22 Eylül 2012 Cumartesi

İşaretler

her işarete bir ibare sirayet etmiş,
her ibarede bir emare belirmiş,
ve işaretler ikameyi değiştirmiş,
ikameyi isteyen ihaleymiş,
irade ise ifadelere yenilmiş ve itinayla silinmiş, ..
kısaca her işaret iradenin yerini almış

Semboller

her şeyi saran bir ağ gibi semboller,
artık hislerimiz bile sembolik,
neyin sembolü diye sorsalar,
hislerimiz alkolik
her şeyi bilen göz gibi düşünceler,
artık düşüncemiz bile mekanik,
nedir amacın diye sorsalar,
cevaplar fotokopilik

Klip

arazide kamuflaj,
buz üstünde patinaj,
yazın deniz kum plaj, ..
kılıklar değişir, mevsimlere makyaj..!
her şeyde olacak tip,
ama bak herkes prototip,
mevsimler bile şaşırdı,
hayatımız bir klip

En Azından

tvde reklam, gazetede ilan,
bakarız ekrana gözümüzü kırpmadan,
vaktimiz geçer bi yandan,
sormayız kimdir kazanan,
kanal değiştirelim iyisi,
eğlenelim en azından

Hangisini Tercih Ederdiniz?

derin sularda yaşayan bir minik kaplumbağa, sığ suda çırpınan dev balinadan iyidir..

ne kadar büyük olursa cüsseniz o kadar tehlikedesiniz







Er Geç

sözünde yoksa demeç,
kendine bir skeç seç,
kendin yaz kendin oyna,
yüzün olsun güleç;
oyun değişir, aldırma geç,
yeni bir karakter yeni bir skeç,
sahne kapanır biliyorsun er geç

21 Eylül 2012 Cuma

Söz ve Zihin

söz, kusurludur fakat sözün ölçüsüne uymayan zihin de kusurludur;bu yüzden mükemmeliyet diye bir şey yok;söz ve zihin tek başına güçsüzdür, asıl GÜÇ, bu iki kaynağın birleşiminden doğar ve hiç ölmez....'mükemmel olan bu sonsuz varoluştur'

Söz ve zihnin uyumlu olmadığı yerde ahenk aramayın. Dilin söylediğini kafa inkar ederse ya da beynimizde yankılanan şeyler dile başka dökülürse birliğimiz bozulur. Güçsüzlük hissi önce bedene yayılır, gitgide günlere,aylara ve tüm hayata sirayet eder. Çare aramak boşadır. Asıl çare söz ve zihin arasında boşluğa yer bırakmamak olacaktır. Mevlana'nın dediği gibi "Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol." Ben bu sözü şöyle değiştiriyorum: "Ya konuştuğun gibi düşün, ya düşündüğün gibi konuş". Kusursuzluk bu noktada belirmeye başlar. Aksi takdirde söylenen ya da düşünülen her şey biraz eksik kalacaktır. En kötüsü de arada bocalayan kalbin sıkınıtısı ağır olacaktır. Tam rahata çıktım derken patavatsız bir laf ya da zihinden geçen kötü bir niyet rengini bozacaktır. Güç, tutarlılıktan gelir. Bu da ancak söz ve zihinde birlikle olur.

Sahilden Uzaklaştıkça

Başkalarını eleştirirken aynı hataya düştüğümü fark ettim. Kendi değerimizin başkalarına verdiğimiz değerle orantılı olduğunu bildiğim halde alınır satılır bir kısır döngüden kurtulamadığımı gördüm.Buna sebep günümüzün ticari ve bir o kadar kurnaz zihniyetleri olabilir. Belki her şeyin, en güzel hislerin bile karşılıklı olduğu gerçeği ve her halükarda bu karşılığın duygusal borçlara bile yansıması... Kahretsin ki duygularıma söz geçiremiyorum bazen; ya gerçekten sevemediğimden ya da sevme cesaretimi kaybetmiş olmaktan…Kimi zaman karşı tarafa verdiğim değer bir boyun eğme sembolü; kimi zaman aynı değer sonsuz bir uyanışın simgesi haline gelebilecekken kapıları son anda kapatmış halde buluyorum kendimi. Evet, gerçekten korkuyorum. Bir insanı anlama çabası göstermekten dahi korkar hale geldim. Neden böyle oldu? Kendimizi geçmişten arındırıp defalarca tövbe etsek; acıları yok sayıp yeniden keşfetsek dünyayı? Mümkün mü bu alınır satılır sevgiler diyarında? Ah geçmiş, ardımızda derinleşen yaralar…Gittikçe uzaklaştığımız, uzaklaştıkça unuttuğumuz güzelim sahiller…Açıldıkça cesaretimiz artacağı yerde korkaklaşıyoruz. Yoksa, yoksa cesareti mi yanlış tanıdık?
Keşkeler vardır hep. Bunlardan ders almak, ve ilerisini buna göre şekillendirmek en doğrusudur. Fakat bir insanı tam olarak anlamak, bunu gerçekten istemek büyük bir cesaret gerektiriyor artık. Çoğu zaman fatura dürüst olana çıkınca yalancılar güç kazanıyor. Bu demek değil ki yalancılar hep kazanıyor. Onlar da kendi yalanlarını başka sahte reçetelerde geri alıyorlar sonunda. Kısır döngü böylece devam ediyor. Bu çarkı durdurabilmek kısa bir zaman da olsa mümkün. İmkansız olan çarkın dişlilerini kırmak! İntikam ve maddi hırslar, maddenin verdiği sanal güç ve ona duyulan özlem, bazen hak edilmemiş hayal kırıklığı, bu şekilde sahte değerlerin prim yapması ve sonunda gerçek değerlere karşı azalan inanç! İnsanlara fikirlerimi söyleyince kompleksli damgası yeme riskini göze aldım. Sorunlu dediklerinde asıl aynayı kendilerine tutmalarını söyledim. Sadece konuştuğum için fazlaca değer vermiş oldum. Bu sayede değer kaybetmiş oldum. Yazık ki durum bu… Eksikler bir taraftan telafi ediliyor başka değerlere sataşınca. İnkar edip haklıyı oynarsan durumu idare etmiş olursun. Hata varsa da üstünü ört ki kokusu çıkmasın derler. İnsan ne kadar yücelir başkasını karalarsa? Kimin gözünde itibarı artar ve kendini neden ispatlamak durumundadır hep? Sinirlendiğim durumlarda böyle insanlara karşılık vermekten kendimi alamıyorum. Sonra ne yaptım ben desem de geç oluyor. O kişiye verdiğim cevap bile fazlaydı aslında diyorum. Suskunluğun en iyi cevap olduğunu bildiğim halde patlıyorum hırsımdan. Çünkü ben de haklılardanım! Ama kusur kapatmak için değil asabi cevaplarım. Bilakis tahrik edildikçe doğruları konuşma cesaretim artıyor. Bu etkiler olmasa belki doğru fikirler hiç duyulmayacak. Kesin doğru yoktur elbet ama ahlaki olana yakın mesele vardır. Bu da ayrı tartışma konusu olur kişiler açısından. Ahlak deyince akan sular duruyor günümüzde! Karşı tarafı sinirlendirip amaçtan saptırmak ve duygular üzerine kumar oynamak çok haince. Hem de bunları ahlak adına yapıyor gösterip kurallar kılıfına uydurmak büyük bir plan. Normal şartlarda akıl çerçevesinde kabul edilir cümleler duygusal bunalımda anlam değiştirip kırıcı,yaralayıcı ve büsbütün kasıtlı hale getiriliyor. Ve yine normal şartlarda kızgınlık yaratmayacak durumlar kasıt hissedildiğinde amacından uzaklaşıyor. Çatışma yine bitmiyor. İlişkiler değişse, ortamlar ve insanlar uzlaşsa bile duygular değişmiyor. Sabır önemli bir faktör. Göstermelik bir uzlaşma bile sabrın alasını gerektirir böyle zor anlarda. Gerçek huzur doğru yerde doğru tepkileri verebilmektir. Bunu halen başarabilmiş değilim. Eleştirdiğim kişiler gibi olmak bana acı veriyor. Kişi aynaya bakınca merkezi yani önce kendi aksini seçmeli.Bu yüzden, ölçüp tartıyorum kendimi; ama karşılaştırma yapmadan.Yargılıyorum hatalarımı ama ümitsizliğe düşmeden. Karşı tarafı önyargılardan uzak görmeye çalışsam da ahlaki kılıflar ve imalar bezdiriyor gönlümü. Cesaretim kırılıyor. Güzel duyguları yaşamak için ispat çabası gerekiyorsa bu çok yorucu. Bu kadar büyük sabrım yok benim. İmaları anlayacak yüzlerim de yok. İlla ki sevilmek istiyorsam pek tabi sevmek zorundayım. Bunu bilemeyecek kadar aptal değilim! Peki ya kırılan cesaretim? Bu kadar insan, kişiliğini öyle ya da böyle yüceltirken, ve hatasını sumen altı edip pişkinlik yaparken ne kadar dürüst olunabilir ve ne kadar açık yürekli? Doğrular bilinir; uygulamak mangal gibi yürek ister. Korkusuz, sonuna kadar açık, sabretmeyi erdem bilen, duygusal galeyana gelmeyen ruhlar ister… Arınmış ruhlar gölge gibidir asla aslını geçmez.        

Mecburi ve Gönüllü Roller

Shakespeare’in dediği gibi hayat bir oyun sahnesi ve bizler de oyuncuları. Sadece insanlar değil; hayvanlar, nesneler, kuramlar, konuştuğumuz dil ve tüm diğer araçlar bu oyunun parçaları. Öyle bir düzenek ki bu, ya her şey planlı ya da bir tesadüften ibaret. Ben her ihtimale karşı tesadüflerden bahsetmeyeceğim. Tesadüf demek yazmanın dahi gereksiz olduğunu gösterir. Bu yüzden oynadığımız her rolün hakkını vermemiz gerektiğini ve ne durumlarda rollerin sahtekar, cüretkar ve haince olabileceğini anlatmak istiyorum.
Dünyaya gelişimiz tesadüf desek bile çocukluktan erişkinliğe geçişimiz; erişkinlikten olgunluğa ve sonrasında yaşlılığa bakışımız farklılıklar gösterecektir. Ben kendi adıma fikirlerin değişmez olduğunu düşünmem. Madem hayat bir sahne ve biz de verilen parçaları oynuyoruz neden düşüncelerimiz de zamanla değişmesin? Zaman dediğimiz şey daha önce de bahsettiğim gibi anlaşma yapılması gereken bir yönetmen değil mi? Karı-koca misali kavga da ederiz barışırız da! Sınırları biraz gevşek tutarsak bize verilen ya da kendi gönlümüzle aldığımız rollerin de anlamını kavrayabiliriz. Ama öncelikle şuna karar vermeliyiz: ‘Ne zaman seyirci ne zaman oyuncu olacağız?’  Bu ayrım kendimizi tanımak açısından önemli bir adımdır. Nice insan vardır hala bu ayrımı yapamadığı için bocalar durur. Aktif ya da pasif olmak amaçlarımıza bağlı. Amaçlar durumları zorluyorsa seyirci kalmak yetmeyebilir. Daha açık bir örnek vermeliyim. Bir arkadaşın haksızlığa uğradığını düşünüyorum ve bunun için de müdahale etmem gerekiyor. Müdahale etmezsem yani seyirci olmaya devam edersem haksızlığın daha ileri boyutlara ulaşacağı belli. Oyuncu olursam belki ben de zarar göreceğim; ne yapmalıyım? İşte bir çelişki. Bu örnek daha karışık bir hal alabilir. Bu arada zaman yönetmenliğe devam eder; hayatımız da akıp gider.
Bazı roller vardır mecburiyetten değil gönüllü olarak alırız ve zamanla memnuniyetimiz azalabilir. Ahlaki bir sorumluluk olabilir de olmayabilir de. Mesela benim öğretmen rolüm; ben bunu oynuyorum ve memnun olmadığım durumlar bazen oluyor. Fakat beni hiç kimse zorlamadı öğretmen olayım diye. İlk başta alışmak zor geldi fakat şimdi fikirlerim ve hayata bakışım değişmeye başladı. Kendimi artık bu role hapsetmiyorum. Aynı şekilde başka meslek grubundan ya da başka rolleri gönüllü kabul etmiş kişiler de zamanla sınırları aşmak ve esnetmek gerektiğini öğrenmelidir. Eğer hayatımız tek bir rolden ibaret olsaydı yaşadığımız her gün eziyet halini alırdı. Bir anne, bir baba, patron, çalışan, kardeş, ya da arkadaş olabilirsiniz ama sadece o değilsiniz. Siz bunların dışında kendi ilgisi, beğenisi, hayat görüşü ve zevkleri olan bir bireysiniz. Hayata seyirci kalıp bir pencereden olan biteni izlemek; nefes alıp veriyorum, işime gidiyorum, akşama eve dönüp yemek yedikten sonra uyuyorum demek bu güzel dünyaya ihanet olur. Birey önce kendi değerini ölçüp tartmalı ki daha sonra seyirci ya da oyuncu olması gereken yerleri bilsin. Oyunun asıl kuralı budur elbette. Kaç kişi bunu fark eder peki? Otomatiğe bağlı hayatlar kaç yerde ve kaç rolde var olmayı göze alabilir? Zorluklar olacaktır. Kendini tanıma cesaretini gösteren riskleri almak zorunda. Zaman burada kimseyi zorlamıyor ki... O sadece yönetiyor. Kaderini ve çizdiği yolu belirleyen birey olunca kaderin oyunu da devre dışı kalmış oluyor. Unutmayalım ki seyirci kalmak –özellikle gerektiği durumlarda- oyuna katılmamak insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktür. Alışkanlık deyip geçiyoruz halbuki o alışkanlık ki her daim nefesimizi tıkar; bizi halden hale sokar da ömür bitip sona erince kaybettiğimizi bulmak için dermanımız kalmaz. Korkuyu aşmak; sınırları zorlamak ve belki biraz daha gerçek olmak için ne zaman rol yapmamalıyız? Roller ne zaman gereksizdir? Bir daha ki sefere bunu tartışmalıyım