10 Aralık 2012 Pazartesi

Aslında Bardak Yok

Hareketin hızlandığı, tembelliğin lanetlendiği, herkesin sürekli bir şeylerin peşinde hırsla koşturduğu zamanlar geçerken yorulduğunun bile farkına varmayan,çalışmaya ve hep daha çok kazanıp daha güzel eşyalar almaya endeksli, durup düşünmeyi kendine bakmayı bir ruh arızası gören insan topluluklarının içinde yabancılaşmamak için bazen geri çekilmek, herkes zıtlaşırken birilerine haklısın deyip kısa kesmek, sonra ısrarcı tahriklere kulak tıkayıp her saldırıyı bertaraf etmek, bunu korkudan değil bilakis harcanacak her nefesin kıymetini bilen, ölüme değil de yaşama değer veren vicdanı bağımsız bir birey olarak gerçekleştirmek sanıldığının aksine o kadar zor değil! Cümlelerin uzun ya da kısa olması sorun değil, gidilen istikamet önemli bu noktada. Başlangıç noktasını idrak edemeyen, sürekli aceleyle hareket eden, anlamaktan ziyade anlatmak çabasında olan o ısrarcı zihniyet bitiş noktasını nasıl tahayyül edebilir?
Bir yolda gitmeyi amaç edinmişsek yol açılır; aksi takdirde her hareket kendi içinde döner durur. Bedenlerin ruhtan hızlı yol aldığı böyle bir çağda düşünsel olarak çok yavaşız. Ancak bedenlerimiz çok yorulunca fark ediyoruz bu yavaşlığı. Peki neden başbaşa kalamıyoruz kendimizle? İnsanoğlu derdini yansıtma çabasını bıraktığı gün, sıkıntısıyla hızlanacak ama bu hız bedenin koşması gibi olmayacak.Çünkü onu yavaşlatan gerçeği görecek ki o gerçek, arayışın dış dünyada olmadığını, olumlu ya da olumsuz tüm yorumların benliğe ait olduğunu görecek. Biz ne kadar derdini paylaşanın derdi azalır desek de dile dökülen her ne varsa gitgide büyür. Bu yüzden sıkıntılardan ziyade sevincinizi paylaşın dünyayla! E peki bu sıkıntılar nasıl azalacak? Bunun çaresi onun zıttını aramak değil, onu yok etmek hiç değil; sadece o sıkıntıyı alabildiğine yaşamak ve tıka basa o sıkıntıyla dolmak.. Ta ki patlayana kadar! Çok sempatik ve kolay gibi görünmüyor elbette; sadece kesin çözümü bilmek isteyenlere söylüyorum bunu:) evet, sadece sıkıntıdan patlamak! Kelimenin tam anlamıyla tüm sorunların çözümü bu. Eğer kurtuluş istiyorsanız tüm benliğinizi vazgeçmek istediğiniz şeyle doldurun ve vaktin gelmesini bekleyin. Emin olun ki varlığınızın özü buraya gelirken boş değildi ve siz tüm acılarınızı bu yarı dolu yarı boş halinizden şikayet ederek daha da büyüttünüz. O bardak var ya kimisi dolu haline bakıyor kimisi boş tarafına hayıflanıyor! Boşverin o bardağı, kırın gitsin.Bahsettiğim intihar falan değil sakın ha! Sadece yaşarken salt yaşamak, öyle yaşamak ki sadece onunla dolmak iyisi ve kötüsüyle..İnsan bedenini hızlandıran hala yaşamadıklarıdır, yaşamak arzusunda olup ötelediği her ne varsa başına bela olacak yine; tek bir istisnayla: kendisi olabilmeyi, sevilmek arzusundan vazgeçip sevmeyi başarabilirse o bardak hiç olmayacak! Çünkü o yarım bardak su ya tenezzül etmeyecek, ölümü bekleyen, suya muhtaç bir canlı değil de, kendi susuzluğunu besleyen sonsuz bir kaynak olacak. Gitgide taşacak, baştan ayağa Ben olacak ve zamanın sonunda başladığı yere geri dönecek. Tüm sıkıntıların son bulacağı ve aslında hiç var olmadığı o sessiz noktaya..

9 Aralık 2012 Pazar

Sessiz Nokta

Bir çizgi çekebilmek için en az iki nokta lazım. Temel matematik bilgilerinden biri ve öyle çok şey açıklıyor ki bize! Sonsuz doğrunun geçtiği o tek nokta her şeyin başladığı ve son bulduğu eşsiz mucize, sessizliğin ve hareketsizliğin kutsandığı, en derin karanlıkta kaybolma korkusu olmaksızın kıpırtısız varoluşun sonsuzla buluştuğu tek an! O minicik yersiz, mekansız, anlamsızlığın içindeki tek anlam, o sabit nokta. Evrende yaratılmış tüm yuvarlak şekillerin en tepesi, dönmeyen ve dönüştürülmeyecek tek yer! Belki de yaratılışın sırrı o tek noktada gizli ve biz anlam arama çabası içinde çoğalttıkça çoğaltıyoruz matematiksel doğruları. Sonu olmayan bir karalama defteri oluyor evren, çizdikçe nokta kayboluyor, şekillerin içinde anlamsızlaşıyor tüm görüntüler. Bu öyle büyük bir hata ki tüm doğrular o sessiz noktayı boğuyor sesleriyle. Hiçlik her şeye dönüşüyor ve her şey bir kaos halinde türlü yollar açıyor kendine. Ama hiçlik esas halinde, kıpırtısız hep var! Hep orada! Ölümden korkan insan böyle bir sükuneti anlayabilir mi, anlatabilir mi kalbine o derin korkunun hiç bitmeyecek bir gece olduğunu? Hani diyor ya o güzel şarkıda, cihana bir daha gelmek hayal edilse bile avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle! O karanlık ki asıl gerçek, ışığa tutulmuş gözlerin korkusu o karanlık en sıcak yuva, değil ki şaşkın insan karanlıkta yolunu bulursa o tek noktanın sırrına ermiş olacak. O bitmeyen sükunlu gece tek ikametgahı olacak bizlerin dönüşü olmayan o büyük kapıdan geçtiğimiz vakit. Ve her şey bir anda olup bitti, sonsuz gece Gün hiç olmamış gibi devam etti. Zaman kendi içinde yok oldu ama varlık zamansızlıkta, o kıpırtısız noktada hep kendini seyretti, kendi aşkıyla var oldu.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Dünyanın Sonu

Kıyamet senaryolarının ayyuka çıktığı son günlerde insanların fantazi dünyası ne kadar genişmiş demek, durumun vehametini çok da artırmayan demeçlerde bulunmak pek moda oldu. Özellikle ergenlerin geçtiği dalga sınavların doğal olarak iptal edilmesi hususunda tüm bu söylentileri eğlenceli hale bile getirebiliyor. Kim takar Maya takvimini? Sınavlar olmayacak işte, daha ne olsun?Nasılsa dünyanın sonu geldi, ben evlenmesem ve çocuk yapmasam da olur, o tarih geçsin hele bir duruma bakarız diyenler de ayrı bir geyik unsuru! Öyle ya da böyle işlerini erteleyen her kim varsa o gün büyük hayalkırıklığına uğrayacak, kıyamet kopmadığı için değil tüm bu geyikler son bulacağı için..
Şaka bir yana asıl kıyametin her Allah'ın günü insan tarafından tetiklendiği ve hatta insan denen eşref-i mahlukatın beyne zarar faaliyetlerde bulunduğu, en adi zevklerinden hiç feragat edemediği, zarar vermekten büyük keyif alıp en küçük bir sorunda boğulduğu su götürmez bir gerçek. Hal böyleyken, Nasa'nın yaptığı açıklama yeni keşfettiğimiz bir durum değil çünkü dünyaya zarar veren hiçbir zaman fikirsiz dediğimiz hayvan güruhu olmadı, bizzat insan doğayı zehirledi. En vahşi, en akılalmaz işkence yöntemlerini birbiri üzerinde denedi. Daha ne kıyametinden bahsediyorsunuz? Allah'ın yıkıcı, yapıcı ve koruyucu gücü hiçbir zaman bugünkü kadar dengesiz yayılmadı dünyaya. Bu muhteşem güçler insanda tecelli bulurken o, bunları fark edemedi bile! Fark edenler ise nefsine yenildi çok kere, hep daha fazlasını isteyip daha fazlasını tüketti. Yıkıcı güç kendini aştı sonunda, egemen oldu ruhumuza. Koruyucu ve yapıcı güçlerimizi aşağıladık defalarca, enayilik dedik, haksızlığa tahammül edemezken biz hep haksızlık yaptık! Ve işte bugünlere bizi Allah değil, bizzat kendimiz getirdik. Özgür irade diye çırpınırken doğa üzerinde efendi olacağımızı zannettik ama köle olduk aşağılık hislerimize. Çok kazandık ama çok da yenildik. Yenildikçe hırslandık. Hangi kıyamet bizi yıkabilirmiş? İşte bugün bazıları korkuyorsa hala yaşayamadığı ve hala çok arzuladığı için! Neyi mi? Elbette dünyayı. Çünkü dünya hep bir arzu nesnesi oldu insan için, kullanıp kullanıp tüketeceği ama hiç azalmayan bir nesne. Gerçekten öyle mi? Dünya hep kendini yeniler mi?
21 aralık sonrası uyandığımız sabah hiçbir şey değişmediğinde insan yine aynı olacak. Ama birgün değişmeye mecbur kalacak. İstese de istemese de..Bak bir şey olmadı, ben demiştim diyecek yine, kendini haklı bulacak, sonsuza dek yaşamaya devam edeceği fikriyle yine yakıp yıkacak...ta ki nesli tükenene dek..O gün gerçek kıyameti olacak eşref-i mahlukatın!

2 Aralık 2012 Pazar

Sen Ben Olsan

Sen bir kuş olsan kanatlarına tutunsam bütün dunyayı dolaşirdik hiç korkumuz olmadan
Sen bir aslan olsan gözlerinin icine baksam pençelerin oksardi beni hiç korkutmadan
Sen bir balik olsan ellerimin arasından kaysan yine tutardim seni hiç zorlamadan
Ve sen bir avcı olsan, her yerde beni arasan, serilirdim önüne gözü kara bir kurban:)

Birlik

Suda hava alamazsın,
ateşi suya katamazsin
ama sevgilinin bedeninde bir ruh olur hepsini yasar yasatirsin

Korkusuzca

Ya beraber izleyelim denizi o sakin limanda
ya fırtınalara çıkalım kol kola,
bazen karada bazen okyanusta
gemiyi terk etmeyelim iki kaptan gibi hem bir,hem de öyle korkusuzca

11 Kasım 2012 Pazar

Sev Artık

Bir gönülde yer bulursan canlısın
Bir göze ışık olursan hayatsın
Salınma sarayında çık artık dışarı
Bir sevene yar olursan aşksın

Apansız düşünce dert içine
Kıpkırmızı bir gül açar sinende
Bekleme boşuna sev artık derdini
Nice güller açacak gönül bahçende

En Baştan

Muradın ötesinde bir kapı var
Orada bir olunmaz ayrılır yollar
Çıkmak kolay değil o kapıdan
Sevgiliyi özleyen göze alır, hiç gözünü kırpmadan
Aynı yöne bakmak olsaydı aşk
Ne seven kalırdı ne sevilen
Ayrı ayrı bir olmanın cefasını
Bilir mi hiç o kapıdan dönen?
Bir kıvılcım iken ateş
Dönüşür zamanla aşkın yuvasında
Sevileni değiştirmek istiyorsan eğer
Geri dön dünyanın o soğuk hazzına
Kimisi ayrılır bahçeden, ya kaçar ya kovulur
Kimisi güllerin içinde bin dert ile yoğrulur
Bir kaçış ya da kurtuluş olsaydı aşk
Herkes bilirdi kaderini en baştan

3 Kasım 2012 Cumartesi

Hırçın Yüzler

Sokakta yürürken insanların yüzüne dikkat etme gereği duymazdım. Fakat son günlerde yüzü gülen insan kalmayınca neredeyse dikkatimi yüzlerden alamıyorum! Örneğin dolmuşa ya da otobüse bindiğimde, asansörde, alışveriş yaparken, herhangi bir yerde yemeğimi yerken insanların ne denli asık suratlı olduğunu ve ciddi ciddi düşünen ifadelerini fark ediyorum. Dikkatle inceliyorum onları, tabi ki belli etmeden..! İki kaşın ortası kırışık biraz, ağızların çevresi de öyle, bakışlar sürekli aşağıya doğru, eller panikte. Hep böyle miydi insanımız yoksa değişen yaşam şartları mı onu böyle yaptı? Gerek psikolojik gerekse toplumsal açıdan yepyeni sorunlarla boğuşuyoruz son yıllarda, ekonomik darboğaz da cabası..Belki yolda yürümek sadece yürümek değil, tüm bu problemlerle dolu zihnin kendini rahatlatma çabası. Kazara gülen oldu mu hemen bakışlar üzerinde toplanıyor, herhangi bir sorun mu var diye! Gülmek o kadar yabancı olmuş asık suratlara. Herkes yargılamaya hazır, birbirine tahammülsüz, her an parlamaya hazır. Neden bu kadar düşmanca ve eleştirel olduk biz? Sürekli kusur aramak, kusur aradıkça yükseldiğini düşünmek, birilerinin işi rast gitmesin diye ekstra çaba harcamak son on yılın trendi oldu neredeyse. Sosyal medyanın da bu konuda tuz biber olması kaçınılmaz artık. Sokakta kavga etmeyi kendine yakıştırmayan sözümona çok medeni insanlar internette vahşi hayata dönüşü yaşıyor sanki. Birini övmek, beğenmek ise acaba ne çıkarı var sorularını akla getiriyor. Bu hale düştük sonunda. Her şey, atılan her adım, söylenen her söz biz değil de bir başkası olmuş. Kılık değiştirme gayretinin bu denli yaygınlaşması ve kimlik ispat etme şovuna dönüşmesi bilinçaltında ezik bir toplum imajı çiziyor esasında. Yukarı çıkmaya çalıştıkça daha da düşürüyor kendini insanımız. Kılık kıyafet, görüntü tam tekmil ama içleri ölmüş çoğunun. Ruhlar daracık bir kap misali bedene sıkışmış, işkence görüyor sürekli, dışarıdan mı? Hayır, bizzat kendisi tarafından işkenceye maruz kalan insanların yüz ifadeleri de bunu yansıtıyor artık. Onlar her daim asabi, kusur arayan, kendinden emin görüntünün altında çok zayıf kalmış,modern dünyanın tükenmiş biçareleri. Mekanlar çok geniş, imkanlar sınırsız, teknoloji hat safhada derken manevi dünyamız çöküşte. Kimsenin yüzü gülmüyorken, her gün bir cinayet haberi duyuyorken refah ve mutluluk bahisleri size de çok saçma gelmiyor mu?