20 Eylül 2012 Perşembe

TuTuNMaK

Ömürler boyu yaptığımız sadece tutunmak. Bir duvar, bir dal, sığınacak bir yer, sağlam bir zemin, güvenli bir yuva, arkamızı dayamak için bir destek vb. arayıp duruyoruz. Tüm bunlar için vaktimizi heba edip kendimiz haricinde her şeyi görürken dünyayı sabit zannediyoruz. Aslında sabit olan bir şey yok. Kendi benliğimiz de sürekli değişiyor. On yıl önceki halimi hatırlıyorum; bir de on yıl sonraki halimi düşünüyorum. Elbette aynı olmayacak. Bunu bildiğim halde her şeyi sabitlemeye, olduğu yere çivilemeye çalışıyorum bazen. Bu hatayı ben de yapıyorum çoğu zaman. Anlamsız olduğunu biliyorum fakat dünya üzerinde yalnız değilim ki! Neredeyse çoğunluk sabit olmanın başlı başına bir ‘değer’ olduğunu düşünüyor. İster istemez etki altında kalıyorum. Hareket lazım deyince güvenlik sınırları dışına taşıyorum sanki. Daha doğrusu böyle algılanıyor: Hareket eden sabit olamaz. Olmasın zaten! Tüm bunların ötesinde tutunmak, ahlaki bir değer olarak da görülüyor. Tutunmaz ve kök salmazsan toprağa başı boş dolaşır durursun. Neden kök salmam gerekir? Ait olmak için sanırım. Dünyaya ait olmak için bağlanmak gerekir. Ben bunu yapamıyorum. Gelecekte ne olur bilmem; fakat şu anda bağlı olamıyorum. Dünyanın beni bağlamasını değil, beni tutmasını değil, beni anlamasını da değil, sadece yaşatmasını istiyorum, doya doya yaşatmasını. Güvenlik en iyi korunma yöntemi değil bence. Çünkü hiçbir şekilde güvende olduğumu düşünmüyorum. Hiçbir insanın korumasına ihtiyaç da duymuyorum. Tutunacağım dalın kırılabileceğini biliyorum. Ben de kırılabilirim. Dünya böyledir, kırılabilir, bozulabilir, değişebilir, ilerleyebilir, gerileyebilir. O halde ne için bağlıyoruz kendimizi, kime bağlıyoruz? Sadece vakit geçsin, korunalım, güvenlik içinde yaşayalım, nasıl olsa öleceğiz diye mi geldik bu dünyaya? Hayır.
Güvensizlik, yaşamın itici gücüdür. Çünkü her yönüyle canlıdır; yaşam belirsiz olmalıdır; daima olasılıklar olmalı, daima hareket sahası olmalıdır. Aksi halde ölüdür, anlamsız, tekdüze, güven adı altında sahtenin ta kendisidir. Herkes bir şeye tutunmaya çalışıyor. Ama görünürde. Sevgiye, aşka, paraya, itibara, aileye, dine, topluma, geleneklere tutunmaya çalışıyoruz, ve bunun için asıl gerçeği feda etmeye hazırız. Tüm bu sözüm ona değerler için olmadık kılıklara girip, sırf değer görebilmek için kendi gerçeğimizi bir kalemde siliyoruz. Kendi düşüncemizi açıklamaya çekinip bize biçilen rollerde sahte ama güvenli bir hayat yaratıyoruz. Bunu da her şekilde yalanlarla desteklemeyi biliyoruz. Bu düşüncelerimi açıklasam beni linç ederler herhalde. Sen nasıl hakaret edersin insani değerlere?? Ben hakaret etmiyorum. Bir kavramın önemli ve değerli sayılabilmesi için vitrine konması gerekmez. Ben dürüstlüğümü illa ki pazarlamak zorunda değilim. Ben yardımseverliğimi illa ki para dökerek göstermek zorunda da değilim. Ya da Allaha bağlılığımı dine bağlı olarak yaşamak zorunda değilim. Her günümü savaşarak, sevilmek için savaşarak, değerli olmak için çabalayarak, kimliğimi kanıtlayarak geçirmek boşa bir enerji kaybı bana göre. Bu sürede bireyselliğimi anlamaya çalışmak daha önemli. Ancak bu şekilde doğruyu görebilirim. Çünkü bana sunulan fikirlerin ve yaşam tarzının hepsi kopya, birbirinin kopyası. Özgün olan tek şey merkezde ne olduğumuz. Peki merkez neresi? Bunu herkes kendi bulmalı. Kendi içinde aramalı.
Etrafıma bakıyorum. Sürekli bir şey yok. Bir gün sevgi, bir gün nefret; bir gün gece, bir gün gündüz; bir gün para, bir gün yoksulluk. Ve bu çark böyle devam ediyor. Her şey birbirini takip ediyor. Zaman geçiyor; hücrelerimiz bile kendini yeniliyor. Ama biz ölüyoruz. Her gün ölüp, her gün doğuyoruz. Buna da hayat diyoruz. Bence değişim sürekliyken ne hayat var ne ölüm. Tutunmak ve aynı mekanı aynı insanları gerçek sanmak bir hata. Biz gölgeyi baş tacı edip asıl varlığı göremiyoruz. Gözlerimiz güneşi arıyor; güneşi görüp alışınca karanlığı düşman biliyor. Tam tersi bir durum da söz konusu. Benim için alışmak, tutunmak, ait olmak ilahi olana bir hakaret. Her ne kadar insana aykırı gelse de bu düşünce temelde çok insani, çünkü insan kendini bir araç olmaktan çıkarabilse, başlı başına değerini kavrayabilse vitrinin gerisinde neler olduğunu daha açık görecek. Tüm kainatın değiştiğini, yıldızların bile ölüp yeniden dirildiğini, insanın halden hale girdiğini, kalıcı hiçbir değerin olmadığını görecek. Her şeyin ve hiçbir şeyin bir olduğunu! Tabi ki bu acıdır, acının ta kendisidir. Bunun ötesine geçmek gerekir.

Hakan Günday'ın Kinyas ve Kayra adlı Kitabından

Bir insanın yalnızlığı üzerine söylenecek o kadar  söz vardır ki! O kadar sonsuzdur ki yalnızlık. O kadar kalabalıktır ki. Dünyayı dolduran canlılardan uzak bir hayat yaşamak ya da binlerce bedenin arasında olup hiçbirini dinlemeden ilerlemek. Hepsi de yalnızlığın türleridir. Hapishanelerdeki tek kişilik hücreler bazılarını delirtip kendi isimlerini bile unuttururken, bazılarını da Tanrı’ya dönüştürür…Ama ne olursa olsun, önemli olan tek şey pişmanlıktan arınmaktır. Kendini yalnızlık okyanusuna can simidi olmadan, boğulmak üzere bırakmış bir insan, içindeki dibe sürüklenirken devirdiği her metrede sonsuz huzuru hissetmeye başlamışken, tek bir salisede pişmanlık duyarsa yalnızlığından, tek bir salise tereddüt ederse tercihinden, işte o an kişinin felaketi başlar. Panik, acıyı getirir. Bir kuş gibi suyun içinde süzülen vücudu çirkinleşir; gerilir, kıvrılır, kontrolsüzce kasılır. Ve bu, tercih ettiği yalnızlığın içinde kaybolmaktan korkan insanın en büyük acısı olan deliliğin başladığı noktadır. Daracık, nefesin bile zor alındığı, yerin metrelerce altındaki bir dehlizde, tonlarca havayı hatırlayıp nefes almamaya ve kalp krizi geçirecek kadar büyük bir panik yaşamaya benzer…İçine adım atıldığında girdaba ayak uydurulur. Kendisine çeken dev hortumla uyumlu şekilde dönmek yapılması gereken tek doğru harekettir. Kurumuş bir yaprağın lodosa boyun eğmesi gibi insan da yalnızlığına boyun eğmelidir. Yalnızlığın çelikleşmiş iskeletine karşı çıkmaktansa, onda keşfedilmeyi bekleyen binlerce bilinmeyeni aramaya çalışmalıdır. Yalnızlık, insanın içindeki gizli mabettir. Bedenimin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğum ve yakında kapısını tamamen içeriden kilitlemeyi düşündüğüm yalnızlık katedralim, belki de şimdiye kadar başardığım tek ve önemli iştir, belki de en büyük başarımdır. Sorarlarsa “Ne iş yaptın bu dünyada?” diye, rahatça verebilirim yanıtını: “Yalnız kaldım, kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından!...”

Daha Az Olsun Daha Çok Bulsun

paraya dökülmez Bilgi, hak ettiğini alır Eseri, cimri olana ne denir ki, saçmakla bitmez Zehiri..

Başarının ardından koşulmaz. Başarı, yaptıklarımız neticesinde bizi bulur. Bir sebep değil sonuçtur. Maddi kazanımlar da bu şekilde değer kazanır. Amaca ulaşmak için her yol mübahtır diyen politik görüşün tersine amaca ulaşmak için kullanılan yollar tuzaktır diyorum. Biz işimizi ve görevimizi layıkıyla yapıyorsak başarı ve para takipçimiz olur. Ama maddi çıkarlar için başarıyı ve bilgiyi kullanıyorsak gün gelir biz onların takipçisi durumuna düşeriz. Ortaya bir eser koyacaksak bunun değerini eserin kendisi belirler, pazarlama stratejileri değil!
Günümüzde kısa yolları seçenler tuzakları da bilmektedirler. Fakat büyük balığın küçük balığı yuttuğu gerçeği çok geçmeden aşikar olur. Paraya vurduğumuz her kazanım bir gün kayıp olarak elimizden çıkar. Biriktirmek her zaman işe yaramaz çünkü biriken her şey azalır ve birgün kullanılmaz olur. Şifa diye bildiğimiz zehir olur. Kafamızda bilgi varsa bunu paylaşalım, cebimizde para varsa hayır işleyelim, daha çok kazanmak ancak bu şekilde olur.

Seviyorum O Halde Özgürüm

ve bir su çağıltısında Özgürlük, sular akmaz ki bir günlük, Toprağın açtığı yolda, çağlar bir Ömürlük..

İnsan sevebildiği ölçüde özgür oluyor. Ne kadar az severse o kadar sınırlıyor kendini, o kadar yoruyor zihnini. Akılla değil yürekle sevmeyi öğrenebilsek özgürlüğümüzü kaybetmekten korkmayacağız. Çünkü sevebilme yetisi bütün korkuların üstesinden gelir.
Kaldı ki özgürlük genel tabiriyle herkesi sevmek değil.. Bir kişide herkesi görebilmek..Bir kişiye sunduğumuz kalbin yaşayan her canlıya değer vermeyi öğrenebilmesi bütün mesele. Bu kolay bir şey değil elbette, dünyaya bakışımızda sevdiğimizin gözleriyle bakabilmek ayrı bir yetenek. Bu yeteneği kazanmak zaman ve özveri de istiyor. O yüzden suların akışı gibi hareketli ve sevmeye gönüllü olmak lazım. Suyun yolunu nasıl kesemiyorsak aşkın yolunu da değiştiremeyiz. Er geç sevdiğini bulacaktır.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Ölmek ya da Ölmemek

Hak verilmez alınır muamması geçmişte kaldı; artık sorunumuz ölmek ya da ölmemek..

Haklı ve haksızın çok haksız bir şekilde birbirine karıştığını gözlemlemek acı verici. Ölmek için önce Olmak gerekirdi. Şimdi durum sadece yok olmak ve yok etmek üzerine.
Artık var olmak ve var etmek üzerine yapılan yorumlar bile HAK muammasını çözemiyor. Hakkın anlamlarını kendine yontan her görüş öteki görüşü yok etmek uğruna kendi varlığını da baltalıyor. Ve bu kısır döngünün acımasız çarkları iki tarafı da yem ediyor kötücül emellere..Haklı kalabilmek için hırsa yenik düşen eylemler kendi sonunu da hazırlıyor. Olmak için sarf edilen çaba bizzat ölüme davetiye çıkarıyor. Çünkü haklı ve haksız tarihin hiçbir döneminde bu kadar karışmamıştı..

Kavalcı mı Kalabalık mı?

Fareli köyün MAVALCISI, farelerin BAŞTACI..

Maval okuyanları baştacı ettiğimiz sürece iflah olmayacağız. Onlar çaldıkça büyülenmiş gibi dinliyoruz, birilerinin peşine takılmakla kendimizi güvende hissediyoruz. Gerçekten öyle mi? Yoksa bize öğretildiği şekilde takipçi olmanın boş faziletlerini mi gözümüzde büyütüyoruz?
Sorun her ne ise, kulağımızı açmanın vakti geldi de geçiyor! Felakete sürüklenirken mutlu mesut yaşamanın dayanılmaz rehaveti var üzerimizde. Milletçe uyuşmuş durumdayız. İşin tuhafı her şeyin farkındayız aslında, hipnoz altında yaşatılan otomatik davranışların sözümona bilinçli teslimiyetçiliği...
Kime teslim olduğumuzun da hiç önemi yok gibi görünüyor, çünkü takip etmenin esas olduğu müridlik değerlerinin yüceltildiği bir çağa girdik- geri mi döndük desem??
Eylemlerinin sonucunu kestirmekten aciz, kavalın peşinde sürüklenen kuru bir kalabalık olduk. Köyümüz çok güvenli, evet, ama bu kavalcılar olmasa!? Nereye çekildiğimizi bilmeden kanıyoruz onlara, öyle de güzel uyutuyorlar bizi..yok olmanın tatlı rehavetiyle tüm saadet ve faziletlerimiz içinde uçuruma atlıyoruz göz göre göre..yazıktır, günahtır..Allah bu hayata kıymet verelim diye göndermiş bizi, yok sayalım, kendimizi silelim, unutalım diye değil..

Maymunluk

Evrim teorisi kısmen doğrudur, çünkü hala maymun gibi hoplayan zıplayanlar,maymun iştahlılar, maymun misali bakanlar var:)


Şans ve Hız

hızlı adımları var şansın,
koştururken hep dalgın,
yolu görmez iz bilmez,
adımları pek şaşkın;
deli der arkadaşı çabaya,
sen yürü koşacağım ben daha,
kan ter içinde bu yolda,
şansın aklı ayaklarda..
hızlı adımlar yavaşlar sonunda

Kifayetsiz Kafiyeler

insanlık yatak döşek, ziyaretçisi çok refakatçisi yok, ah bir de hastalığını bilsek, çare yok mutluyuz, sevgimiz çok..

sükût ikrardanmış, hata tekrardanmış, bilmiyorsan sus ki, bildiklerin akla zararmış:)

Hastalık Üzerine: mirasımız genetik, içtiğimiz antibiyotik, robotlarımız var biyonik, biyolojimiz ise teknolojik, .......ve ben çok fena öksürüyorum, öleceğim galiba, kronik..!

çok pahalanmış benzin, rakamı görünce atmış betin benzin, hâlâ alışamadın mı, alışkanlık hediyesi bu paketin..

düşüncede özgür, her daim adil görünür, o kadar kolay mı özgür olmak, iki göz hep ayrı görülür..

hayatta en zor şey, 1 kelimenin yettiği yerde 2 kelime kullanmamaktır:)

para gelmez çarçura, çok laf ayırma gırgıra, her şeyi atma sandığa, dengede kal ölçüyü de kaçırma..:)

öldüğüm facebookta yazılsın, mezarım biraz derin kazılsın, çok fena hastayım ben, bunu okuyan gülmekten bayılsın...( hasta insanın lakırdısı )

bu öksürük bir illet, Allah vermesin musibet, Nefesten öte var mı Kıymet, ..sağlığına yat kalk, Şükret..!