taş binalar da topraktan,
mekan oldular bize yalandan,
tasarladık planladık yaşadık,
toprağı düştük hesabından
hesap döner, gün biter
oturduğun zemin çöker
binaları yiyemezsin
toprağa el ver yeter..
16 Eylül 2012 Pazar
Kurtla Kuzu Karışmış
Neden İsmail Yk dinleyip Türkçe’yi sakız gibi yaydıra yaydıra konuşan, elinde ipoduyla bilgisayar başında saatlerce oyun oynayan gençliğimizi salak, işe yaramaz diye eleştiriyoruz ki? Hem bu durum bazılarının işine gelmiyor mu? Ben bile öğretmen olarak fikrimi belirtmeye çekinirken Recep İvedik gibi Uzakdoğuyu Kars zanneden öğrencimi nasıl eleştirebilirim? Ayrıca bugünkü durumu yerden yere vuranlara soruyorum: Madem eğitim sistemi 40 yıl önce daha iyiydi şimdi neden bu haldeyiz? Neden en akıllı çocuklarımız bankaları soyup kaçtı? Onlar vatana millete bağlı değil miydi yoksa? Halbuki onları en ulvi değerlerle büyüttüğümüzü iddia ediyorduk!
Çocuğun halini düşünelim önce..Anne babası diyor ki: “Oğlum, bak Mehmet Bey’in oğlu Tıp kazanmış, sen de oku gayret et, sen de kazan!” Gayet açık. Rekabete dayalı günümüz toplumunda genelde ana-babaların istediği , eğitimin kendisinin iyi olması değil ‘başkalarınınkinden’ daha iyi olmasıdır. Bu, öyle bir hale gelmiş ki gerek artan nüfus gerek iş olanaklarının azalması bu rekabeti daha da körüklüyor ve fırsat eşitliği diye haykıranlar, özellikle de meslek sahibi kişiler eğer olağanüstü toplumsal duyarlılık sahibi değillerse, kendi çocukları için istedikleri ‘iyi’ şeylere toplumun büyük çoğunluğunun sahip olmasını istemezler. Yani mevcut anlayış tümüyle çocukları acımasız, hoşgörüsüz, haşin ve saldırgan hale getirmektedir. Bakmayın siz saatlerce oyun oynadıklarına, o oyunlarda kaç kişiyi katlediyorlar! Yazık ki bir babanın çocukları için istediği ne mutluluk ne de erdemdir; o yalnızca maddi başarı arzular. Onların, dostları yanında övünebileceği çocuklar olmasını ister. Eğitim için gösterilen çabalarda ilk otorite ebeveyndir. Çocuk, kurulması gereken bir makine gibidir, nasıl ayarlarsan öyle gider. Bunu ben demiyorum, anne babaların verdikleri ilk eğitim saygıdır kuşkusuz, söz dinleyen çocuk cicidir, çünkü değerler silsilesinde anne babayı yüceltir. Yapması gereken de budur zaten. Fakat ironiye bakın, tüm otoriteler çocuğun kendi iyiliği ile doğrudan ilgisi olmayan amaçlara yönelmesini istemektedir! Yanlış anlamayın, saygısız çocuk iyidir demiyorum ben; ama içselleşmeyen saygı, donmuş beyinde ne derece anlam kazanır, onu düşünüyorum. Düşünmeyen çocuk, elbette itaatkar, sözümona sevimli olacak. Bence en tehlikeli birey, konuşmayan, ifade etmeyen, kuralları harfiyen yerine getiren bireydir. Düşünmenin kınandığı bir toplumda yaşadık senelerce, aman kafanı yorma dediler hep, sen mi kurtaracaksın dünyayı..? Gerçekten de kurtaramayız dünyayı, ama neden nasıl hareket ettiğimizin bilincinde olurduk.
Bilgi edinme arzusu gençlerin çoğunda doğal olarak vardır. Ancak açığa çıkamıyor; çünkü her kurum kendi görüşünü aşılayarak düşünme sürecini baltalıyor. Her kurum değerlerini yücelten bireyden başka şey beklemiyor. Bu kadarı yetermiş diyen birey, bilgiyi aşağılamaya başlıyor sonuçta, haksız mı? O kadar matematik öğrendik, ne oldu diyor..Öğrenirken amacı sınavı geçmekti, geçti bitti, devletine milletine faydalı oldu, ama hala kendi yaşamını yönlendirecek, iyiyle kötüyü ayıracak deneyime sahip değil..Bu nedenle de masumiyetini sömüren sinsi emellere yem olmaktadır bu birey. Onun yerine başkası düşünsün, başkası anlasın, başkası bilsin, ne olacak ki? Oh, ne rahat, ne cennet dünya! Eğitim dedikleri böyle bir şey, gerçekten de şart! Yoksa bu kadar kuzu, nasıl kurt olurdu?
İşte bakın ikiyüzlülüğü yücelten anlayış kuzuların içinde kurt, kurtların içinde kuzu olmayı gerektiriyor. Sonra da oturup aptal gençlik diye konuşuyoruz. Siyasal bir sorun olarak eğitimin güçlüğü buradadır. Eğitimi bu derece basitleştiren anlayış, gençlerin yaradılışları gereği eğitimden dehşete kapıldıkları düşüncesini yaymaktadır. Bu kasıtlı kanıyı da kendi niyetlerini saklamak için kabul ettirmişlerdir. Faşizmin sakız olduğu şu günlerde asıl faşizmin ne olduğunu anlatabildim sanırım. Bu, tüm kurumlar için geçerli, bölünmüşlük diye bir şey yok aslında, her kurum gücünü pekiştirmek için çabalayacak ve ayrım kaçınılmaz olarak genç beynin düşüncesini etkileyecek.
Yapılacak şey, gençlerimize bilginin ‘edinilmeye değer’ bir şey olduğunu hissettirmektir. Bu, bazen zor olur çünkü gerçekte bilgi var olan düzende işe yaramayan bir şeydir. Bir başka zorluk da çağın getirdikleri yüzünden gencin çok çabuk sıkılmasıdır. Değerler sistemi bunu da kötüye kullanır nihayetinde; can sıkıntısından ‘düşünmeyerek’ kurtulabilirsin der! Zihinsel açıdan sadece eğlenen, vur patlasın çal oynasın tarzı yetişen çocuk, eleştiri nedir bilmez tabi ki, eleştirdiğinde neyi savunduğunu da bilmez. Elbette bazı kurumların şekillendirme planı tamamlanmıştır. Bir bebeği düşünün, biz ona zorla dil öğretmiyoruz ki..Bizi izliyor, saatlerce taklit ediyor, dudak hareketlerini gözlemliyor, ve büyükler onu yüreklendiriyor. Peki neden çocuk büyünce bunu yapamıyoruz? Bebeğin yeni sözcük öğrenmediği günlerde onu cezalandırmak aklımızdan geçmez, sağladığımız tek şey fırsat ve övgüdür. Neden o, biraz büyüdüğünde tamamen tersi bir muameleye maruz bırakıyoruz? Aile, toplum, tüm kurumlar sanki bireye savaş açmış, asıl savaş budur bence..Düşünme yetisi üzerindeki kasıtlı savaş..
Doğru, özünde var olan akla uygunluk sayesinde otorite olmadan öğretilebilir. Yapmamız gereken otoritesiz yaşamak değil, başımızdaki patronların akla ne derece saygı gösterdiğine bakmak..Eğitim, bize doğruya elden geldiği kadar yakınlaşma yeteneği sağlamalı, uzaklaşma değil! Bunun için de bize dürüstlük öğretilmeli; kastettiğim dürüstlük görüşlerimizi kanıtlara dayanarak oluşturma ve onlara bu ölçüde güvenme alışkanlığıdır. Bu güven olmazsa söz konusu saygı ve değerler er ya da geç geri tepecektir. Gürültülü iddialar ve hipnotizmayla bir yere varılmaz, toplum bir süre uyuşturulur o kadar..Bir çocuk düşünme zevkini tatmamışsa istediği kadar tartışsın, kabul etsin, reddetsin, bildikleri hep yarım kalacaktır. O, bir tartışmanın ne sonuç verirse versin sürdürülmesi gerektiğini, ve soruların tüm yanıtlarını görebilmesi gerektiğini öğrenmelidir.
Yalnızlık Acı Mıdır?
Evet, tek kelimeyle acı vericidir ve insanın bu acıyı anlaması değil, fark etmesi gerekir. Peki neden acı çeker insan yalnız olduğunda? İlk şey egonun hastalandığıdır. Çünkü biz ilişkiler olmadan sağlıklı hissedemeyiz. Ego, ilişki içinde büyümüştür, yalnız başına var olamaz. Bu yüzden o, var olamayacağı durumda boğuluyormuş gibi hisseder. En derin acı budur. Ölümün eşiğinde gibi hissetmek. Ölmektesindir ama ölen sen değilsin, sen diye kabul ettiğin, sana verilmiş olan egondur. Özdeşleştiğin ego, bir katkıdır aslında. Bağımsız ya da anlaşılır bir şey değil, tamamen bir kopyala yapıştır işlemidir. Başkalarını terk ettiğinde onu yanında taşıyamazsın. Şöyle düşün: toplum içinde insanlar senin iyi biri olduğunu düşünür. Bu iyilik sen yalnızken var olamaz. Çünkü bu, insanların senin hakkında düşündüğü bir şeydir. Artık o insanlar olmadığında bu his, temelsizleşir ve sen çok kötü hissedersin. Ve yalnızca iyi insanlar acı çekmez. Kötü biriysen bu da başkaları tarafından sana verilmişti. Yalnızlığa çekildiğinde hiç kimse olmazsın. Kötüler başkalarına bağlıdır. İyiler de başkalarına bağlıdır. Aziz ile günahkar toplum içinde var olur. Yalnızken ne aziz olursun ne günahkar. Toplum olmadan köklerinden sökülmüş olursun, besleneceğin toprak yoktur. Temel acı budur. Artık kim olduğundan emin değilsindir, egon çözülmektedir. Ama bu, iyidir. Çünkü sahte sen kaybolmadıkça, gerçek ortaya çıkmaz. Yalnızlıkla sahte olan her şey biter. Tabi ki bu acıdır. Yalnızlığın kendisi değil, verilmiş kimlikler yok olunca insan desteksiz hisseder, ölüm gibidir. Halbuki ego, hep destek bekler. Ve sahte olan, büyük bir yatırımdır! Sen ona senelerce yatırım yaptın. Tüm umutların ona bağlı. Bu yüzden o çözülmeye başladığında korkarsın,paniğe kapılırsın. Bu süreç oldukça sancılı geçecektir.Mesele cesur olmak değil,korkusuz olmak. Çünkü korku, cesaretin arkasına da gizlenebilir. Yine sahtedir. İnsan ancak en derin korkularını yaşadığı zaman korkusuz olur. Bu da yalnızca yalnızlıkta gerçekleşir. Bu, egonun ölümüdür. Evet acıdır ama artık çaba bitmiştir, var olma çabası, ümitsizce çırpınma bitmiştir.
Yalnız olmak demek alternatif toplum yaratmamak demektir. Uyumlu olmak, her şeye uygunluk göstermek öylesine büyük bir konfordur ki sen değiştiğinde ve yalnızlaştığında toplumun sana verebileceği bütün konforları terk etmiş olursun. Bu da büyük acıdır. Ve toplum sana bir şey verdiğinde karşılığını mutlaka alacaktır: ruhunu..Gerçek sen yitip gidecektir, sen diye zannettiğin buğulu camın ötesindeki bir görüntüdür sadece. Ruhunu elde etmeye çalışırken bu alışverişi bırakmak zorundasın. Bunu yapabilmek en yüksek mutluluğa yakınlıktır. Toplum, yalnızlık kadar acı verici değildir. Toplum, yatıştırır, toplum rahattır. Ama sana bir tür uyku verir. O an dinlenmiş, yenilenmiş hissedersin, sonra yine kabus başlar.
Cehennem, mutlak sessizliğin içinden geçebilmektir. Öyle bir sessizlik ki kulakları sağır eder. Bu şekilde bir süre yaşamak başlangıçtır. Yazık ki bu başlangıçlar hep ertelenir. Evet, yalnızlık acıdır. Buna az bir süre için dayanmak bile çok zordur. Her şey seni terk etmektedir. Tüm roller, cüppeler elinden alınır. Bu korku temeldir, kaçınılmazdır. Bu bir sarsıntıdır. Ruh, rahatsız olacaktır. Depreme dayanmak gerekecektir. Ama sonunda çok başka, dikkate değer bir şey olur: sen, belirirsin karanlığın içinden. Karanlık yine aynı karanlıktır ama artık el yordamıyla yürümezsin. Karanlıkla bir olup, ışığı arama gereği duymazsın. Işık, sensin..Kendi yolunu önce kendin aydınlatabilirsin. Bu da ancak yalnızlıkta olur. Tüm etiketlerden sıyrılıp sadece sen olarak kaldığında…Bu, çok acıdır.
Bilim ve Din
Bilim, öznel olandan çok korkar. Din de nesnel olandan çok korkar. Yani biz ne kadar uğraşsak da din ve bilimi bir araya getirmek için, bu çaba boşa çıkacaktır. Neden? İnsan olarak bir iç dünyamız var, duygularımız, düşüncelerimiz var. Bunlar, biz konuşmadıkça gözlemlenemez. Tamamen mahremiyettir. Fakat nesnel tepkiler gözlemlenebilir. Örneğin kişinin camiye, kiliseye gitmesi, dini inancına göre ibadetini toplum içerisinde gerçekleştirmesi gözlemlenebilir.
Aslında, İçsel dünyaya bilimi getirmek ne denli tehlikeliyse dışsal dünyaya dini getirmek de bir o kadar tehlikelidir. Bunu her gün yaşıyoruz, her çağda aynı problem tekrarlanıyor. Ahlaki sorun tüm zamanlar ve tüm insanlar için bir ve tek olduğu halde kültürel şekillenmeler onu farklı gösteriyor. Bu, insanın temel paradoksu. Dini dışsal dünyaya getirirsen kaos yaratırsın; doğu toplumları genelde böyledir..tam bir kargaşa...İçsel olana bilimsel yaklaşımı getirirsen delilik yaratırsın; Batı toplumu yarattı, artık Batı tamamen nevrotik. Çelişki ancak biz bir yaklaşımı her iki alana ( öznel ve nesnel) dayatmak istediğimiz için doğar.
Kamu önünde yaşanan, tam bir “oyunu kuralına göre oyna” durumudur. Bu sorun, insanın güç ve kuvvete karşı takındığı tutumla ilgilidir. Fiziksel güç, bizi özgürlüğümüzden edebilir, hatta öldürebilir. Fakat ‘aklımız’ doğrudan güce maruz kalmaz. Güç ve akıl farklı düzeylerde var olurlar ve güç, hiçbir zaman doğruyu çürütemez. Kamu önünde yaşanan güç oyunları tamamen sahtedir. Halbuki insan doğruyu bilme yeteneğine sahiptir. Tehdit edildiğinde güçsüz ve korkak hale gelen insan, bu yeteneğini yitirebilir; davranışları bozulur ve felce uğrayabilir. Bu sırada toplum içindeki bazı bireyler kendine biçtiği ya da biçilen rolü oynayıp rantını sağlamaktadır. Güce sahip olanların ‘zayıf’ olup boyun eğenleri koruyup onlara özen gösterecekleri vaadi insanı kendisi için hissettiği sorumluluk yükünden kurtaracaktır! Bu şekilde birey, felce uğramış karar verme yetisiyle “güven dolu” hissedeceği bir yanılsama ortamında gerçek düşüşünü yaşayacaktır.
Kişinin kendisinde olan gerçektir. Az önce dediğim nesnel olarak gözlemlenemeyen tepkiler vardır..Kamu bunu bilmediği için yüzeysel olanı gerçek gibi kabul eder. Ve görünen, en önemli ispat unsuru haline gelir. Vitrini güzel tut derler toplumda! Alttaki gerçeği kimse merak etmez çünkü kendi rant oyunu da ortaya çıkabilir maazallah.. Aslında bana göre en derin şey birey olarak kalmalıdır ; ve nihai olan özel kalmalıdır. Kutsallığın mahremiyeti olmalıdır ki ancak böyle ilahi olabilir..Dışarıya yayın yapılan bir inanç gerçek olmayabilir. Kolektif olan her şey doğru değildir; bireyi ve öznel düşünceyi lanetleyenler kolektif şeytanlar olamaz mı? Olabilir. İkiyüzlü olarak neler elde edilir? Dürüst olarak neler kaybedilir? Hep aynı hesaplar yapılmıştır, halen yapılmaktadır. Gerek normal hayatta gerekse ilahi planda insanoğlu menfaati için her yolu denemiştir. Karşı tarafı karalayarak itibar elde etmiş, bu şekilde kendi doğrularını tüm bir sisteme naklederek koyun sürülerini kandırmayı başarmıştır.
Tehdit ve vaat birleşimine boyun eğen insanın aklı zamanla çalışmayı, düşünmeyi reddeder. Güç sahibi olanların düşüncesini kabul ederek sevgi gücünü de yitirir. O, önyargı ve boş inançların kurbanıdır.
Aslında özgürlük, keyfi seçimler yapma özgürlüğü ve zorunluluktan doğan bir kavram olmayıp insanın potansiyel olarak ne olduğunu anlama ve varoluş yasalarına göre üretken doğasını, karar verme yetisini hayata geçirebilmesidir. Bizim ahlaki sorunumuz insanın kendine karşı olan kayıtsızlığıdır. Bizler eşyalar haline geldik, her duygumuz her düşüncemiz sanki eşyaya endeksli! Ve sonuç, kendinden iğrenme! İnsana hiçbir inancımız kalmadı; kendimizi bir o kadar güçsüz ve eli kolu bağlı hissediyoruz. İnsancıl anlamda bir vicdana sahip değiliz; çünkü kendi yargılarımıza güvenme cesareti gösteremiyor çoğumuz. Bizler, herkes bizimle yürüdüğü için takip ettiğimiz yolun bir amaca ulaşacağını düşünen bir sürüden ibaretiz.
İnsan, ideallerinin ve amaçlarını kendisinin dışında bulunduğuna inandığı; onarlı bulutların üzerinde, geçmişte veya gelecekte aradığı sürece, kendinden dışarıya çıkacak ve tatmini bulamayacağı yerlerde aramaya devam edecektir. O, çözümleri ve cevapları gerçekten bulabileceği tek yer olan- KENDİSİ- hariç, her tarafı arayacaktır. Halbuki ne iyi ne de kötü sonuç, kendiliğinden olur ya da önceden kestirilebilir. Karar, insanın içindedir. İnsanın kendini, hayatını, mutluluğunu ciddiye alma yeteneğinde; kendisinin ve toplumunun ahlaki sorunlarıyla yüzleşmeye hazır olmasında saklıdır. Yani karar, onun en dürüst anlamda birey olma ve var olma cesaretine bağlıdır.
Adalet Sevgiden Üstündür
Adaletin türlü durumlara göre şekil değiştirdiği şu günlerde – ki sevgi kavramı da dillere pelesenk olmuş- aklın ya da kalbin ötesinde ne var diye hiç sorduk mu kendimize? Kimisi var, akıl akıldan üstün diyor; kimisi taş kalpli oluyor, kimisi vicdansız kimisi de şuursuz..Bütün bu tabirleri bilerek kullanmıyor çoğu insan; daha çok belli durumlara özgü otomatik tepkiler..
Gün geçmiyor ki mahlukat değişmesin, her şey öyle büyük hızla değişirken bizim tepkilerimiz hep aynı, hem de bilinçsiz! Bir cinayet işleniyor; “Psikolojisi bozulmuş!” diyor duygusal insan; realist ise : “Ekonomi kötü kardeşim!” diyor..Herkes kendine göre bir yorum yapıyor yüzeysel olarak. Buna rağmen başka bir insan olaylar üzerine değil de kavramlar üzerine konuşmaya başladığında susturuluyor hemen, çok konuştun, kapa çeneni diye..
Toplum, olayları yorumlamayı çok seviyor, ama düşünmeyi sevmiyor. Adalet kavramı tek yönlü işlerse hoşa gidiyor, belli bir amaç doğrultusunda “işe yarar” hale geldiğinde salt gerçek deniyor! Herkes kendine dürüst, adil, vicdanlı, akıllı sıfatını yakıştırıyor ama yorumlayacağı bir olay yoksa bu kavramları tanımlamaktan çekiniyor. Yeri geldiğinde duygusal, yeri geldiğinde mantıklı olup çeşitli kılıklara giren zavallı adalet, sevgiyi de kardeş edinmiş, eşitiz diyor. Bunu derken sözüm ona adalet, sevgiyi şekillendiriyor, kullanıyor; ve tabi ki sevgi asıl anlamını yitiriyor. Sevgi, bilir ki adil bir ortamda kalplerde yer bulabilir. O kalpler ki mantıkla işleyen bir beyinle anlam kazanır. İlk adım olan düşünme yetisi baltalandığında vicdana giden yol da kesintiye uğrar. Çünkü “şuur” ancak akıl ve kalbin, yani his ve düşüncenin ortaklığıyla adalete giden yolu açar. Adalet, hem başlangıç hem sondur; bazıları buna vicdan der, bazıları nesnel açıdan evrensel değer der, kimisi de kendini bilmek olarak yorumlar. Tanımlar değişse de insan yalnızca hislerine köle ya da düşüncesine efendi değildir; insan, insan sıfatına ancak his ve düşünce birlikteliğiyle ulaşabilir. Tüm şartlar yerine getirilse de yolun sonu bazen adalet olmaz; fakat akıl-yürek-bilinç üçlüsü anlamını bulmamışsa Vicdan ya da Sevgi olgusundan hiç bahsetmeyelim. Adalet, farkında olarak düşünmektir, iç sestir, dışa yansıdığında kılık değiştiriyorsa er ya da geç kendine dönecektir. Ancak o zaman sevgi kendini görecek ortamı bulur. Farkında olmadığımız, anlayamadığımız ya da faydacı sevgi dediğimiz yüzeysel hisler, sadece kelimeden ibaret olup gerçek değerini akıl ve yürek bütünlüğüyle kazanır.
İnsan ruhu ve bedeni ne yazık ki bölünmüş bir resimden ibaret; bu bölünmüşlük hissi her alana yansıyor. Biz istesek de istemesek de bize ait tüm düşünceler, bazen toplum, bazen zihinsel olarak kalıtımla gelen mirasımız bu bölünmüşlüğü alkışlıyor. Öyle bir hastalık ki bu, toplumu cinnete sürükleyen, insan ruhunu arayıştan arayışa sevk eden, bizi birbirimize düşman eden, bazen insan olmayı lanetleyen, bazen yaşam gücünü kıran tüm hücrelerimize sızmış bir illet bu…Bu, bölünmüşlük hissi…
15 Eylül 2012 Cumartesi
Beyin Nasıl İşler?
Beyin, daha çok görüntülerle çalışır, çünkü kısa yollarda daha az yorulur, yargılarımız da şekiller üzerinedir, bir görüntüyü hemen genelleriz, çünkü isteklerimiz renklerdir, renkler isteklerimiz..beyin,bu yüzden yorulmayı sevmez çünkü renk ve şekilleri arar..istekleri doğrultusunda bir algı oluşturur. İlk başta etki tepki meselesi olan algılama daha sonra bilinçli bir arzuya dönüşür. Çoğu zaman tehlikeli olan bu renk arzusu hem gereklidir hem de gelişim için zorunludur. Ta ki beyin onları seçmeye başlayana kadar..O vakit bilinç kendini farketmeye başlar ve renklerin bir engel olduğunu ani bir şekilde anlar. Bu anlayış tüm yorgunluğu silip atar ve beyin daha hızlı çalışmaya başlar. İsteklerimiz artık bir tuzak değil, bir yöntem halini alır. Arayış bitmiştir.
Gecenin Felsefesi
İstibdat döneminde istiareye yatıp istemsiz olarak istiflemiş olduğu tüm istihbaratı istisnai bir istifadeyle istişare eden kişi isteklerinden istifa etmiş, sizce ne kadar istekli, rüyada mı,irade konusunda istençsiz mi?
Umurumda
Yine yüksek dozaj duygudayım,
mantık silsilesinde kayıptayım,
olsun bu da güzel yahu,
kendimin umurundayım:)
mantık silsilesinde kayıptayım,
olsun bu da güzel yahu,
kendimin umurundayım:)
Seçkin Kimdir?
Gerçeğin bir kısmını algılayabilenler 'Seçkin' olduklarını iddia ediyor; sadece bilgi, sadece kültür, sadece ahlak, sadece görüntü, sadece okumak, sadece konuşmak, sadece duygu, sadece düşünce değil,...Seçkin olmak Bütünü görüp her ahlaki değeri Adalet çerçevesinde yorumlayabilmek ve tedbir alabilmektir. Seçkin olmak her türlü fanatizm ve kör inançtan uzak durup her görüşü dinleyebilmek ve gerektiğinde tarafsız olabilmektir. Seçkin olmak canlı cansız her varlığa saygı gösterme zorunluluğundan ziyade onu anlayabilmek ve bu şekilde hayatı yüceltebilmektir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)