Sorgulamak, ne istediğimi düşünmek eskisi kadar zor değil. Sanırım eskiden zor gelen gerçekleri kabullenmekti benim için. O gerçekler ki yüz yüze geldiğimde kendi kendimi aşağılar, değersiz hisseder, tam kendimi bulmuşken kaybederdim. Sonra bir zaman geldi ki kendimi kaybetmenin ilk şart olduğunu fark ettim! Yani bu durum o kadar kötü bir şey değilmiş. Bilakis insanın bilinç olarak yükselmesi için öncelikle tüm eski kalıplardan kurtulması gerekiyormuş. En son yazdığımdan bu yana bir sene geçmiş. Arada geçen sürede hiç yazma gereği duymamışım. Fakat geçen sürede yazacak çok şey biriktirdiğimi görüyorum. Hem daha akıcı hem daha bilinçli ifade ettiğimi görüyorum kendimi. Düşünceyi ortaya çıktığı andan itibaren inceliyorum; daha doğrusu öznelleştirmeden düşünceye dışardan bakıyorum. Bu nasıl olur? Kendi kendimi yargılamadan, düşünceme tarafsız bir şekilde yaklaşıyorum. Yani ben haklı mıyım haksız mıyım tartışmasına girmiyorum. Özgürlük kavramının ne demek olduğunu, bizzat kişinin kendisi tarafından içselleştirilmesi gerektiğini son bir yılda daha iyi kavradım. Bireyselliğin lanetlendiği bir toplumda yaşıyoruz sonuçta; her yaptığımız davranış, her söylediğimiz söz cımbızla çekilip aleyhimizde delil olarak kullanılırken tepkilerimizin de aynı ölçüde tarafsız olması imkansız. Bu yüzden dış dünyadaki özgürlük çok yanıltıcı. Her ne kadar kendi kararlarımızı kendimiz alsak da çevrenin baskısı ve dar kalıpları iç dünyamıza da yansıyor. Dört duvar arasında sürekli aynı sözleri tekrarlayıp, sürekli engelleyici düşüncelere dalmaktan bunalan insanoğlu kaçış çareleri aramakta ama tüm bu sosyalleşme çabaları inkardan öteye geçemiyor. Peki tam olarak neyi inkar ediyoruz? En başta kendi benliğimizi inkar etmekle, görmezden gelmekle, onunla yüzleşmekten korkmakla sınırlı bir ömür geçiriyoruz. Duygularımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız ve tüm her şey o kadar kalıplara sıkışmış ve anlamsız ki kaçtığımız yerde bile huzuru bulamıyoruz. Nereye gitsek sıkıntı da orada. Sıkıntı hep dışarıda gibi görünüyor ama değil! Sıkıntı tam da içeride, en derin benliğimiz o kadar bunalıyor ki kaçtıkça sıkıntı kovalıyor. Bir çaresini buldum ben sanırım: Sıkıntıyı içselleştirdim. Yani ben başlı başına sıkıntı olduğumda, ya da mutluluk olduğumda başka her şey dışarıda kalıyor. Demek istediğim şu: tüm bu duygular benim, kimseye ait değil; bu duyguları başka yere yansıtmıyorum. Yansıtmadığım için, belli bir süre sonra yok oluyorlar. Engelleyici bir duygu ortaya çıkar çıkmaz onunla yüzleşiyorum, inkar etmeden, kaçmadan, en kötü ihtimalleri düşünerek ve en kötü yanından bakarak yüzleşiyorum. Daha sonra bu düşünceyi geriye sarmaya başlıyorum. Bunları yaparken birkaç saat geçiyor fakat zihnim yorgun düşüyor bu süreçte. Bir süre sonra düşünmekten sıkılınca zihin yeni bir arayışa giriyor. Belki de yeni bir sıkıntı arıyor ama hayır! Tam bu noktada değişik bir şey keşfediyorum. Zihin sıkıntıyı kabul ediyor; anlıyor, inceliyor,analiz ediyor ve aniden başından def ediyor! Bu ne demek? Zihin aslında kendi kendini yeniliyor. Biz kaçarsak bu yenilenmeyi engelliyoruz ve zihin süreci tamamlamadığı için yani sıkıntıyı tüketmediği için sürekli başa sarıyor. Sürekli aynı sıkıntıyı yaşayıp duruyor. Demek ki işin püf noktası her kavramı kendi içinde eritmek! Yani mutluluğu, üzüntüyü, acıyı, dertleri kendi içinde bitirmek. Uygulaması ilk başta çok zor, zaman gerektiriyor. Çabalamak lazım. Çaba olduğunda insan elbette zorlanıyor. Sanki her şey katlanarak artıyor gibi. Buna rağmen süreci sabırla değerlendirebilsek, yüzleşmeyi kabullensek dert ya da hüzün baktığımız aynada silinecek. Öyle bir ayna ki baktıkça yeni şekiller oluşacak. O şekillere fazla odaklanmayıp parçaları bütün haline getirebilsek işimiz daha da kolay olacak. İnsanoğlunun en büyük hatası parçayı bütün olarak görmek. Çektiği acıyı ya da sıkıntıyı tüm hayata mal etmek. Aynı şeyi mutluluk içinde yapabilse kendi cennetini de yaratmış olacak. Ama nedense kötülük ya da kötü olaylar çok daha etkili hayatımızda. Geçtiğimiz bir sene düşünecek çok vaktim olmuş. Hayatımı olumsuz etkileyen bir şey olmadığı halde olaylara bakışım çok değişmiş. Zaten önceki yazılarımdaki umutsuzluk şu dönemde belli belirsiz, etkisi çok azalmış durumda. Artık ne duygularımı bastırıyorum ne de inkar ediyorum. Suçluluk ve değersizlik hissini aştım. Daha doğrusu bu duygular ortaya çıkınca zihnimi analiz yapmaya değil de senteze yöneltiyorum. Olumsuz duygularımı birleştirip bunları nasıl faydaya çevirebilirim diye düşünüyorum. Kötü duyguları parçalara bölüp her biri için ayrı ayrı tasalanmaktansa tek bir duyguyu ele alıp sebebini inceliyorum. Bunu yaparken haklılığımı kanıtlamak için yapmıyorum, kendimi de eleştirebilecek düzeye geldim çünkü. Suçu başkasının üstüne atmak en kolay yoldur. Yolunda gitmeyen işler hep başkasının üstüne atıldığında sorumluluğu da atmış oluyoruz. Halbuki sorumluluğu kabul etmek zahmet değildir; bilakis ilerlediğimiz yolda en büyük yardımcımızdır. Ancak bu şekilde dünyadaki cenneti kendimiz yaratabiliriz. Bu da tam anlamıyla özgürlüktür. Ruhun kendi çabasıyla kapılar açılır, o kapılar ki sevdiğin açmaz, sen açarsın. O, yani sevdiğin, zaten oradadır. Kapıyı zorlayacak olan sensin. Zaten kendiliğinden açılan kapı ardına kapandığında neyle karşılaşacağını bilmezsin. Ancak emek verdiğinde, çaba gösterdiğinde süreci anlayacaksın. Ve bu çaba, artık çaba olmaktan çıkacak; her şey kendiliğinden olacak. Özgürlük bana göre çabayla gelen çabasızlıktır.
18 Eylül 2012 Salı
Uyanış
Olumsuz sayılabilecek duyguların kırbaç etkisini anlatmak istiyorum bugün. Bu etki öyle ayıltıcı bir şey ki neredeyse hayatımızda olumsuz etkilerin olmasına şükretmeniz gerek desem çok tuhaf kaçmaz. Bana göre her şey olumlu giderken uykudayız hem de çok derin huzurlu bir ruyada.. Aniden bir korku duyarız ya da tehlike anında bir zil çalar zihnimizde, o anda ne yapacagını şaşıran budala aklını aramaya baslar. Rüya devam eder ama çok daha farklı bir kulvarda! Kırbac inmeye baslar o anda, bedenin tepkisi yavaşça beyne uzanır ve oradan uykudaki bilince.. (figüratif bir anlamda kullanıyorum buradaki kırbacı)
Bu uyanış bazen sancılı olur, beyin reddeder acıyı ve beraberinde getirdiği sıkıntıyı.. Bu uyanış bazen çok kolay olur, beyin acıyı sever ve beraberinde getirdiği uyanıklığı.. Tam da böyledir işte, uyanmak için sıkıntı çekmek gerekir. Hayata sarılmak için biraz bunalmak gerekir.
Bu uyanış bazen sancılı olur, beyin reddeder acıyı ve beraberinde getirdiği sıkıntıyı.. Bu uyanış bazen çok kolay olur, beyin acıyı sever ve beraberinde getirdiği uyanıklığı.. Tam da böyledir işte, uyanmak için sıkıntı çekmek gerekir. Hayata sarılmak için biraz bunalmak gerekir.
Çocukluğun Sıkıcı Günleri
Çocukluğumun en berbat zamanlarıydı tatil günleri. Okula gidemeyince tek alternatif evde boş boş oturmak oluyordu. Havanın sıcaklığı bir yandan aile fertlerinin bezginliği, herkesin kendi dünyasında yaşaması da başka sebep. Yaşımın küçük olması, kendi başıma karar verme imkanımın olmaması ve maddi güçlerin ebeveyn elinde olması derken can sıkıntısı ve ağırlık, eziyet olmaktan öte katlanılması zorunlu bir alışkanlık haline gelmişti. Daha sonraki yazların da çok eğlenceli geçtiği söylenemez. Ama en azından şartlar değişti. O yüzden çocukluğu öven ve özleyen her kim varsa bana dokunmasın! Yirmili yaşları doldurmak üzereyim. Artık bir yetişkin olduğumun farkındayım. Tatil zamanı tatil yapılması gerektiğini herkesten iyi ben bilirim. Bu konumda ilginç olan şey, eski şartlanmalardan hala kurtulamamış olmam. Bu ne demek? Can sıkıntısına bir hayli alışmış ruhum eğlenmesi gerektiği zamanı ve yeri algılamakta güçlük çekiyor! Evet, aynen böyle. Aptal biri değilim, bilakis aklıyla hissedenlerdenim. Fakat ruh, alışkanlıkları şekil olarak benimsemişse kurduğu düzeni değiştirmekte zorlanıyor. Örneğin yaz mevsimi gelince bir şey yapmamak, bir yere gitmemek ve hareketsiz durmak konusunda ısrarcı buluyorum kendimi. Canı gönülden istiyorum ki eğlenmek, hoş vakit geçirmek için dolaşayım, param var pulum var, harcamak için ne bekliyorum desem de olmuyor bir türlü. Sıcak havayı bahane edip yine eve tıkılıyorum. Yeni insanlar tanıma arzusu içinde yine kendimi hapsediyorum. Neden? Böyle bir tezat neden oluyor? Dilim bin kere söylese de içimdeki arzu öldü mü acaba? Yoksa anneme ne hesap veririm kaygısı mı var? Verecek hesabım kalmadı; söylenecek tek bir söz de yok; fakat her dönüşün yargı vakti olduğu bir gidiş olacak benimki!!İşte bu, evet tam anlamıyla bu. Sanki gidişim, bana ait olan özgür kararlar beni eninde sonunda yargı masasına taşıyacak gibi bir his oluşmuş içimde. Bu kaygı yerleştirilmiş. Anneme göre yaşayacak değilim. Toplum kaygısını da aştığımı düşünüyorum. Peki neden hala dönüşlere odaklanıyorum? Sanırım asıl sorun başlangıcı eziyet haline getirmek. Bir işe başlamak bitirme çabasından çok daha ağır benim için. Yıllarca zorunlu olarak kabul ettiğimiz pasif hayat tarzı öylesine işlemiş ki benliğime, en kesin kararlarım bile süreci küçümser durumda! Aslolan süreç ve geçen zaman olduğuna göre ve biz de senelerce akan nehri yani mevsimleri izlediğimize göre fotoğrafın içinde yer alma zahmetini gösteremiyoruz. Amaç iyi vakit geçirmek, eğlenmek, yaz mevsimini güzel geçirmek olsa da sanal bir rahatlık ve boş vermişlik konumundan kurtulamıyoruz. En azından ben kendi adıma konuşayım; bu saçma rahatlık durumları yani para biriktirme, tedbirli olma, sürekli sonlara odaklanma acayip halde canımı sıkmaya başladı. Bu kısır döngüden bir kurtulabilsem, kapadığım pencereleri bir bir açabilsem ruhumdaki ağırlık da kalkmış olacak. Ah bir başarabilsem! Cesaretim, param, gücüm, güzelliğim, aklım ve kişiliğimi oluşturan nice güzellikler bana yeter. Yaratıcı, verebileceğinin en üst seviyesini vermiş zaten. Peki neden istek duymuyorum? Neden bu kadar ağır ve anlamsız bakıyorum hayata? Neden o şahane yaşama sevinci bende yok?Henüz bilmiyorum.
17 Eylül 2012 Pazartesi
İradenin İdaresi
Ne yaratsam ve ne kadar sevsem az. Sonunda ona ve sevgime düşman olmaya mecburum, iradem böyle ister! NIETZSCHE- Böyle Buyurdu Zerdüşt
İradenin tanımını yapmak oldukça zor. Sadece düşündüğüm ve anlayabildiğim kadarıyla tanımlamaya çalışırken Nietzsche’nin irade konusunda yazdıklarını okudum. Birden zihnimde oluşan şekillere ve daha önce edindiğim yanlış algılara takıldım. Neden bu kadar şartlanmış bir beyine sahibim derken şartlanmanın kendimden kaynaklandığını anladım. Bizzat bu engelleyici his ve fikirler belli bir program ve kayıt oluşturmuş zihnimde. Zamanla belleğe kaydettiğim bilgiler ve aslında hiç de benimsemediğim fikirler bir bakmışım dostum olmuş! Sürüye dahil olmak gibi bir derdim hiç olmadı. Buna rağmen zorunlu olarak uyguladığım her şey sanki irademi ve onu kontrol gücümü sınırlamış. Daha doğrusu irade zannettiğim otokontrol halleri tecrübelerin kaydedilmesinden öteye gitmemiş. Yorum yapmadan, sadece mantıklı olarak düşünmüşüm olan biteni. Şu sonuca vardım sanırım: İrade, şartlanmış değerlerin en uygun şekilde insan ruhunda içselleştirilmesi! Bu kadar dar kapsamlı olmayan irade, toplumsal değerlerin koşulsuz şartsız kabul edildiği durumlarda kişiye ait bir mekanizma olmaktan öte grubun elinde ‘idare’ edilen bir irade oluyor. Bu konu fazlasıyla uzun; daha sonra, bireysel iradenin engelli yollarını aştıktan sonra anlatabileceğim ciddi bir mesele.
Nietzsche’nin tanımı bu anlamda yol gösterici. İntikam, ihtiras ve her çeşit bölünmüş duyguyu da içinde barındırır irade. Salt dayanma ya da sabretme ölçütünde ele alınırsa bir adım öteye gidilmez. Önce iradenin bireyin özüyle ve kendi benliğiyle ilgili bir soyut kavram olduğunu belirtmekte fayda var. Düşünmek, yorum yapmak, sorgulamak ve konuşmanın birleştiği zamanlarda, çoğu zaman da hislerin kontrol ettiği, değişken, anlaşılmaz ve bir o kadar bulanık bir tablo çizer kişisel irade. Özünde zaman kavramı yoktur aslında; geçmiş gelecek ve bugün tek bir noktada birleşir. Önemli ve tartışılır olan bu noktanın ne olduğu, ve bu noktadan sonra cümlenin devam edip etmeyeceği. Daha net açıklamak gerekirse, irade sebep midir, sonuç mudur, yoksa varlığımızın tamamıyla özgür, zamandan soyutlanmış bir parçası mıdır? Bana kalırsa irade, tam da Nietzsche’nin tanımına yakın sayılabilecek ‘kendiliğinden’ yaratma sürecidir. Zamandan özgür olması bu sebepledir. Bu süreç her ne kadar engelli, engebeli ve tehlikeli olsa da insanı insan yapan, toplumdan bağımsız kılan ve belleğini özgürleştiren bir olguya sahiptir: ‘SEVMEK’. Bu noktada konuyu derinleştirmek mümkün fakat asıl konu olan iradeden sapmamak için detaylar üzerinde durmak istemiyorum. Düşünce zincirini kıran irade, sevmeyi ve birleştirmeyi bildiği kadar düşmanlığı ve bölmeyi de biliyor. Rahatsız edici tarafı iki duyguyu bazen aynı anda yaşatması! İradem geçmişten bağımsız olmayı öğrenemeyebilir; yada geleceğe zoraki bir yön vermek isteyebilir; belki kurallarını uygulatmak istediğinde akıl dışı bir kontrolle ihtiraslarına yenik düşebilir. Tüm bunlar sabır ve dayanıklılık testi değil elbette; tahakküm ve bencillik örneği. Zıt kutuplara tahammül eksikliği. İşte bu yüzden irade kişisel boyutta tanımını bulamazsa toplumsal boyutta felaketleri de beraberinde getiriyor. İrademin intikamı öyle tehlikelidir ki çok sevdiğimden nefret ettirir; nefsime hakim oldukça kendimden uzaklaşabilirim. Belki sigarayı bıraktım; kendimi arındırdım; artık günah işlemediğimi düşünüyorum. Ama iradem sürekli çığlık atıyor içimde “Boşuna uğraşma! Yine en başa döneceksin, en mükemmel olduğun anda inişe geçeceksin, en güzeli bulduğun anda kaybedeceksin, en sevdiğin anda içine kuşku düşecek!” İşte irade böyle der. Kesin olan hiçbir şeyi kabul etmez. Kendi varlığını bile reddeder bazen. Bu yüzden gülen yüzler asılır; huzurlu yürekler endişe duymaya başlar. İrade, zoraki tutkularından ve doğrularından sıyrılmaya çalıştıkça daha da acı çeker; ve en sonunda acı çektirir. Yaparken yıkar; yıktıkça yeniden yapmaya teşvik eder! Bu, öylesine dayanılmaz bir durumdur ki çelik irade, çelik varlığın peşinden koştukça varlık kaybolur. Aslında hiç olmamıştır. Ve aslında var olmamak isteksizlik demek değil mi? Bence iradeyi kontrol etmiyoruz yani nefsimize hakim falan değiliz! Çoğu zaman o bizi kontrol ediyor. Hayatımızdaki en büyük yanılgı bu. Bütün bir ömür zevk ve tutku uğruna savaş veren insanoğlu diyor ki: “İrademin ve sabrımın kuvveti kimsede yok!”. Zevk ve tutkulardan arındığını zanneden de diyor ki: “Ben varım; ve hep var oldum!” İkisine de derim ki: “Hadi oradan..”
Taktikler
Saklanmanın en zahmetsiz yollarından biri de fazla açık olmaktır. Her ne kadar açık olmak samimiyet belirtisi olsa da durup düşünmek lazım. Neden bu kadar dürüst ve yalansız diye sormazlar mı? Bence dürüstlük ve açık sözlülük en kolay aldatma yolu. Karşıdaki insan verileni alacaktır ve siz pazarlama yeteneğiniz de iyiyse hayal gücünü istediğiniz gibi yönlendirirsiniz. Evet, dürüstler ve hep doğruyu konuşanlar uzman politikacılardır. Yol saptırma ve fikir yönlendirme o kadar basit değil elbette. Kalben dürüstlerin bulunduğu yerde daha da zor olabilir. Fakat uzman deneyim kazanmışsa olan kime olur dersiniz? Tabi ki gerçek iyilere! Harcanan taraf yalansızlığı çıkarlarına alet etmeyenler olacaktır.
Kendini satmanın yaygınlaştığı günümüzde amaca ulaşmak için çeşitli metotlar üzerine değerlendirme yapılıyor. Piyasada sözü geçen yığınla kitap var. Hiçbirini okumadım ama yine de tahmin edebiliyorum bu taktikleri. Çünkü uygulayanlar bir hayli çok. En basit örneği kıskandırma. Hedef kişiye hissettirmeden ne yapılır, ne anlatılır? Yeni tanıdığım biri bu taktiği uygularken dikkat ettim. Sadece gözlem yaptım ilk önce, seçtiği kelimelere, durumlara ve kişilere baktım. Gerçekten de açık sözlü bir insan. Taktik analizi yapmıyor olsam hemen kanabilirim ona. Kısaca bu arkadaş kilit noktayı görmemi sağladı. Daha küçük yaşlarda zaten öğrenmiştim ama şu anki bakış açım daha farklı. Artık geçmişi değerlendirirken bugün olanları daha net görüyorum. Sözünü ettiğim arkadaş kendini tamamen ortaya koyarken ihtiyaçlara odaklanıyor. Kendinden ziyade karşı tarafın ihtiyaçlarına hassasiyet düşünceli ve ince fikirli olduğunu gösteriyor! Elbette ilerleyen zamanlarda bu durumu daha iyi anlatacağım. Fakat şu anda durum tahlili yaparken kendimi bilim adamı gibi hissettim! Gün geçtikçe ruhaniyet üzerine yeni fikirler üretiyorum.
Amaca zahmetsizce ulaşmanın birinci şartı demek ki ihtiyaçları görebilmek ve değerlendirme yaparken olası durumlara etkisini düşünmek. Somut bir örnekle şöyle anlatayım: Benden hoşlanan bir erkek beğenisini dile getirirken önce kendi egosunu öne çıkarmak için uğraşıyor. Neden? Çünkü beğenilmesi ve talep görmesi arzulanacak kişi olmasına bağlı! Evet, tam da bu noktada erkek, imalı yollardan gücünü ve zekasını ispatlayacak. Biliyor ki kadının ihtiyaç duyduğu pohpohlanmaktan ziyade karşısında güçlü bir erkek görmek. Kadını tanımanın ve isteklerini anlamanın önemini tecrübeleriyle kavramış bir zat. Henüz kadını tanımayanlar bu kadar tehlikeli değil. Ama onlar da ihtiyaç analizi yaparsa ikinci hassas noktayı bulmuş oluyorlar. Bu da her koşulda ilgi görme ihtiyacı. Duygular üzerine oynayan bir erkek kendini sunduktan sonra, ikinci aşamada kadının yalnızlığını hedef alır. Çünkü bilir ki kadınlar hep yalnızdır ve hatalı bir düşünme tarzı da olsa çok sıkıldıklarını düşünür! Gerçekten de ruhen huzursuz birçok kadın bu ilgiyi candan karşılar. Ve son aşamada ikna olmuş bir kalp ve aldatılmış bir beyin olarak her iki taraf da halinden memnun oyun dekorunu hazırlamış olur. Kısaca böyle. Açık olan taraf çoğu zaman erkektir. Çünkü toplum olarak kadının açık sözlü olması hoş karşılanmaz; bu yüzdendir ki çoğu kadın gizemli olmak ve kalmak için çırpınır durur. Bunu da kendine iş sayar! Doğal olarak erkek açıklığının ardına saklanır ve her sözünde koruyucu,kollayıcı ama bir o kadar güvensiz, dolambaçlı yollara girer. Gerçek bir kadının tek bir arzusu vardır: gerçek bir erkek! J Kendi yüzünü saklamayan, güçlü görünmek için ego savaşına girmeyen, kadının en doğal ihtiyaçlarını silah olarak kullanmayan ve aşkı sınıflandırma yapmadan yaşayan bir erkek. Öyle biri yok mu? Sorular,sorular..
İblis
cani kiracı,
gölgelerin avcısı,
taptığı kazancı,
kazandığı acı,
başında tacı,
bedende sancı,
zalim hancı,
çok tanıdık yabancı, ...
sürüyor davası,
esiyor havası,
yerinde rahatı,
bırakmıyor dünyayı
gölgelerin avcısı,
taptığı kazancı,
kazandığı acı,
başında tacı,
bedende sancı,
zalim hancı,
çok tanıdık yabancı, ...
sürüyor davası,
esiyor havası,
yerinde rahatı,
bırakmıyor dünyayı
Özet Olsun
madem kıssadan hisse,
uzatma lafı mümkünse,
dediğin artık her ne ise,
dinlemiyor ki hiç kimse;
özet olsun diyorsun,
kalabalık ediyorsun,
söylediğini bilmiyorsun,
kulağını aç mümkünse
uzatma lafı mümkünse,
dediğin artık her ne ise,
dinlemiyor ki hiç kimse;
özet olsun diyorsun,
kalabalık ediyorsun,
söylediğini bilmiyorsun,
kulağını aç mümkünse
Oyalanmak
mahlukatın muazzam mukadderatı mucizenin müstakbel modasında mütemadiyen meçhulle mücadele eder; mütevekkil meraklılar mutsuzluğun mekanında, mantığın mezarında, mevcudiyetin meşgalesiyle bir müddet oyalanırlar.
Doğru- Yanlış
Doğruyu söyleyen türlü hakarete maruz kalır, doğru söylermiş gibi yapan türlü çevrelerden övgü alır. Bir yalanı bin kere söyle doğruya çıkar sonunda. Asırlardır söylenen yalanlar buna kanıt değil mi? Bu kadar insan yanılıyor olamaz diyorsunuz, görünüşte öyle, onlar doğruyu söyleyecek cesareti ve yüreği olmayanlardı ve saklandıkça güvende olduklarını düşündüler. Ta ki yılan onlara da dokunana kadar..Zarar görmek istemeyen bir topluluğa dahil olur ve onlar aksi bir durumda koruma sağlamış olurlar. Bu sebeple bütün yanlışlar el birliğiyle doğruya çevrilebilir, haklı gösterilebilir. Zaten doğruyu söyleyen çoktan dışlanmış ya da cezasını görmüştür! Nasıl ki her iyiliğin cezası var bu dünyada her doğrunun da bedeli olacak. O bedeli ödemek de o kadar kolay değil..
soylu yalanlar,
soysuz doğrular,
bilginin adı yok,
çarpık bütün sorular, ..
bugün doğru yarın yanlış,
değişir bütün cevaplar..
dünya hali diyorlar,
konuşmayı biliyorlar,
biraz zora gelince,
susup oturuyorlar..................................................................
soylu yalanlar,
soysuz doğrular,
bilginin adı yok,
çarpık bütün sorular, ..
bugün doğru yarın yanlış,
değişir bütün cevaplar..
dünya hali diyorlar,
konuşmayı biliyorlar,
biraz zora gelince,
susup oturuyorlar..................................................................
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)