"Özgürlük en pahalı mülktür" diyordu bir düşünür. Hayat boyu özlemini çektiğimiz ve hayat boyu sahip olamadığımız çok pahalı bir değer. Neredeyse tüm diğer sosyal değerler doğduğumuz yere ve şartlara göre şekillenirken özgürlük tüm bu dış koşullardan bağımsız bir amaçmış gibi geliyor bana. Evet, tek başına bir amaç. Bundan on sene önce özgürlük için bir araç diyebilirdim fakat öyle sakatlanmış bir değer ki bu elinize geçtiği anda yitirebiliyorsunuz. O yüzden her şeyden daha değerli benim için..bir pırlanta vazo gibi..
"Hepimiz özgür doğuyoruz, sonradan zincire vuruluyoruz" diyor Toplum Sözleşmesi adlı eserin ilk sayfasında.
Bir bakıma doğru, çünkü önce ailemiz sonra toplum elinde zincir kurban bekliyor. Bir bakıma yanlış, çünkü anne rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren gözetlenmeye(!) başlıyoruz. Daha bedenimiz şekil bulmamışken annemiz ultrasondan bizi görüyor, varlığımızdan haberdar oluyor. Kalp atışlarımız dinleniyor vs. Daha hayat nefesini almadan evvel baskı altındayız; sağlığımız üzerine testler yapılıyor. Özel hayat anne rahmindeyken bile göz hapsinde! Durum böyleyken bizi saran ağ doğumla birlikte gitgide genişliyor. Bir topluma doğduğumuz için bize verilen bir din ve millet algısı oluşuyor. Sonra ailemiz bizi kendi ahlak yargılarına göre şartlandırıyor derken kimliğimiz de bize ait değil gibi görünüyor. İsmimiz bile onların kararına kalmış. böyle bir dünyada kim özgürüm diyebilir ki? Bunu diyen varsa bedelini çok ağır biçimde ödemiştir eminim. Doğuştan aldığımız değerleri sallamak öyle kolay değil birey için. Bunu yapabilenlere gıptayla bakıyorum. Kurumsallaşan her değerin kendinden bir şey kaybettiğine inanıyorum. Özgür kalmak isteyen insanın bu kurumsal zapturapta karşı geldiğini ve gerçekten yaşayabildiğini düşünüyorum. Ötekiler sadece bir kukla. Ben de dahil..
Gözetlendiği halde kendi olmayı ve kendi kalmayı başarabilen nadide bireyler toplumu ileri taşıyacaktır. Gözetlendiği için sürüde kalmayı yeğleyen diğer korkaklar hiçbir zaman özgürlük yolunu bilemez. Bu yüzden kendini tanıma fırsatını da tepmiş olur. Taştan duvardan, paradan,altından mutluluğun gelip geçici havası çoğu açgözlü güruhu mest ediyor; onlar hala altın kafesin büyüsüne kapılmış, tüm varlığı ve kıymeti ondan ibaret sanıyor. Asıl tutsaklık bunların içinde acı çekmek,fakirleşmek değil midir? Zaten acı çekeceksek neden kendimiz olarak katlanmıyoruz bunlara? Hiç değilse bireyselliğin ötesinde bir katkımız olurdu dünyaya..
7 Ekim 2012 Pazar
6 Ekim 2012 Cumartesi
Çoktan Ölmüşüz
neden doğarken ağlarız? ...galiba güle güle ölüyoruz
neden ömür boyu gülmek isteriz?.....galiba ağlayarak yaşıyoruz
demek ki hep ağlıyoruz ve ağlayacağız öyle mi?
hayır, bir gülüp bir ağlayacağız
ama gülmekten ölüyorsak ve ağlarcasına gülüyorsak
neden yaşıyor gibi yapıyoruz?
çünkü yaşıyoruz da ondan!
ben ne ağlamak ne de gülmek istiyorum
o zaman çoktan ölmüşsün kardeş!
neden ömür boyu gülmek isteriz?.....galiba ağlayarak yaşıyoruz
demek ki hep ağlıyoruz ve ağlayacağız öyle mi?
hayır, bir gülüp bir ağlayacağız
ama gülmekten ölüyorsak ve ağlarcasına gülüyorsak
neden yaşıyor gibi yapıyoruz?
çünkü yaşıyoruz da ondan!
ben ne ağlamak ne de gülmek istiyorum
o zaman çoktan ölmüşsün kardeş!
Uyandır Beni
Hayal komasına girdim çıkamıyorum
Serumum gerçekler olsun, uyanmak istiyorum
Gel tut ellerimi bırakayım hayalleri
Ben sadece seni bekliyorum
Uzaklara gitmesen bu kadar yakın olmazdın
Hayallerde boğulmasam gerçeği hasretle aramazdım
İyi ki yoktun sevgilim, hayallere yenildim
İyi ki varsın sevdiğim, gerçeğinle dirildim
Serumum gerçekler olsun, uyanmak istiyorum
Gel tut ellerimi bırakayım hayalleri
Ben sadece seni bekliyorum
Uzaklara gitmesen bu kadar yakın olmazdın
Hayallerde boğulmasam gerçeği hasretle aramazdım
İyi ki yoktun sevgilim, hayallere yenildim
İyi ki varsın sevdiğim, gerçeğinle dirildim
Yorulmayın Boşuna
Zaman sen nelere kadirsin azizim! En sevmediğim şeyleri sever hale geldim; önyargılarımı oluştuğu andan itibaren tanıyorum ve diyorum ki yine beni hatalı çıkaracaksınız..Tam da öyle oluyor, zaman hiç beklemediğim anda uzak olanı yakınlaştırırken yakın olanı da uzaklaştırıyor. Hiç olmaz dediğim şeyler oluyor ya da tam tersi. Sağlığım kötüye gittiği için mentollü gıdalar almak zorunda kaldım, yeşil çay içmek ve sağlıklı besinler tüketmek zorunda hissettim kendimi. Hiç sevmediğim mecburiyetler zamanla vazeçilmezlerim oldu! Sevdim onları..Zevk veren ne varsa zarar da veriyor. Peki hiç zevk almayacak mıyız bu güzel hayattan? Hep ne kadar kilo aldık, ne kadar harcadık, neye sevindik vs vs bunu mu düşüneceğiz? Çok yorucu bu..Kaldı ki zaman her şeyi yoluna koymuş. Bugün üzüldüğümüz yarın sevinç kaynağı olabiliyor. Su akıyor, yolunu buluyor. Nedir bu endişe, bu tasa, bu hesapçılık? Çok para kazandınız sevindiniz yarın iki misli kaybettiniz üzüldünüz, iki misli çalışmak lazım dediniz, ee sonra? Hep böyle mi döner bu çark?Hep bir şeyleri geri kazanmak ya da daha çok kazanmak için? Çok yorucu çok, çıkın toprakta yürüyün, denizde yüzün, çok daha karlısınız..
Ölmeden Ölmeyin...Şimdilik
"İnsan, yaptığı bir hareket söylediği bir söz yüzünden kendisine kızabilir fakat yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur." Milan Kundera- Kimlik
Koca bir günün duygularımı bastırmakla geçtiğini anımsıyorum. Öyle bir yumruk düğümlenmişti ki boğazımda kasılıp kalmıştım bu durumu gizlemek ve geçiştirebilmek için! Kolay olmadı hiç, dakikalarca dayandım..En sonunda bulunduğum mekanı değiştirerek bırakıverdim kendimi. En akıllı halimle ne yapılacağını ve ne tepki verileceğini biliyorum çoğu zaman - ki bunu öğrenmek bile çok zamanımı aldı. Bazen kullandığım kelimeler aleyhimde kullanıldı bazen de kullanmadıklarım içime dert olup oturdu. Yani hem söylediklerim hem de söyleyemediklerim hayatım üzerinde bir etki sahibi oldu. Tüm bu olaylar yaşanırken kendime kızdığım zamanlar oldu. Toplumda olmak ölçülü davranmaktı, bazen kendini gizlemek bazen mecburen açık davranmaktı. Fakat tek farkettiğim şey tüm koşullara rağmen hep bir güçsüzlük hissetmekti. Bu güçsüzlük somut bir hissiyat değildi benim için, herhangi bir sebebi bile yoktu bazen. Aşırı tutkularım, hırs içinde yanıp tutuşmak ya da gururumun zarar görmesi gibi durumlarda kendime hakim olamadığımı ve içimden dalga dalga yükselen sıcaklığın tüm bedenimi ve hücrelerimi alt üst ettiğini, sağlıklı düşünme organı olan beynimi yediğini ve zamanla kontrolsüz duyguların karşısında gittikçe eridiğimi anladım. Bu öyle bir kuvvetti ki yavaş yavaş öldüğümü biliyorum. Yeniden bir benlik oluştuğunu, bakış açımın zamanla değiştiğini ve en kontrolsüz durumda bile kendime hakim olmayı öğrendim. Daha en baştan duyularıma set çektim. İyi mi oldu? Hayır.
Bu seferde kalbime giden yolu yitirdim. Hiç sesini duymaz oldum o muhteşem makinenin. Ya güçlü olacaktım ya güçsüz. Tercihimi yapmalıydım. İşte tam da bu tercih beni bölünmüş bir zihin haline getirdi. Tam doğru yoldayım derken yanlış bir yola saptığımı gördüm. Geri döndüğümde çok geçti. Ta ki bahsini yaptığım yeni benlik beni yeniden şekillendirene dek..Bu benlik aceleci değildi, bu benlik hemen karar vermedi, bu benlik kendini hep sorguladı, başkalarına kulak verdi ama kendi bildiğini yaptı. İşte o vakit duyguların önüne geçilmez paraşüt etkisi beni yukarı çekti, artık onların altında ezilmek zorunda değilim. Hem duygularımla uçuyorum hem de yeryüzünü gözlüyorum. Sadece biraz cesur olmak lazım. Rüzgara kapılmadan kendini bırakmadan paraşütü kullanabilmek. Duyguları bizi ezen parçalayan bir balta değil de aklın sesine yoldaş onu makine olmaktan çıkaracak canlı kanlı bir hayata dönüştürebilmek. Asıl mesele bu işte. Makine olmaktan çıkıp canlı olabilmek!
Koca bir günün duygularımı bastırmakla geçtiğini anımsıyorum. Öyle bir yumruk düğümlenmişti ki boğazımda kasılıp kalmıştım bu durumu gizlemek ve geçiştirebilmek için! Kolay olmadı hiç, dakikalarca dayandım..En sonunda bulunduğum mekanı değiştirerek bırakıverdim kendimi. En akıllı halimle ne yapılacağını ve ne tepki verileceğini biliyorum çoğu zaman - ki bunu öğrenmek bile çok zamanımı aldı. Bazen kullandığım kelimeler aleyhimde kullanıldı bazen de kullanmadıklarım içime dert olup oturdu. Yani hem söylediklerim hem de söyleyemediklerim hayatım üzerinde bir etki sahibi oldu. Tüm bu olaylar yaşanırken kendime kızdığım zamanlar oldu. Toplumda olmak ölçülü davranmaktı, bazen kendini gizlemek bazen mecburen açık davranmaktı. Fakat tek farkettiğim şey tüm koşullara rağmen hep bir güçsüzlük hissetmekti. Bu güçsüzlük somut bir hissiyat değildi benim için, herhangi bir sebebi bile yoktu bazen. Aşırı tutkularım, hırs içinde yanıp tutuşmak ya da gururumun zarar görmesi gibi durumlarda kendime hakim olamadığımı ve içimden dalga dalga yükselen sıcaklığın tüm bedenimi ve hücrelerimi alt üst ettiğini, sağlıklı düşünme organı olan beynimi yediğini ve zamanla kontrolsüz duyguların karşısında gittikçe eridiğimi anladım. Bu öyle bir kuvvetti ki yavaş yavaş öldüğümü biliyorum. Yeniden bir benlik oluştuğunu, bakış açımın zamanla değiştiğini ve en kontrolsüz durumda bile kendime hakim olmayı öğrendim. Daha en baştan duyularıma set çektim. İyi mi oldu? Hayır.
Bu seferde kalbime giden yolu yitirdim. Hiç sesini duymaz oldum o muhteşem makinenin. Ya güçlü olacaktım ya güçsüz. Tercihimi yapmalıydım. İşte tam da bu tercih beni bölünmüş bir zihin haline getirdi. Tam doğru yoldayım derken yanlış bir yola saptığımı gördüm. Geri döndüğümde çok geçti. Ta ki bahsini yaptığım yeni benlik beni yeniden şekillendirene dek..Bu benlik aceleci değildi, bu benlik hemen karar vermedi, bu benlik kendini hep sorguladı, başkalarına kulak verdi ama kendi bildiğini yaptı. İşte o vakit duyguların önüne geçilmez paraşüt etkisi beni yukarı çekti, artık onların altında ezilmek zorunda değilim. Hem duygularımla uçuyorum hem de yeryüzünü gözlüyorum. Sadece biraz cesur olmak lazım. Rüzgara kapılmadan kendini bırakmadan paraşütü kullanabilmek. Duyguları bizi ezen parçalayan bir balta değil de aklın sesine yoldaş onu makine olmaktan çıkaracak canlı kanlı bir hayata dönüştürebilmek. Asıl mesele bu işte. Makine olmaktan çıkıp canlı olabilmek!
Eskiden
Eskiden diye başlayan cümleleri hiç sevmediğim halde böyle bir başlangıç yapıyorum. Eskiden birbirimize destek olmuyorsak köstek de olmazdık. Şimdi bakıyorum ilişkilere, kim kimi nasıl engellesem nasıl düşmanlık yapsam diye kafasında kurguluyor. Dönem ve şartlar gerçekten çok değişti. Bir kişiyi iyi durumda görmenin bütün toplumum yukarı çekeceği fikri artık demode. Öyle ki günlük çıkarlar bireysel önemi vurgular nitelikte. Halbuki bütün bireyleri sağlıklı toplumlar bir yere gelir, ya da var olduğu konumu koruyabilir. Aksi takdirde ben iyiyken bir yabancının - ki bu akrabam,komşum ya da arkadaşım olabilir- kötü olması bir gün beni de etkileyecek. Her şey birbirine bu kadar bağlıyken nasıl bu kadar ayrı düşebilir? Örneğin bir işyerinde müdürün çalışanlara destek olması oradaki iş gücünü ve iş verimini olumlu yönde etkileyecek bir durumdur. Tam tersi durumlarda ve benzeri tüm kurumlarda çalışanlar birbirini korumuyorsa ve her fırsatta kumpas hazırlıyorsa bu işin sonu nereye gider? Elbette toplu bir çöküşe..Peki bunu neden farketmek istemiyoruz? Kazancın ve kaybın ortak olduğunu, er ya da geç bizi de etkisi altına alacağını neden anlamak istemiyoruz?
Bu kadar kör artık gözlerimiz. Değil uzağı yanı başımızdakini görmeye aciziz.
Bu kadar kör artık gözlerimiz. Değil uzağı yanı başımızdakini görmeye aciziz.
4 Ekim 2012 Perşembe
Gerçek Gündem
Dünyanın her geçen gün umutsuz bir duruma sürüklendiğini görmek aynı şartların oluştuğu 1930 yılı ve sonrasını düşünmeye zorluyor insanı. Büyük Depresyonun yaşandığı bu yıllar sonun başlangıcı olmuş. Özellikle sonrasında yaşanan Dünya Savaşı, Hitler gibi liderlerin durumu daha da vahim hale getirmesi gerek psikolojik gerek sosyolojik açıdan toplumu galeyana getirmiş, büyük değişimler de bu yılları takip etmişti.
Acaba sürekli bir savaş tehdidiyle yaşadığımız şu günlerde sadece biz mi tehlike ve belirsizliklerle boğuşuyoruz? Görünen ve aşikar olan şu ki tüm dünya çok daha zor günleri yaşayacak olmanın ağırlığını şimdiden kendi ülkesinde hissediyor. Birçok Avrupa ülkesi iflasın eşiğinde. Biz kendimizi Orta Doğunun lideri hikayeleriyle bir süre kandırdık. Sanki dünyada meydana gelen gelişmelerin hep uzağında kalacakmışız gibi! Yeni bir döneme girerken hiçbir devlet sıkıntıdan bağımsız olamayacak ve pek tabi yeni gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacağız. Başka yerdeki sorun zincirleme bir etkiyle tüm rahatımızı alt üst edecek. Dengesiz globalleşmenin sonuçlarını yaşayacağız bir bakıma..Eşit gibi görünen eşitsizlik durumlarının daha da derinleştiğini ve bunun sonuçlarının dünyayı iflasa sürükleyeceği günlerin yakın olduğunu düşünüyorum. Artık rol yapmanın ve pembe hayallerle toplumu aldatmanın sonuna gelindiğini görüyoruz. Kendi iç sorunlarımız içinde boğuşurken dıştaki gelişmelerin de kaçınılmaz olarak içine çekiliyoruz. Hiçbir politikacı ya da aydın dediğimiz kesim bu vakitten sonra gereksiz konuşmasın. Çünkü artık sözler değil durumlar konuşulacak. Kaynakların her geçen gün azaldığı, gelirin düştüğü, doğal gıdaların tükendiği, havanın suyun zehirlendiği günlere kapı açıyoruz ister istemez. Allah sonumuzu hayır etsin..
Acaba sürekli bir savaş tehdidiyle yaşadığımız şu günlerde sadece biz mi tehlike ve belirsizliklerle boğuşuyoruz? Görünen ve aşikar olan şu ki tüm dünya çok daha zor günleri yaşayacak olmanın ağırlığını şimdiden kendi ülkesinde hissediyor. Birçok Avrupa ülkesi iflasın eşiğinde. Biz kendimizi Orta Doğunun lideri hikayeleriyle bir süre kandırdık. Sanki dünyada meydana gelen gelişmelerin hep uzağında kalacakmışız gibi! Yeni bir döneme girerken hiçbir devlet sıkıntıdan bağımsız olamayacak ve pek tabi yeni gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacağız. Başka yerdeki sorun zincirleme bir etkiyle tüm rahatımızı alt üst edecek. Dengesiz globalleşmenin sonuçlarını yaşayacağız bir bakıma..Eşit gibi görünen eşitsizlik durumlarının daha da derinleştiğini ve bunun sonuçlarının dünyayı iflasa sürükleyeceği günlerin yakın olduğunu düşünüyorum. Artık rol yapmanın ve pembe hayallerle toplumu aldatmanın sonuna gelindiğini görüyoruz. Kendi iç sorunlarımız içinde boğuşurken dıştaki gelişmelerin de kaçınılmaz olarak içine çekiliyoruz. Hiçbir politikacı ya da aydın dediğimiz kesim bu vakitten sonra gereksiz konuşmasın. Çünkü artık sözler değil durumlar konuşulacak. Kaynakların her geçen gün azaldığı, gelirin düştüğü, doğal gıdaların tükendiği, havanın suyun zehirlendiği günlere kapı açıyoruz ister istemez. Allah sonumuzu hayır etsin..
1 Ekim 2012 Pazartesi
Günışığından Çal
geceden kaçma geceye sığın
bütün çareler orada
ne varsa gün ışığında kaçırdığın
geceye direnme gecede kal
uzat elini karanlığa
sonsuz bir zamana dal
ne işittiyse kulakların ne gördüyse gözlerin
dinleme boşver
gün ışığından çal
bütün çareler orada
ne varsa gün ışığında kaçırdığın
geceye direnme gecede kal
uzat elini karanlığa
sonsuz bir zamana dal
ne işittiyse kulakların ne gördüyse gözlerin
dinleme boşver
gün ışığından çal
Karşıt
Sadece şeytan değil melek de detayda gizli
İnsanın gözleri kalbinde ama görmez her rengi
Evetin kerameti hayırda desem de
Bütün hayırlar bir evette gizli
Sadece bugün değil yarın da bir hazine kıymetli
AsKin gözü kor ama arar durur yarini
Günlerin kerameti bir yıla bölünse de
Bütün yıllar bir kısa günde gizli
İnsanın gözleri kalbinde ama görmez her rengi
Evetin kerameti hayırda desem de
Bütün hayırlar bir evette gizli
Sadece bugün değil yarın da bir hazine kıymetli
AsKin gözü kor ama arar durur yarini
Günlerin kerameti bir yıla bölünse de
Bütün yıllar bir kısa günde gizli
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)