14 Ekim 2012 Pazar

Mükemmellik Ezicidir

Nice hikayeler duyuyoruz her gün; karısı mükemmel olan erkeklerin devamlı olarak onları aldattıkları, ailesi kusursuz olan çocukların hep de kötü yola düştükleri, mal mülk paranın eksik olmadığı hayatlarda hep bir eksiklik duyulduğu vs..Madem her şey tam ve kusursuz görünüyor nedir derdi bu insanların? Kusurlu olmaya dayanamıyorlar galiba. Kafalarında bir portre var ve hayat boyu bunu çizebilmek için uğraştıklarından olsa gerek suçluluk hissiyle mi yaşıyorlar? Belki..
Bana göre dış koşullar bu beklentileri körüklüyor. İç dünyamızdaki her resim tarafımızdan çizilmiyor. Çünkü hiçbir zaman yalnız kalacak cesarete sahip değiliz. Karısını sürekli aldatan erkek onu bırakabilir ama bunu yapmıyor çünkü suç işlemek, zina yapmak onun için bir kalkan. Neye karşı peki? Toplumca beğenilen ve takdir edilen karısının aldığı tüm payelerden bir tanesi bile ona nasip olmadığı için kinlenmiş, ve bu kin onu daha da azdırıyor. Hayatını düzene sokacağı yerde gittikçe batıyor. Öç alır gibi eşinden ve tüm bu dayatmaya sebep toplumdan! Haksızlığa uğradığını düşünüyor ve karısına da haksızlık yaptığını biliyor. Peki onu aldatmaktan vaz mı geçiyor? Hayır. Yavaş yavaş öldürüyor onu, kişiliğini aşağılıyor çünkü ancak böyle dengeleneceğini düşünüyor onunla. Kendine çeki düzen vermektense mükemmeliyet sembolünü yok etmeyi tasarlıyor kafasında ve bu planını hayata geçiriyor. Tüm bu örnekler çoğaltılabilir. Suç işleyenler bu duruma tahammül edemedikleri ve bu yükün altında bir hayli ezildikleri için daha da kötüye gidiyor. Sürekli örnek göstermek ve bu örnek gibi ol demek bireyin dünyasını sarsmaya başlıyor çünkü o olduğu gibi kabul edilemeyeceğini biliyor, değişmek zorunda bırakıldıkça kendinden çıkıyor ve hiç olmadığı kılıklara bürünüyor.
Zihnimizdeki her resim bize ait değil. Yaşadığımız, gördüğümüz, duyduğumuz birçok şey kıyas neticesinde şekilleniyor içimizde. Kıyas her zaman zararlı değil elbette, buna karşın bireyin kişilik algısında bir başkasıyla kıyaslanmak suçluluğa zemin hazırlıyor ve bu yük herkes tarafından taşınamıyor. Mükemmelliğin ezici tarafı suça meyilli insanları asla ulaşamayacakları zirveye çıkmadan daha da aşağı çekiyor zannımca. Önemli olan zirve değil tabi ki, o yolda doğru ve dürüst ilerleyebilmek, zor anında sevdiklerimize değer vermek ve karşılığında bu değeri görebilmek. Her şeyin eşsiz olması bir nitelik ama aslolan kendi varlığımızın da iyi ve kötü yönleriyle eşsiz olması, bunu fark edebilsek mükemmeliği de takdir etmeyi öğreneceğiz. O vakit ezilmekten, aşağılanmaktan ölesiye korkan bireyler olmaktan çıkıp etkin olarak topluma ve kendimize faydalı olmayı da içselleştirmiş olacağız.

13 Ekim 2012 Cumartesi

Günler Bitene Dek

"İnsanın egemen olmaktan ya da hizmet görmekten vazgeçemeyeceğini biliyorum. Her insanın temiz hava gibi kölelere gereksinimi vardır. Kumanda etmek soluk almak demektir; en nasipsizler bile soluk almayı başarır. Toplumsal merdivenin en altında bulunan kimsenin bile bir eşi ya da çocuğu vardır. Bekarsa bir köpeği vardır. Kısacası asıl olan, karşıdakinin yanıt verme hakkı olmaksızın insanın kızabilmesidir. Babaya yanıt verilmez formülünü bilirsiniz değil mi?Bir anlamda bu formül tuhaftır. Sevilen kişiye değil de kime yanıt verilir bu dünyada?"
Albert CAMUS - Düşüş

Hizmet görmenin ve hizmet vermenin adil bir şekilde dağıtılmadığı dünyanın kullarıyız hepimiz. Yeri gelince efendi yeri gelince köleyiz. Somut anlamda minnet borcu duymasak bile bazı işleri halledebilmemiz ve kişisel gücümüzü kendi aynamızda görebilmek için mutlaka birilerine ihtiyaç duyarız. En basiti aile içinde otorite figürü olan ebeveyne uymak zorundayız. Ancak bu şekilde 'dahil' olabiliriz. Köleliğin ufak tohumları zamanla filizlenir. Bir iş sahibi olduğunuzda bütün enerjinizi başarılı olmaya harcarsınız ki ancak bu şekilde toplum gözüne girebilirsiniz. Aksi takdirde karalanmanız ve ani düşüşünüz kaçınılmazdır. Peki dahil olunca neler oluyor? Yavaş bir ölüm gerçekleşiyor diyebiliriz. Peşinize takılmış vahşi doğa sizi yavaş yavaş parçalayacak demek oluyor tüm aidiyet çabalarınız. Aile, iş, evlilik vb tüm kurumlar bu amaca hizmet ediyor. Bu açıdan bakıldığında ya başarının ve aitlik duygusunun pasif kölesi olacaksınız ya da efendilik pozlarında tüm kızgınlığınızı en aktif şekilde haklı çıkaracaksınız! Elbette yanıt veren kişi otorite düşmanı olduğu için hemen cezasını alacaktır tarafınızdan. Rahat bir nefes aldınız değil mi? Tam da bundan bahsediyorum işte, aile gibi kurumlar bizi boğuyor fakat bu gönüllü ölüm çok yavaş gerçekleştiği için mutlu mesut kabulleniyoruz köleliği, neden çünkü seviyoruz çünkü bağlanıyoruz ve tüm bu yapay bağlılıklar bize kimlik sağlıyor! ancak bu şekilde elde ettiğimiz güç başkalarına rahat bir nefes aldırıyor biz boğulurken. Anne ve babamız ya da işteki patronumuz ya da eşimiz her kim ise ciğerlerine bolca oksijen taşımış oluyor. Sigarayı düşünün, sevgi de öyle hatta çok önemsediğimiz başarı sonrası gelen saygının da nikotinden farkı yok. Bunlara öylesine bağımlıyız ki en ufak bir gurur sarsıntısı bizi yerle bir edebiliyor. İşte bu sebeple kölelik damarlarımızda kan gibi, ancak bu şekilde yani zehirlenerek efendi olmayı öğreniyoruz. Bir gün bakıyoruz etrafa ve herkes titriyor karşımızda, saygıdan mı? Elbette hayır, korkudan ve onun getirdiği zevk hissinden! İnsan her konuda iki yüzlü olabilir ama konu zevklere geldi mi asla..Yani zevkler ve haz duygusu diyelim genel olarak katışıksızdır ve tamamen gerçektir. Öyleyse insan ruhu sadist olduğu kadar kendine işkence edilmesinden de zevk mi alır? Hayatının belli dönemlerinde dönüşümlü olarak bu arzu kafesinde çırpınıp durur mu? İşkence gördükçe işkence etmeyi mi öğrenir? Yoksa ruhunun gelişim süreci bundan mı ibaret? Durum her ne ise, otorite figürü yeri gelince köleleşir, kölelerde vakti gelince efendi olur. Yani ben bunu seçtim diyecek kadar güçlü değilsiniz, unutmayın! Çünkü halen duygularınız var, onları öldürseniz bile başarılarınız ve çocuklarınız var, haydi onlar da gitti diyelim, hala yaşıyorsunuz, daha göreceğiniz çok günler var!

12 Ekim 2012 Cuma

T

temsili terkiplerin tabiatı,
tarihin tutuk telaşı,
tehlikenin tasarrufunda ısrarcı,
tüketilmiş tekrarların tacı

tartıyla taşınmaz değerler
toplamda tartışılır kelimeler
tarihi tahrip edenler 
bırakıp gitsin tahtını

Güneşin Altında 'yeni bir şey' Yok

İnsanların istedikleri gibi yaşamdan kastı birbirlerini taklit etmektir ve her taklit sonu gelmez tekrarlardan ibarettir. İşin ilginç yanı taklitlerin insana keyif vermesidir. Halbuki değişen bir şey yok. Güneşin altında her şey parıldamakta. Yüzyıllar boyu savaşlar bile aynı süreçlerin sonunda çıkmış. Ekonomik bunalımlar, moda trendleri, güldüklerimiz, gülmediklerimiz, teknolojinin gelişimi, tarih kitapları, dedikodularımız, özel hayata olan merakımız vs her şey birbirini tekrarlamış. Tarih gerçekten de tekerrür etmiş fakat hırslar da aynı kalmış. Sahip olma arzusu, savaşma dürtüsü, taklit yoluyla kendine kimlik kazanma anlayışı bugün bile geçerliliğini koruyor ki değişim çağımızın adı olmasına rağmen..Artık farklı olan fark ediliyor ve yaşama şansına sahip. Farklılık bile aynılıktan geçiyor. Trajik olan da bu sanırım. Sadece bir modeli geliştirmek değişim olarak nitelendiriliyor ve aynı sıkıcı süreç devam ediyor. Özgür yaşıyorum diyenler bile fikirlerini kopyeliyor, bu şekilde para kazanmak için bin takla atıyor. Zekiyim diyenler bile başkalarının üstüne basarak zirveye çıkıyor. İstediğimiz gibi, kendi kontrolümüzde dediğimiz yaşam bu mu gerçekten? Keyif aldığımız, her gün aynı esprilere gülmekten yorulmadığımız, her gün aynı yapmacık ciddi suratla işe gittiğimiz ve bardak bardak çay kahve içmekten midemizin bulanmadığı, her dakika ve her saniye internet takipçisi aradığımız o çok zevkli yaşam bu mu? hmm, gerçekten çok orjinal..

Nereden Bakıyorsunuz?

"En büyük hayalkırıklığıdır ölüm, oysa ölümsüzlük keşfedilmiş olsa ölüm en büyük umut olacaktı."
PsikeArt Dergisi/Hayalkırıklığı

Ölümün sarsıcı etkisi malumunuz. 'Dünyada her şey yalan ölüm haricinde' deniyor. Bana göre ölüm bile yalan olabilir. Sonsuz yaşamın bize sunacağı nimetler olmalı başka dünyalarda. Fantazi olsun diye kurmuyorum bu cümleleri. Varlığın sınırsız olduğu boyutlar olduğuna inanıyorum. Bu düşünce ilk başta bana keyif verse de nimetlerinin yanında sonsuz bir sıkıntı girdabına tutulacağımı da düşünüyorum. Nasıl mı? Hiç ölmeyeceğimi bildiğim için zorunluluk olmayacak hayatımda, ne de bunun getireceği dakiklik ve özen..Bugünün işini yarına ertelemek bana tuhaf görünmeyecek ve her fırsat önümde olduğu için zaman sınırlaması da olmayacak! Arzularım hep zamana bağlı ölüm varken. Ölüm yoksa belki arzularım da bitecek. Bana zevk veren şeyler bir işkence haline bile gelebilir. Sonsuz varlığın bitimsizliği beni bitirecek zamanla, tutkuyla beklemenin tadını unutacağım. Yediğim içtiğim o kadar lezzetli olmayacak çünkü aynı tadı sonsuza dek alacağım türlü nimetlerden. Acaba Cennet dedikleri yer de böyle mi? Ölümün yalan olma ihtimali varsa Cennet de bir kandırmaca olabilir. Tüm bu vaatlerin olmadığı kötücül dünyamız kendi başına mükemmeliyet sembolü olabilir. Çünkü iyilik ve güzellik tüm bu karabasanın içinde ışıldıyor! Hem de öylesine parıltılı ki her yerin aydınlık olduğu Cennet'te bu kadar güzel görünmeyebilir. Açken yediğim bir salkım üzüm tokken kıymetsiz olabilir. Velhasıl ölümsüzlük bütün tadımızı kaçırırdı bence. Yaşadığımız tüm günlerin ve zevklerin sayılı ve sonlu olması onları özel kılıyor. Başka dünyalarda bu bedende duyduğumuz hisler olacak mı bir düşünün bakalım! Ben kafesimi seviyorum, hem de çok..Sadece onun aracılığıyla sınırlılığın yoğun ve keskin etkisini hissediyorum. Aksi takdirde dağılan enerjim ruhumu da tüketecekti ve ölüm sanıldığı kadar kötü bir şey değildir. Bu dünyanın mecburiyeti bile olsa öte dünyalara açılan umut dolu bir kapıdır. O kapıdan geçmeden önce işleyeceğiniz en büyük günah yaşamamak olacaktır!

8 Ekim 2012 Pazartesi

Kulaklarınızı Açın

Dinleyici sağırsa müzik hiçbir şeydir. Evrenin müziği herkes tarafından duyulmaz. Öyle çok nota öyle çok birleşim ihtimali vardır ki bu müzik ve niteliği duyan kulağa göre ya hoş ya da nahoş olarak yorumlanabilir. Yaşadığımız olaylara tepkilerimiz de öyle. Ritmi kaçırmışsak bir sonraki notanın sırası da değişir ve tam bir kaos hali..Kiminin kulakları tamamen kapalıdır; orkestra çalar müzik devam eder ama onlar hep aynı yerdedir..seslerin olmadığı bir mekanda...Yaşadığımız her an biraz yavaşlarsak ve adımlarımız daha estetik hale gelirse bu müziği herkesin duyabileceğini düşünüyorum. Sadece estetik bir bakış açısı gerekli bize ve her şeyin kırılgan olduğunu fark etme hali. Bu kırılganlığı bir kusur değil de bir yavaşlama ihtimali olarak ele alırsak farklı notalar erişecek kulaklarımıza, belki de daha önce hiç duymadıklarımız. Sonra sinir ağlarında yeni yollar açılacak ve biz bunları tekrarladıkça ritm de değişecek adımlarımıza göre. Uyumu yakalamak öyle kolay bir şey değil, tüm notaları anlamlandırma sürecinde kulaklarımıza da iyi bir eğitim şart. Evrenin devasa orkestrası birkaç çalgı aletinden oluşmuyor ki..Bu kadar basit görmeyelim müziği..

İnsan Tükenmez

musalla taşına mahkum,
ve işte oldu merhum
bilemedi hiç mefhum,
ömür geçti gitti  
eriyen bir mum..
çok uzun sandı geceyi
hep özledi güneşi
için için yanarken
sonsuz bildi sevmeyi
ne kaldı elinde geri
bir tutam saç bir tırnak
karıştı toprağa
saldı kökleri
yani insan hiç tükenmedi



7 Ekim 2012 Pazar

KaRNe

Bir karne verseler bana
Tüm zamanların sonunda
Ne çok kırık olurdu, üzülürdüm
Bütünlemeye kalınca

Daha çok çalışırdım gerçeğe
Kırıklar azalırdı ben kendimi sevdikçe
Sonra karnemi görenler
Ne çok kıskanırdı, sevinirdim
Hayallerimi kurtarınca

Gözetlenmek

"Özgürlük en pahalı mülktür" diyordu bir düşünür. Hayat boyu özlemini çektiğimiz ve hayat boyu sahip olamadığımız çok pahalı bir değer. Neredeyse tüm diğer sosyal değerler doğduğumuz yere ve şartlara göre şekillenirken özgürlük tüm bu dış koşullardan bağımsız bir amaçmış gibi geliyor bana. Evet, tek başına bir amaç. Bundan on sene önce özgürlük için bir araç diyebilirdim fakat öyle sakatlanmış bir değer ki bu elinize geçtiği anda yitirebiliyorsunuz. O yüzden her şeyden daha değerli benim için..bir pırlanta vazo gibi..
"Hepimiz özgür doğuyoruz, sonradan zincire vuruluyoruz" diyor Toplum Sözleşmesi adlı eserin ilk sayfasında.
Bir bakıma doğru, çünkü önce ailemiz sonra toplum elinde zincir kurban bekliyor. Bir bakıma yanlış, çünkü anne rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren gözetlenmeye(!) başlıyoruz. Daha bedenimiz şekil bulmamışken annemiz ultrasondan bizi görüyor, varlığımızdan haberdar oluyor. Kalp atışlarımız dinleniyor vs. Daha hayat nefesini almadan evvel baskı altındayız; sağlığımız üzerine testler yapılıyor. Özel hayat anne rahmindeyken bile göz hapsinde! Durum böyleyken bizi saran ağ doğumla birlikte gitgide genişliyor. Bir topluma doğduğumuz için bize verilen bir din ve millet algısı oluşuyor. Sonra ailemiz bizi kendi ahlak yargılarına göre şartlandırıyor derken kimliğimiz de bize ait değil gibi görünüyor. İsmimiz bile onların kararına kalmış. böyle bir dünyada kim özgürüm diyebilir ki? Bunu diyen varsa bedelini çok ağır biçimde ödemiştir eminim. Doğuştan aldığımız değerleri sallamak öyle kolay değil birey için. Bunu yapabilenlere gıptayla bakıyorum. Kurumsallaşan her değerin kendinden bir şey kaybettiğine inanıyorum. Özgür kalmak isteyen insanın bu kurumsal zapturapta karşı geldiğini ve gerçekten yaşayabildiğini düşünüyorum. Ötekiler sadece bir kukla. Ben de dahil..
Gözetlendiği halde kendi olmayı ve kendi kalmayı başarabilen nadide bireyler toplumu ileri taşıyacaktır. Gözetlendiği için sürüde kalmayı yeğleyen diğer korkaklar hiçbir zaman özgürlük yolunu bilemez. Bu yüzden kendini tanıma fırsatını da tepmiş olur. Taştan duvardan, paradan,altından mutluluğun gelip geçici havası çoğu açgözlü güruhu mest ediyor; onlar hala altın kafesin büyüsüne kapılmış, tüm varlığı ve kıymeti ondan ibaret sanıyor. Asıl tutsaklık bunların içinde acı çekmek,fakirleşmek değil midir? Zaten acı çekeceksek neden kendimiz olarak katlanmıyoruz bunlara? Hiç değilse bireyselliğin ötesinde bir katkımız olurdu dünyaya..