26 Eylül 2012 Çarşamba

Ölçüler

KAOS KUTSALDIR...kaos olmasaydı ölçüleri kullanamazdık çünkü esin, böyle bir ortamda kendini fark edebilir..; bu neden böyle diye sorgulanmaz çünkü mutlaka bir amaca hizmet eder ya da tek başına amacın kendisidir..Sorgulamayı bırakmaktan baska care yok. Her şeyin bir ölçüsü olduğu gibi kaosun da dengesi var. Bu yüzden karışıklık basittir. Gözleyen ve gözlenen aynıdır. Bizim farklı bildiğimiz kaosta erir ve bütünde kaybolur. Nihayetinde ölçüler varlık için vardır. Aksi takdirde düzen kurulmazdı.

Yapay

Katki maddeli ruhlarımız, civa gibi sözlerimiz var. Ne icimiz sade ne dışımız anlamlı! Sözlerimiz yerine oturmuyor. Bakışlarımız gezgin. İnsanın nihai amacı gercegi aramak iken günden güne yapay güzelliğin büyüsüne kapılmış kendi gercegine yabancılaşmis durumda çaresizce çırpınıyor. Bu durumu daha da vahim kılan sığ suda caba göstermek. Vehimlere kapılmış giderken kimse ben neredeyim demiyor. Açıkcası bunu önemsemiyor da..
Eskiden mekana degerini veren kişilik şimdi mekandan bağımsız bulunduğu yeri ve konumu alt üst etmiş durumda. Zemin kaygan, araçlar amaç halini almış. Ne yön belli ne giden. En doğal tabiat olayları bile insan eliyle kirletilmiş. Yağan yağmur, soluduğumuz hava, yürüdüğümüz yol...Hepsi bu yapay ve sanal dünyanın bir parçası.

25 Eylül 2012 Salı

Canlı Kalabilmek İçin

Yine nefesim daralıyor. An geliyor derimden alev çıkıyor sanki. Susuzluğumu giderdikçe daha da susuyorum. Kuruyan damarlarım suya muhtaç. Gözlerimi açacak mecalim yok. Kulaklarım da iyi duymuyor. Ama üzerimdeki gerginlik sürekli ayakta tutuyor beni. Yüzüme bakıyorum; bakışlarım donuk fakat keskin. Gözlerimi kapalı tutmak isteyişimin nedeni sadece düşünmek. Düşünürken özgür olabilmek. Yanı başımda koluma dokunan serin bir rüzgar; rüzgarla uzak diyarlara giden ben ve hoş kokular duyumsamak sadece bana ait bir düş. Bu düş hiç bitmeyecek. Yavaş yavaş nefesimin açıldığını hissediyorum. Uzaklaşıyorum kendimden ve gerilimden

Ne Kadar Ekmek O Kadar Köfte

Şu an koca bir lokantada oturuyorum. Önüme yemek gelecek ama ne istersin diye sormadılar bile. Tuhaf bir durum. Bu lokantada garsonlar olmalı diye düşünürken yanıma biri yaklaşıyor. ‘Ne istersin?’ diye soruyor. Tamam diyorum; istediğim yemek gelecek şimdi. Özenle anlatıyorum isteklerimi. Bir süre bekledikten sonra tabakların neredeyse boş olarak geldiğini görüyorum. Masadan aç kalkarken elimdeki yüklü hesaba bakıyorum. Hiç ses çıkarmadan gidip ödüyorum. Bu bir rüya değil. Bizzat içinde bulunduğum durum. Ne açım ne de tok. Ama kızıyorum kendime. Bana sunulan her şeyi olduğu gibi kabul ediyorum. Doğrusu bu diyorlar hep; tamahkar olma. Evet, haklılar. Fazla hırslı olmak ve ulaşılamayacak hedefler koymak bana göre değil. Fakat her günümü sonsuz bir boşlukta çırpınarak geçirmek de bir o kadar üzücü. Şikayet edecek hiçbir şey yok. Yaşarken acı çekmeden, sıkıntı hissetmeden, belalardan uzak durarak çırpındığımı bilmek bana zor geliyor. Bu ne demek peki? Suya sabuna dokunmuyorum ve uzun bir süre dokunmayı düşünmüyorum demek! Bu istek bana ait değildi ilk başta, zamanla bu hale getirildim. Kendi kararları olan, tek başına ayakta duran biriyim. Buna rağmen yaşadığım hayatı olduğu gibi kabullenmek lokantadan yüklü hesapla çıkmak gibi bir şey bence, hem de hiçbir şey yemeden! Nasibimin peşinde koşacak cesaret olmadan nasıl göze alırım ‘ben’ olmayı? Suya sabuna dokunmayıp korunmak için ve bir köşede hayatı izlemek için mi onca çaba sarf ettim ben? Madem bedel ödeyeceğim iyi kötü davranışlarımın bedelini ödeyeyim. Boş oturup, o harika boş zamanlarda gençliğimi seyrederek değil. Bilinmeyen ortamlar tehlikedir. Bu, doğru. Peki ben nereye kadar bilinmeyeni izleyeceğim? Sürekli merak ederek, belki böylesi daha iyi olur ihtimaliyle günleri saymak ve neredeyse yılın 300 günü boşlukta sallanmak beni çok yıpratacak. Nefes alışımın bedeli bu sıradan hayata katlanmak. Gidişimin ve belki de tehlikenin kucağına atlamanın bedeli de kendi benliğim olacak. Ya batacağım ya da çıkacağım. Böyle kesin çizgiler olmasa da bu şekilde algılanıyor dışarıdan.
Günleri pervasızca sayarak değil bizzat yaşayarak, o günün içinde kendimi anlatarak geçirmek isterim. Belki yine çalışmamın karşılığını alamayacağım; yada huzursuz olacağım, zamanlar beni hapsedecek yine. Olsun; ben sorumluyum derim. Kötüyü de ben yaşadım; iyiyi de ben yaşamalıyım. Anlattıklarımı kimse dinlemese de ben konuşacağım. Sessizce köşeme çekilip hesabı ödeyerek değil lokantayı inceleyerek başlarım işe. Bir bakıma alternatif yerler ve zamanlar bulurum kendime. Sadece o lokantada değil başka yerde karnımı doyururum. Yaşadığım dar mekanlarda sorgulama hakkım bile yok. Geniş zamanlar lazım bana…Riskleri göze alıp hayata dalsam neleri kaybedeceğimin hesabını yapacak olsam elbette cesaretim kırılır. Hep kazanacak değilim, bunu çok iyi biliyorum. Birilerinin kafama kazır gibi hatırlatmasına da gerek yok. Fakat bir yerden ulaşacağım isteklerime. İçimde bir his hareket zamanının çok yakın olduğunu söylüyor. Zaman gösterecek.

Özlemek Ömür Boyu

Birikmiş özlemlerim yerli yerinde duruyor. Atsam atamam, satsam satamam. Var olduğum müddetçe özlemeye devam edeceğim. Çoğu zaman özlediğim hiçbir şey yok desem de bırakıp gittiğim bazı anlar olmuştur. Ya kaçmışımdır yada hiç yaşamamışımdır. İşte bu durumda bilinmeyene karşı bir özlem duyduğum olur. Zaten hayaller ve ideal görüntüler zihnimizi kurcaladıkça özlemler de ister istemez birikiyor içimizde. Mesela ben çok isterdim şimdi cebimde param olsun; istediğim gibi istediğim şekilde yaşam süreyim. Aslında param yok değil sadece “ortamsız yaşamımda” boşa kulaç atıyorum; bir adım öteye geçtiğim söylenemez. Para var ama hükmü yok ne yazık ki. O yüzden tanımlayamadığım özlemler mevcuttur ve günü gelirse; kendim olma cesaretini gösterebilirsem; param olmasa da özlemlerimi dindireceğimi düşünüyorum. Belki yanılıyorum. Yani aslında özlemek ömür boyu devam edecek. Çünkü bilinmeyenler hep kendini yenileyecek. Öğrendiğimiz anda yeni bir araştırma ve doğal olarak yeni bir özlem belirecek benliğimizde. Kim bilir?
Şu an için yapmam gereken adım adım yaklaşmak. Ulaşamasam da, sadece bilmek

Aykırı Mısınız?

ÇAĞRIŞIMLAR                                              
Çok küçük bir yalanı
Çok büyük bir orantıda
Dinlediniz mi..
Çok büyük bir yalanı
Çok yalın bir doğrultuda
Söylediniz mi..
Gecikmiş bir gizlemi,
Birikmiş bir özlemi
Sakladınız mı..
Gelmeyecek bir gideni,
Olmayacak bir nedeni
Beklediniz mi..
Bir gerçeği erken,
Bir açlığı tokken

Anladınız mı..
Hep mi hep ölecekmiş gibi,
Hiç mi hiç ölmeyecekmiş gibi
Yaşadınız mı..
Yalanı sürmeye sürmeye,
Yanlışı görmeye görmeye
Saklandınız mı..
Doğruluğun yönünde,
Doğruların önünde
Aklandınız mı..
Ortamsız bir yaşamda,
Yaşamsız bir ortamda
Harcandınız mı..


ÖZDEMİR ASAF


Bu şiirin özellikle son üç dizesi dikkatimi çekti. Şiirin güzelliğini bütün olarak görmeyi engellediği için ilgilendiğim kısmı kesmek işime gelmedi. Özdemir Asaf’ın tüm şiirleri kendi içinde roman olduğu için tercihlerimi sınırlı tutmak zorunda kalıyorum.
Yalanlarla yaşamanın gitgide normalleştiği bir zamanda gönüllü olarak mutluluk oyunu oynuyoruz. Yanlışları ve hataları göre göre, içimize sinmeyen durumları bile anlayışla karşılamak zorunda bırakılıyoruz. Ben kendi adıma, bunların hiçbirini yapmıyorum desem yeridir. En azından bazı şeyleri kabul etmiyorum. Kabul edermiş gibi göründüğüm zamanlar ise yazık ki oynamak zorunda olduğum roller için. Hep öyle olmaz mı, herhangi bir sevdiğimizi üzmemek, onu kaybetmemek veya sadece sevilen kişi olmak için doğruları feda ederiz. Halbuki doğruların önünde aklanmak asıl fedakarlıktır; kendimize ihaneti şart koşan toplumsal roller bu fedakarlığı yanlışların aklanması yönünde kullanmamızı talep eder. Çelişkiye bakın ki boyun eğdiğimiz gerçekler eninde sonunda arar bizi bulur. Reddedilmemek için katlandığımız onca safsata günü gelir inkar edilmiş özümüzü küfredercesine yaralar; hatta yok eder. Verdiğimiz ödünler, o an için işe yarar ve karalanmaktan kurtulduğumuz için, aslında bu yükü taşımanın ne zor olduğunu bildiğimiz için “yaşamsız bir ortamda” bize huzur verir. Nefes almak bile güçtür kendi varlığımız yoksa bu oyunda. Doğruları, yanlış yaparak öğreniyoruz; bu bir gerçek. Fakat, doğruların önünde saklanmak ve kasıtlı olarak yanlışı savunmak çöküşün başlangıcıdır. Bugüne kadar her şeyi yerli yerinde yaptığımı söyleyemem. Hatalarım elbette olmuştur. Fakat bunları makul gösterip kabul ettirmeye ya da kendimi affettirmeye çalışmadım. Ne yanlışların arkasına saklandım ne de doğruların ateşli savunucusu olabildim. Bu bakımdan çoğu zaman yaşıyor olduğumu bile düşünmem. Ortamsız bir yaşamı savunuyor buldum kendimi, yaşamsız ortamlarda debelenirken!
Nerede olduğumu hala kestiremiyorum. Nerede olmak istediğimi bildiğim halde bunun artık imkansız olduğunu düşünmeye başladım. Öyle bir kısır döngü halindeki her şey, bunların ve şunların dışında hiçbir seçeneğim kalmadı. Peki onlar kim, nerede, ben niye buradayım? Ergenliğe yeni adım atmış bir genç değilim ki ben. Nedir sebebi kısılan sesimin, kaybettiğim cesaretimin? Cevapları yazarken bulabilirim diye düşünüyorum, olmuyor. Toplum içinde dile getirmek zorunda olduğum fikirler çoğu zaman bana ait değil. Bana ait olanları söylesem aforoz ederler herhalde. Bu durumu bile bile saklıyorum doğruları, acı çekerek, kendimi inkar ederek ve çoğu zaman korkarak. Hiç bilmediğim korku o kadar yerleşti ki içime sanki salt gerçek bu ve ben bununla yaşamak zorundayım. İşin en acıklı tarafı korkunun sebebi bile yok! Sadece orada duruyor ve izliyor bizi bir çift göz. Hala bir ergen gibi isyan ediyorum, hala yetişkin olmamak için direniyorum. Ama yine de güç kaybetmeye başladım. Hatalarım bir çocuğun hatası olmayacak bundan sonra. Tepkileri göze almak için çocuk gibi korkusuz; doğruları göstermek için olgun bir yetişkin olmanın vakti geldi de geçiyor. İçime kapanmışken bu kadar, vazgeçmişken konuşmaktan, kendini ispat hırsı gelip geçmişken nasıl en başa dönebilirim ki? Bir etki lazım bana ki tepki vereyim, değil mi? Ama, yok işte. Bugün ve yaşadığım an o kadar cansız ve benden uzak ki ötesini düşünemiyorum. Olduğum yerde duruyorken ve zaman sabitlemişken ağırlığını, hayali bir heyecanın kollarında arzudan titreyecek halim yok. Ateşli tartışmalarda fikrimi kabul ettirecek mecalim de yok, zaten öyle bir amaçla fikirleri kavgalarıma kurban edecek değilim. Etki dediğim şey doğru ve haklı olan her şey. Sadece aşk ya da sevgi değil elbette. Ben bu etkiyi bulursam ve de samimiyetine inanırsam aldığımın on katını verebileceğimi biliyorum. Yani tepkim çok şiddetli olacak olumlu anlamda! Hayat heyecanı tanımıyor olabilir; ben tanıtacağım günü gelince. Beklemek zor ama daha önce de belirttiğim gibi bu bekleme devresi boşuna değil. Neyi, ne zaman söylemem ve yapmam gerektiğini biliyorum. Bazı zamanlar aklımın kontrolünü kaybettiğimde yenik düşüyorum hayatın sıradan oyunlarına. Acele edip düşünmüyorum hırsımdan. Sabırla beklemeliyim. Herhangi bir ödül için değil, en doğrusu için.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Kaybedin Biraz da

kim kaybetmiş vefayı,
herkes kazanmış davayı,
arayıp durmakla onayı,
kaybetmeyi bilen var mı?

Herkes haklı olmak için çırpınıyor. Bunun için tuzaklar kuruyor. Haklı olmanın adil olmanın önüne geçtiği her faaliyet bir hezimetle sonuçlanıyor. İki taraf da yeniliyor elbette. Kazanan yok, hiç olmadı.
Neden haklı olmak ve kendimizi ispatlamak için türlü taklalar atıyoruz?Gerçekten kazanıyor muyuz?
Kazandığımız her ne ise bir gün yine kaybımız olmayacak mı?
Kaybetmeyi bilmenin neresi kötü, anlamadım. bir kere kaybedin yani, ne olacak? Dünya başıma yıkıldı farz edelim? Yeni bir dünya kurmak zorundayım, bu kadar basit bazen..

Tarihi Dinle

gün kendi ışığında...
ateş yaktığı yerin sızısında,...
toprak gecenin koynunda,....
dinliyor tarihi,bugünü,kendi uykusunda...

sözler ipliği bir nakışın,
kar sevdiği olmalı kışın,
bütün cihanda bu sonsuz akışın,
tarifi var mı dilde aşkın

Böyle mi Gider?

ararmış kaliteyi,
bilirmiş her şeyi, ..
eee..bi de severmiş herkesi,
ne olsun işte..
saçarmış enerjiyi,
dağıtırmış kendini

işimiz gücümüz ilişkiler,
birbiriyle didişmeler,
ya da cıvık gülüşmeler,
galiba dünya böyle işler