içinde döner durur. Bedenlerin ruhtan hızlı yol aldığı böyle bir çağda düşünsel olarak çok yavaşız. Ancak bedenlerimiz çok yorulunca fark ediyoruz bu yavaşlığı. Peki neden başbaşa kalamıyoruz kendimizle? İnsanoğlu derdini yansıtma çabasını bıraktığı gün, sıkıntısıyla hızlanacak ama bu hız bedenin koşması gibi olmayacak.Çünkü onu yavaşlatan gerçeği görecek ki o gerçek, arayışın dış dünyada olmadığını, olumlu ya da olumsuz tüm yorumların benliğe ait olduğunu görecek. Biz ne kadar derdini paylaşanın derdi azalır desek de dile dökülen her ne varsa gitgide büyür. Bu yüzden sıkıntılardan ziyade sevincinizi paylaşın dünyayla! E peki bu sıkıntılar nasıl azalacak? Bunun çaresi onun zıttını aramak değil, onu yok etmek hiç değil; sadece o sıkıntıyı alabildiğine yaşamak ve tıka basa o sıkıntıyla dolmak.. Ta ki patlayana kadar! Çok sempatik ve kolay gibi görünmüyor elbette; sadece kesin çözümü bilmek isteyenlere söylüyorum bunu:) evet, sadece sıkıntıdan patlamak! Kelimenin tam anlamıyla tüm sorunların çözümü bu. Eğer kurtuluş istiyorsanız tüm benliğinizi vazgeçmek istediğiniz şeyle doldurun ve vaktin gelmesini bekleyin. Emin olun ki varlığınızın özü buraya gelirken boş değildi ve siz tüm acılarınızı bu yarı dolu yarı boş halinizden şikayet ederek daha da büyüttünüz. O bardak var ya kimisi dolu haline bakıyor kimisi boş tarafına hayıflanıyor! Boşverin o bardağı, kırın gitsin.Bahsettiğim intihar falan değil sakın ha! Sadece yaşarken salt yaşamak, öyle yaşamak ki sadece onunla dolmak iyisi ve kötüsüyle..İnsan bedenini hızlandıran hala yaşamadıklarıdır, yaşamak arzusunda olup ötelediği her ne varsa başına bela olacak yine; tek bir istisnayla: kendisi olabilmeyi, sevilmek arzusundan vazgeçip sevmeyi başarabilirse o bardak hiç olmayacak! Çünkü o yarım bardak su ya tenezzül etmeyecek, ölümü bekleyen, suya muhtaç bir canlı değil de, kendi susuzluğunu besleyen sonsuz bir kaynak olacak. Gitgide taşacak, baştan ayağa Ben olacak ve zamanın sonunda başladığı yere geri dönecek. Tüm sıkıntıların son bulacağı ve aslında hiç var olmadığı o sessiz noktaya..
Bir yolda gitmeyi amaç edinmişsek yol açılır; aksi takdirde her hareket kendi içinde döner durur. Bedenlerin ruhtan hızlı yol aldığı böyle bir çağda düşünsel olarak çok yavaşız. Ancak bedenlerimiz çok yorulunca fark ediyoruz bu yavaşlığı. Peki neden başbaşa kalamıyoruz kendimizle? İnsanoğlu derdini yansıtma çabasını bıraktığı gün, sıkıntısıyla hızlanacak ama bu hız bedenin koşması gibi olmayacak.Çünkü onu yavaşlatan gerçeği görecek ki o gerçek, arayışın dış dünyada olmadığını, olumlu ya da olumsuz tüm yorumların benliğe ait olduğunu görecek. Biz ne kadar derdini paylaşanın derdi azalır desek de dile dökülen her ne varsa gitgide büyür. Bu yüzden sıkıntılardan ziyade sevincinizi paylaşın dünyayla! E peki bu sıkıntılar nasıl azalacak? Bunun çaresi onun zıttını aramak değil, onu yok etmek hiç değil; sadece o sıkıntıyı alabildiğine yaşamak ve tıka basa o sıkıntıyla dolmak.. Ta ki patlayana kadar! Çok sempatik ve kolay gibi görünmüyor elbette; sadece kesin çözümü bilmek isteyenlere söylüyorum bunu:) evet, sadece sıkıntıdan patlamak! Kelimenin tam anlamıyla tüm sorunların çözümü bu. Eğer kurtuluş istiyorsanız tüm benliğinizi vazgeçmek istediğiniz şeyle doldurun ve vaktin gelmesini bekleyin. Emin olun ki varlığınızın özü buraya gelirken boş değildi ve siz tüm acılarınızı bu yarı dolu yarı boş halinizden şikayet ederek daha da büyüttünüz. O bardak var ya kimisi dolu haline bakıyor kimisi boş tarafına hayıflanıyor! Boşverin o bardağı, kırın gitsin.Bahsettiğim intihar falan değil sakın ha! Sadece yaşarken salt yaşamak, öyle yaşamak ki sadece onunla dolmak iyisi ve kötüsüyle..İnsan bedenini hızlandıran hala yaşamadıklarıdır, yaşamak arzusunda olup ötelediği her ne varsa başına bela olacak yine; tek bir istisnayla: kendisi olabilmeyi, sevilmek arzusundan vazgeçip sevmeyi başarabilirse o bardak hiç olmayacak! Çünkü o yarım bardak su ya tenezzül etmeyecek, ölümü bekleyen, suya muhtaç bir canlı değil de, kendi susuzluğunu besleyen sonsuz bir kaynak olacak. Gitgide taşacak, baştan ayağa Ben olacak ve zamanın sonunda başladığı yere geri dönecek. Tüm sıkıntıların son bulacağı ve aslında hiç var olmadığı o sessiz noktaya..
9 Aralık 2012 Pazar
Sessiz Nokta
Bir çizgi çekebilmek için en az iki nokta lazım. Temel matematik bilgilerinden biri ve öyle çok şey açıklıyor ki bize! Sonsuz doğrunun geçtiği o tek nokta her şeyin başladığı ve son bulduğu eşsiz mucize, sessizliğin ve hareketsizliğin kutsandığı, en derin karanlıkta kaybolma korkusu olmaksızın kıpırtısız varoluşun sonsuzla buluştuğu tek an! O minicik yersiz, mekansız, anlamsızlığın içindeki tek anlam, o sabit nokta. Evrende yaratılmış tüm yuvarlak şekillerin en tepesi, dönmeyen ve dönüştürülmeyecek tek yer! Belki de yaratılışın sırrı o tek noktada gizli ve biz anlam arama çabası içinde çoğalttıkça çoğaltıyoruz matematiksel doğruları. Sonu olmayan bir karalama defteri oluyor evren, çizdikçe nokta kayboluyor, şekillerin içinde anlamsızlaşıyor tüm görüntüler. Bu öyle büyük bir hata ki tüm doğrular o sessiz noktayı boğuyor sesleriyle. Hiçlik her şeye dönüşüyor ve her şey bir kaos halinde türlü yollar açıyor kendine. Ama hiçlik esas halinde, kıpırtısız hep var! Hep orada! Ölümden korkan insan böyle bir sükuneti anlayabilir mi, anlatabilir mi kalbine o derin korkunun hiç bitmeyecek bir gece olduğunu? Hani diyor ya o güzel şarkıda, cihana bir daha gelmek hayal edilse bile avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle! O karanlık ki asıl gerçek, ışığa tutulmuş gözlerin korkusu o karanlık en sıcak yuva, değil ki şaşkın insan karanlıkta yolunu bulursa o tek noktanın sırrına ermiş olacak. O bitmeyen sükunlu gece tek ikametgahı olacak bizlerin dönüşü olmayan o büyük kapıdan geçtiğimiz vakit. Ve her şey bir anda olup bitti, sonsuz gece Gün hiç olmamış gibi devam etti. Zaman kendi içinde yok oldu ama varlık zamansızlıkta, o kıpırtısız noktada hep kendini seyretti, kendi aşkıyla var oldu.
8 Aralık 2012 Cumartesi
Dünyanın Sonu
Kıyamet senaryolarının ayyuka çıktığı son günlerde insanların fantazi dünyası ne kadar genişmiş demek, durumun vehametini çok da artırmayan demeçlerde bulunmak pek moda oldu. Özellikle ergenlerin geçtiği dalga sınavların doğal olarak iptal edilmesi hususunda tüm bu söylentileri eğlenceli hale bile getirebiliyor. Kim takar Maya takvimini? Sınavlar olmayacak işte, daha ne olsun?Nasılsa dünyanın sonu geldi, ben evlenmesem ve çocuk yapmasam da olur, o tarih geçsin hele bir duruma bakarız diyenler de ayrı bir geyik unsuru! Öyle ya da böyle işlerini erteleyen her kim varsa o gün büyük hayalkırıklığına uğrayacak, kıyamet kopmadığı için değil tüm bu geyikler son bulacağı için..
Şaka bir yana asıl kıyametin her Allah'ın günü insan tarafından tetiklendiği ve hatta insan denen eşref-i mahlukatın beyne zarar faaliyetlerde bulunduğu, en adi zevklerinden hiç feragat edemediği, zarar vermekten büyük keyif alıp en küçük bir sorunda boğulduğu su götürmez bir gerçek. Hal böyleyken, Nasa'nın yaptığı açıklama yeni keşfettiğimiz bir durum değil çünkü dünyaya zarar veren hiçbir zaman fikirsiz dediğimiz hayvan güruhu olmadı, bizzat insan doğayı zehirledi. En vahşi, en akılalmaz işkence yöntemlerini birbiri üzerinde denedi. Daha ne kıyametinden bahsediyorsunuz? Allah'ın yıkıcı, yapıcı ve koruyucu gücü hiçbir zaman bugünkü kadar dengesiz yayılmadı dünyaya. Bu muhteşem güçler insanda tecelli bulurken o, bunları fark edemedi bile! Fark edenler ise nefsine yenildi çok kere, hep daha fazlasını isteyip daha fazlasını tüketti. Yıkıcı güç kendini aştı sonunda, egemen oldu ruhumuza. Koruyucu ve yapıcı güçlerimizi aşağıladık defalarca, enayilik dedik, haksızlığa tahammül edemezken biz hep haksızlık yaptık! Ve işte bugünlere bizi Allah değil, bizzat kendimiz getirdik. Özgür irade diye çırpınırken doğa üzerinde efendi olacağımızı zannettik ama köle olduk aşağılık hislerimize. Çok kazandık ama çok da yenildik. Yenildikçe hırslandık. Hangi kıyamet bizi yıkabilirmiş? İşte bugün bazıları korkuyorsa hala yaşayamadığı ve hala çok arzuladığı için! Neyi mi? Elbette dünyayı. Çünkü dünya hep bir arzu nesnesi oldu insan için, kullanıp kullanıp tüketeceği ama hiç azalmayan bir nesne. Gerçekten öyle mi? Dünya hep kendini yeniler mi?
21 aralık sonrası uyandığımız sabah hiçbir şey değişmediğinde insan yine aynı olacak. Ama birgün değişmeye mecbur kalacak. İstese de istemese de..Bak bir şey olmadı, ben demiştim diyecek yine, kendini haklı bulacak, sonsuza dek yaşamaya devam edeceği fikriyle yine yakıp yıkacak...ta ki nesli tükenene dek..O gün gerçek kıyameti olacak eşref-i mahlukatın!
Şaka bir yana asıl kıyametin her Allah'ın günü insan tarafından tetiklendiği ve hatta insan denen eşref-i mahlukatın beyne zarar faaliyetlerde bulunduğu, en adi zevklerinden hiç feragat edemediği, zarar vermekten büyük keyif alıp en küçük bir sorunda boğulduğu su götürmez bir gerçek. Hal böyleyken, Nasa'nın yaptığı açıklama yeni keşfettiğimiz bir durum değil çünkü dünyaya zarar veren hiçbir zaman fikirsiz dediğimiz hayvan güruhu olmadı, bizzat insan doğayı zehirledi. En vahşi, en akılalmaz işkence yöntemlerini birbiri üzerinde denedi. Daha ne kıyametinden bahsediyorsunuz? Allah'ın yıkıcı, yapıcı ve koruyucu gücü hiçbir zaman bugünkü kadar dengesiz yayılmadı dünyaya. Bu muhteşem güçler insanda tecelli bulurken o, bunları fark edemedi bile! Fark edenler ise nefsine yenildi çok kere, hep daha fazlasını isteyip daha fazlasını tüketti. Yıkıcı güç kendini aştı sonunda, egemen oldu ruhumuza. Koruyucu ve yapıcı güçlerimizi aşağıladık defalarca, enayilik dedik, haksızlığa tahammül edemezken biz hep haksızlık yaptık! Ve işte bugünlere bizi Allah değil, bizzat kendimiz getirdik. Özgür irade diye çırpınırken doğa üzerinde efendi olacağımızı zannettik ama köle olduk aşağılık hislerimize. Çok kazandık ama çok da yenildik. Yenildikçe hırslandık. Hangi kıyamet bizi yıkabilirmiş? İşte bugün bazıları korkuyorsa hala yaşayamadığı ve hala çok arzuladığı için! Neyi mi? Elbette dünyayı. Çünkü dünya hep bir arzu nesnesi oldu insan için, kullanıp kullanıp tüketeceği ama hiç azalmayan bir nesne. Gerçekten öyle mi? Dünya hep kendini yeniler mi?
21 aralık sonrası uyandığımız sabah hiçbir şey değişmediğinde insan yine aynı olacak. Ama birgün değişmeye mecbur kalacak. İstese de istemese de..Bak bir şey olmadı, ben demiştim diyecek yine, kendini haklı bulacak, sonsuza dek yaşamaya devam edeceği fikriyle yine yakıp yıkacak...ta ki nesli tükenene dek..O gün gerçek kıyameti olacak eşref-i mahlukatın!
2 Aralık 2012 Pazar
Sen Ben Olsan
Sen bir kuş olsan kanatlarına tutunsam bütün dunyayı dolaşirdik hiç korkumuz olmadan
Sen bir aslan olsan gözlerinin icine baksam pençelerin oksardi beni hiç korkutmadan
Sen bir balik olsan ellerimin arasından kaysan yine tutardim seni hiç zorlamadan
Ve sen bir avcı olsan, her yerde beni arasan, serilirdim önüne gözü kara bir kurban:)
Sen bir aslan olsan gözlerinin icine baksam pençelerin oksardi beni hiç korkutmadan
Sen bir balik olsan ellerimin arasından kaysan yine tutardim seni hiç zorlamadan
Ve sen bir avcı olsan, her yerde beni arasan, serilirdim önüne gözü kara bir kurban:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)