Sessizlik paketlenmeli, şişelerdeki su gibi satılmalı, belki o zaman gidip alırlar onu. Bazı insanlar paketlere güvenir çünkü onlara göre paket değerlidir ve bir bedeli vardır. Bedelini ödediği şey daha değerlidir ve korunması gerekir. Düşünsenize sessizliğe bir paha biçilse hemen nasıl kıymetlenir! Herkes sus pus olur, ödülünü beklerdi. Yaramaz çocukların sessiz kalınca anneden alkış alması gibi!
Birçoğumuzda bu çocuksu ruh var. Biri bize sus dese hakaret olarak algılarız, hemen kendimizi ispat çabasına gireriz. Halbuki bir şart koşulsa- sessiz olursan sonucu bu olur- dense zihnimiz hemen başka türlü işlemeye başlar. Çünkü koşul dediğimiz şey bir pakettir ve tepkilerimiz buna göre şekillenir. Aksi takdirde sebebi ve sonucu belirsiz olan her şey kıymetsiz kategorisine giriverir. Kendi zihnini dinleyecek cesareti olmayan çocuklara biraz sessiz kalması tembih edildiğinde hiçbiri bu buyruğa uymayacaktır. Fakat bu sessizlik talebi biraz süslendiğinde ve karşılığında bir ödül olsa bakın çocuklara nasıl da süt dökmüş kediye dönerler!
15 Eylül 2012 Cumartesi
Zıt Kutuplar Birleşir Mi?
"Sevgi" canlı varlığın, haz veren bir nesneye karşı eğilimli olmasıdır. Söz konusu eğilimin güçlenmesi haline aşk denir. İMAM GAZALİ
Ülkemizde cinsellikten söz açmak, hatta imada bulunmak bile mayınlı tarlada dolaşıyormuş hissi verir. Mümkünse hiç karşılaşmamış olalım! Haz almak,vermek, bedeni arzular hakkında konuşmak gayet sıradan ve hayvani içgüdülerden ibaret, ruhaniyeti reddeden bir bakış açısıymış gibi gösteriliyor. Materyalist biri bile olsam- ki değilim(!)- ruha ulaşan yolun bedenden geçtiğini anlamayacak kadar aptal değilim. Gözlerimizi açtığımız andan itibaren bir yere tutunmaya çalışıyoruz. İçimizdeki denge hissi doğuştan var. Bunu sağlayan da birebir sinir ve kas sistemi. Yani güzelim beynimiz boşuna durmuyor tepede. Bu beyin ki tepeden tırnağa her tarafa salmış sinirlerini. Ruhu aramak yerine parmaklarımızı inceleyelim, gözlerimizi kapatıp açalım, sessizliği dinleyelim, uçuruma doğru hoş bir seda bırakalım. Görelim ki beş duyumuz yeterli mi, yetersiz mi? Aradığımız yada aramadığımız her neyse bedende bunu görmemiz ve gözlememiz olanaksız. O halde? Duyumsamak lazım görmediklerimizi. Varlığından haberdar olmadığımız duyguların var olduğuna inanıyorum. O çok korktuğumuz ve bazen tiksindiğimiz haz arayışı bu imkansız var oluşu simgeler. Sıkıntısını ve acısını çektiğimiz ikilik duygusu ister istemez belirir ruhumuzda. Sanki ikilemler olmasa salt mutluluk ve saflık olacak dünyada! Bu, çok saplantılı bir düşünce. İlerlemeyi durduran, çatışmaları derinleştiren, idealize ettiği dünyayı kendi içinde boğan bir yaklaşım. Kötü ve tehlikeli addettiğimiz her nesne ve durumun bir misyonu, denge sağlayıcı bir görevi var. Sarsılmaz zannettiğimiz her şey aslında saniyelik. Buna huzur ve mutluluk da dahil. Çok önemsediğimiz ve kimilerinin hiç önemsemediği beden o kadar açık ki darbelere nerede,nasıl korunacağız diye bin türlü endişeye kapılıyoruz. Bu arada haz duymayı bir kenara bırakalım, henüz bu tür bir duygunun varlığını hissedemeyecek ruhların olduğunu da belirtmek lazım. Ne büyük çelişki! Daha doğrusu acıyı ve hazzı uçurumun iki kenarına yerleştirmiş mantığa kızıyorum ben. Tensel arzuları ruhtan tamamen kopmuş, sıradan beyinlerde kalıplaşmış hayvani dürtüleri harekete geçiren, duygu yoksunu iletişimin ürünü olarak gören mantık her zaman olduğu gibi yine iş başında. Bunu da çeşitli kılıflar altında sömürü aracı haline getirmiş. İkilemleri yadsıyan ve gerçek huzuru sembollerde arayan, madde dünyasının hiç önemi olmadığını vurgulayan toplumsal düzen çoğu zaman kutsallık adı altında hiç de ruhani olmayan tavırlar sergiliyor. Madem ruha bu kadar önem veriyoruz neden zıt kutupları birleştirmeye değil de iyice ayırmaya çalışıyoruz? Neden farklı olanı yadsıyoruz ve değiştirmek için çaba sarf ediyoruz? Karşı taraf değişince zafer mi kazanacak değiştiren? Her zafer, bana göre, yenilgileri de beraberinde getirir. Değişim ilerlemektir şüphesiz. Fakat zorlamayla gelen değişimler, her nesneyi, kavramı yada insanı benzerleştiren, aynı kalıba sokan fikirleri de kendi içinde tahrip edecektir. Bir toplumun bireyleri bütünüyle aynı fikre sahip olsa ilerleme kendiliğinden duracaktır. Gelişimin itici kuvvetinin farklılık olduğunu bilen toplumlar ve bu zıt kutuplar arasındaki dengeyi sağlamış bireyler yeni çağın öncü gruplarını oluşturacaktır. Meseleyi sevmek-nefret etmek çemberi dışında göremeyenler, kendinden olmayanı reddedenler ve daha önce bahsettiğim madde dünyasını çok küçümseyenler, kendi bedenleri ve ruhaniyetleri savaş halinde olanlar bu yolda çok engele takılacaktır.
Makro düzeni anlamanın en iyi yolu mikro düzene bakmaktır. İçimizde doğuştan var olan hazzı yakalama, acıdan kaçma duygusu başlangıç noktası olarak incelenmeye değer. Çelişkinin ana kaynağı buradadır zaten. Ömrümüzün ilk ve nihai savaşı haz ve acı dengesini kurabilmektir. Sevinci abartmak acıyla gelen yıkıma eştir. Her şeyi olduğu gibi görmek, hayatı kutlamalardan ve ağıtlardan soyutlamak, yaşamak fakat ne çok iyi ne çok kötü. İyi-kötü ayrımını yapan beynimiz, sosyal şartlanmaları da doğumdan itibaren gerek beden gerek ruh üzerinde yapılandırmaya çalışıyor. Eskilerin ‘kendini bil’ dedikleri beynine hakim olmayı öğren demek sanırım. İnsanoğlu başına gelen olayları, veya çevrede gördüklerini anlamlandıramayınca rahat etmiyor. Çünkü beyin sürekli anlam arayışı içinde. Rahat olabilmek için, belki vicdanını susturmak, haklılığını kanıtlayıp yücelebilmek için beyin durmaksızın ‘kötüyü’ arıyor. İyi diye nitelediği şeyi aramasına gerek yok! O, sabit bir değer; değişken olan, şartlara göre şeytan ilan edilen ‘kötü’! İkinci bir rahatlama yolu bedensel zevkleri karalama. Maddeyi bütünüyle reddedip taraflı bir ruhaniyet kavramı oluşturma. Bu şekilde ‘kötü’ arayışını somutlaştırmak ve sağlam temeller üzerine oturtmak daha kolay oluyor. Halbuki ne soyut ne de somut tek başına var olmuyor. Bunlar ayrılamaz; tektir. Çatışmaların ve kavgaların ortaya çıkması bunların iki ayrı parçaya ayrılmasından kaynaklanıyor. Cinselliği kötüleyen, aşağılayan; kendini bilmeyi günah sayan; maddi hırsları gelişimin bir evresi değil de şeytanın işi gören zihniyet oluşturduğu kuralların dışına taşanları ya yok ediyor yada süründürüyor. Bu düzen, bu kadar basite indirgenecek bir savaş sistemi değil. Bilincin tutsağı beyinler, maddeyi aşarken bütünüyle maddenin kölesi olduklarının farkında değil! Bir yandan parayı yırtıp atar görünüyoruz; bir yandan yırtık paraları birleştirmek için akla karayı seçiyoruz. Bir bilebilsek bu kötülüklerin şart olduğunu! Onlar olmadan; bütünün anlaşılamayacağını…
İki tür Savaş Vardır
Ask gelince huzur gider.Siddet, rekabet, kavga ve türlü psikolojik tahriklerde tam sevisecekken savaşmaya başlarsınız ya da bu durumun tam tersi: tam savaş başladı dediğiniz yerde bir bakmışsiniz silahlar inmiş, rekabet bitmiş, tatlı ve sonsuz arzulara boyun eğilmiş. Askın teslimiyet safhası zorlu ve şiddetli anları takip ederken insan kendine sormadan edemez, az önce bağıran ben miydim? Eğer o ben isem su an teslim olan kim? Aklın sormakla bir yere varamadıgi gayet asikar. Özünde bunca çelişkiyi barındıran bir duygu nasıl olur da tüm düşüncelerin önüne gecer ve bizzat yasam gücümüzü artırır? Teslimiyete giden yolların sıkıntılı olması ve o süreçte vücudun biyolojik ritminin karmaşık bir grafik sergilemesi, belki de ani iniş ve çıkışların tecrübe edilmesi şiddeti ve beraberinde getirdiği yasama dürtüsünü kat be kat artırıyor. Bir nevi canlı hissediyoruz kendimizi. Düşük dozda alınan bir ilaç gibi ask. Bağımlılık yaptığında hiç ölmeyecek gibi yasamaya başlıyorsunuz, surekli canlı ve eyleme hazır kalp biraz yavaşladığında paniğe kapılıyor ve bağımlısı olduğu duyguyu bırakmak istemiyor. Tam da burada yavaş bir ölüm gerçekleşiyor. Bu ölüm kimisi için yeni bir benliğin tasarımı olurken dozunu asmış olanlara yıkım getirebiliyor. Askın gelişini kutlayalım elbette, fakat ölçüsuz neşenin kurbanı kendi sonuna gülerek gider ve orada tutkularından bir tuzak bulur kendine. Huzursuz kalbi bu tuzağa isteyerek girer fakat istediğinde çıkamaz. Zamanla kutlamalarda gülen olmaz ve teslimiyet zorlayici hale gelince ıstırap vermeye baslar. Yeni bir savaşın başlangıcıdir bu. Tutkuların alevinden uzak, gitgide soğuyan, insani kendinden soğutan, askın bitisidir bu soğuk savaş..
Kim Kimi Kontrol Ediyor?
Ne yaratsam ve ne kadar sevsem az. Sonunda ona ve sevgime düşman olmaya mecburum, iradem böyle ister! NIETZSCHE- Böyle Buyurdu Zerdüşt
İradenin tanımını yapmak oldukça zor. Sadece düşündüğüm ve anlayabildiğim kadarıyla tanımlamaya çalışırken Nietzsche’nin irade konusunda yazdıklarını okudum. Birden zihnimde oluşan şekillere ve daha önce edindiğim yanlış algılara takıldım. Neden bu kadar şartlanmış bir beyine sahibim derken şartlanmanın kendimden kaynaklandığını anladım. Bizzat bu engelleyici his ve fikirler belli bir program ve kayıt oluşturmuş zihnimde. Zamanla belleğe kaydettiğim bilgiler ve aslında hiç de benimsemediğim fikirler bir bakmışım dostum olmuş! Sürüye dahil olmak gibi bir derdim hiç olmadı. Buna rağmen zorunlu olarak uyguladığım her şey sanki irademi ve onu kontrol gücümü sınırlamış. Daha doğrusu irade zannettiğim otokontrol halleri tecrübelerin kaydedilmesinden öteye gitmemiş. Yorum yapmadan, sadece mantıklı olarak düşünmüşüm olan biteni. Şu sonuca vardım sanırım: İrade, şartlanmış değerlerin en uygun şekilde insan ruhunda içselleştirilmesi! Bu kadar dar kapsamlı olmayan irade, toplumsal değerlerin koşulsuz şartsız kabul edildiği durumlarda kişiye ait bir mekanizma olmaktan öte grubun elinde ‘idare’ edilen bir irade oluyor. Bu konu fazlasıyla uzun; daha sonra, bireysel iradenin engelli yollarını aştıktan sonra anlatabileceğim ciddi bir mesele.
Nietzsche’nin tanımı bu anlamda yol gösterici. İntikam, ihtiras ve her çeşit bölünmüş duyguyu da içinde barındırır irade. Salt dayanma ya da sabretme ölçütünde ele alınırsa bir adım öteye gidilmez. Önce iradenin bireyin özüyle ve kendi benliğiyle ilgili bir soyut kavram olduğunu belirtmekte fayda var. Düşünmek, yorum yapmak, sorgulamak ve konuşmanın birleştiği zamanlarda, çoğu zaman da hislerin kontrol ettiği, değişken, anlaşılmaz ve bir o kadar bulanık bir tablo çizer kişisel irade. Özünde zaman kavramı yoktur aslında; geçmiş gelecek ve bugün tek bir noktada birleşir. Önemli ve tartışılır olan bu noktanın ne olduğu, ve bu noktadan sonra cümlenin devam edip etmeyeceği. Daha net açıklamak gerekirse, irade sebep midir, sonuç mudur, yoksa varlığımızın tamamıyla özgür, zamandan soyutlanmış bir parçası mıdır? Bana kalırsa irade, tam da Nietzsche’nin tanımına yakın sayılabilecek ‘kendiliğinden’ yaratma sürecidir. Zamandan özgür olması bu sebepledir. Bu süreç her ne kadar engelli, engebeli ve tehlikeli olsa da insanı insan yapan, toplumdan bağımsız kılan ve belleğini özgürleştiren bir olguya sahiptir: ‘SEVMEK’. Bu noktada konuyu derinleştirmek mümkün fakat asıl konu olan iradeden sapmamak için detaylar üzerinde durmak istemiyorum. Düşünce zincirini kıran irade, sevmeyi ve birleştirmeyi bildiği kadar düşmanlığı ve bölmeyi de biliyor. Rahatsız edici tarafı iki duyguyu bazen aynı anda yaşatması! İradem geçmişten bağımsız olmayı öğrenemeyebilir; yada geleceğe zoraki bir yön vermek isteyebilir; belki kurallarını uygulatmak istediğinde akıl dışı bir kontrolle ihtiraslarına yenik düşebilir. Tüm bunlar sabır ve dayanıklılık testi değil elbette; tahakküm ve bencillik örneği. Zıt kutuplara tahammül eksikliği. İşte bu yüzden irade kişisel boyutta tanımını bulamazsa toplumsal boyutta felaketleri de beraberinde getiriyor. İrademin intikamı öyle tehlikelidir ki çok sevdiğimden nefret ettirir; nefsime hakim oldukça kendimden uzaklaşabilirim. Belki sigarayı bıraktım; kendimi arındırdım; artık günah işlemediğimi düşünüyorum. Ama iradem sürekli çığlık atıyor içimde “Boşuna uğraşma! Yine en başa döneceksin, en mükemmel olduğun anda inişe geçeceksin, en güzeli bulduğun anda kaybedeceksin, en sevdiğin anda içine kuşku düşecek!” İşte irade böyle der. Kesin olan hiçbir şeyi kabul etmez. Kendi varlığını bile reddeder bazen. Bu yüzden gülen yüzler asılır; huzurlu yürekler endişe duymaya başlar. İrade, zoraki tutkularından ve doğrularından sıyrılmaya çalıştıkça daha da acı çeker; ve en sonunda acı çektirir. Yaparken yıkar; yıktıkça yeniden yapmaya teşvik eder! Bu, öylesine dayanılmaz bir durumdur ki çelik irade, çelik varlığın peşinden koştukça varlık kaybolur. Aslında hiç olmamıştır. Ve aslında var olmamak isteksizlik demek değil mi? Bence iradeyi kontrol etmiyoruz yani nefsimize hakim falan değiliz! Çoğu zaman o bizi kontrol ediyor. Hayatımızdaki en büyük yanılgı bu. Bütün bir ömür zevk ve tutku uğruna savaş veren insanoğlu diyor ki: “İrademin ve sabrımın kuvveti kimsede yok!”. Zevk ve tutkulardan arındığını zanneden de diyor ki: “Ben varım; ve hep var oldum!” İkisine de derim ki: “Hadi oradan..”
14 Eylül 2012 Cuma
ÇıĞLıK
donuk gözleri eriyor taşların..
dünyanın ifadesiz bakışında yitiyor tüm sanrılar..
ve dağlar yerle bir olduğunda bir bir düşer yıldızlar yer toprağına..
o vakit mahşerin sahnesi belirir göz çukurlarında,
kan birikir de yerleşir tüm varlığa...
uzaktan ışıldayan yıldızlar gibi
iki kızıl nokta görünür tüm kainata
ama görmez olur artık kapanır perde karanlığa,
her göz birer taş olur sonunda
dünyanın ifadesiz bakışında yitiyor tüm sanrılar..
ve dağlar yerle bir olduğunda bir bir düşer yıldızlar yer toprağına..
o vakit mahşerin sahnesi belirir göz çukurlarında,
kan birikir de yerleşir tüm varlığa...
uzaktan ışıldayan yıldızlar gibi
iki kızıl nokta görünür tüm kainata
ama görmez olur artık kapanır perde karanlığa,
her göz birer taş olur sonunda
Bu Şehir
şatafatlı sessizliğin silik saatleri seyreder semayı sakin ve serin,
sonrasız şiirin sözleri gibi saatlere sığmaz sevdası bu şehrin..
ışıklar süzülürken sularda sebepler silinir sabahı saran,
sonbaharın solgun sesinde sislere salınır sevinç geceye düşman..
sonrasız şiirin sözleri gibi saatlere sığmaz sevdası bu şehrin..
ışıklar süzülürken sularda sebepler silinir sabahı saran,
sonbaharın solgun sesinde sislere salınır sevinç geceye düşman..
Bekleme
bulut gelecek diye bekleme
çık bulutların üstüne
bir bak aşağı izle yağmuru
nasıl kaçıyorlar yeryüzünde
güneş çıkacak diye bekleme
karanlıkta gün ol kendine
bir bak pencereden izle dünyayı
neyi arıyorlar gözleri kapalı..
çık bulutların üstüne
bir bak aşağı izle yağmuru
nasıl kaçıyorlar yeryüzünde
güneş çıkacak diye bekleme
karanlıkta gün ol kendine
bir bak pencereden izle dünyayı
neyi arıyorlar gözleri kapalı..
Ne güzel!
ne güzel bir gün...
ve sevgiyle her gün..
güneşin doğduğu her an...
ve her akşam...
ne güzel bir gülüş....
ve sevgiyle her gülüş...
gözlerin gördüğü her an...
ve her bakışta hayran...
ne güzel bir söz...
ve sevgiyle her söz...
kulağın duyduğu her cümle...
ve her cümlede sevginin gücüyle
ve sevgiyle her gün..
güneşin doğduğu her an...
ve her akşam...
ne güzel bir gülüş....
ve sevgiyle her gülüş...
gözlerin gördüğü her an...
ve her bakışta hayran...
ne güzel bir söz...
ve sevgiyle her söz...
kulağın duyduğu her cümle...
ve her cümlede sevginin gücüyle
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)