14 Eylül 2012 Cuma

Gemi Batarken

İçe kapanık bir kişilik sergilemek toplum dışı kalmak şeklinde algılanıyor. Toplum içinde olmamak benim tercihim. Kaldı ki insan içinde davranışlarımı ayarlayabiliyorum ve eskisinden daha çok güven duyuyorum fikirlerime. Birkaç yıl önce konuşmaya dahi çekinen ben zarar gördükçe nerede ne yapılması gerektiğini öğrendim. Buna rağmen sadece sessiz olduğum için anti sosyal diye nitelenmek ve tanınmak istemem. Öyle olsam ne olur ki? Başkasının hayatı zerre kadar ilgilendirmiyor beni. Böyle olunca da sen kafana buyruk yaşamak istiyorsun; kimse ne yaptığını görmesin bilmesin istiyorsun anlamında suçlamalarla karşılaşıyorum. Bir bakıma hayatıma müdahale edilmesi tahammül edemediğim bir şey. Bu demek değil ki sınırsız özgürlük diye bir şey var. Tabi ki ben de inanmam sınırsız rahatlığa. Özgürlük sınırlarım kendi hayatımı ilgilendirir; zaten beni ilgilendirmeyen konulara burnumu sokmak gibi bir adetim yok. Birbiriyle fazla içli dışlı olan insanlar için tuhaf görünebilir benim tutumum. Neden bu kadar yalnız? Neden bu kadar ilgisiz ve başına buyruk? Çok karşılaştığım sorulardan birkaçı. Tamamıyla bireysel tercihim olsa da sıkıntı çektiğimi düşünenler var galiba. Asla bunalmıyorum kendi içime kapanmaktan. Daha geniş düşünüp dünyayı daha farklı bir gözle inceleme fırsatı buluyorum bu şekilde. Kimse beni tanımasın diye bir kaygım yok. Sadece müdahale istemiyorum. Özgürlük nasıl algılanırsa ve nasıl yorumlanırsa öyle etki eder hayata. Özgürlük en pahalı mülkiyettir demiş bir yazar. Parayla satın alacağım hiçbir şey bu kadar değerli olamaz herhalde. Bedeller ağır olabilir ama paha biçilmez. Zaten özgür olmak istediğin gibi at koşturmak değildir. Bu çok sığ bir bakış açısı ve çok kolaya kaçmak. Düşünen bir insan nerede nasıl olması gerektiğini herkesten iyi bilir. Zaten onu kendinden daha iyi tanıyan biri de yoktur. O yüzden kim ne derse desin bana göre hür olmak dilediğin anda dilediğin gibi yaşamaktır. Saatleri alt üst edip günü geceye karıştırmaktan ziyade gönlünün arzuladığı yaşam biçimine sahip olmaktır. Bazı şeyleri zorla ve mecburiyetten değil de istek duyulduğu için yapmaktır. Alışkanlıkları patron yapmak yerine geminin kaptanı olup dümene geçmektir özgürlük. Fırtınalı havalar tehlikeli bile olsa…
Bu aslında öyle göründüğü gibi kolay değildir.  Özgürüm desen bile yine o baskıyı hissedersin. Nedir bu baskı, bazen görünüp bazen kaybolan? Kelimenin tam anlamıyla gücü elinde tutmak isteyenlerin baskısıdır bu. Kurallara uymak var olan düzeni korumak içindir. Bu düzen kişilere veya gruplara ait olabilir. Onlar hiçbir zaman gücü paylaşmaz yani geminin kaptanı olmak o kadar kolay değildir; çok risklidir. Büyük yetenek, sabır, ve zeka gerektirir. Asıl güç bu iken koca bir gemiyi batırmak işten bile değildir. O yüzden kendi hayatını bu gemiye benzeten cesur kaptanlar her an her dakika dikkatli olmak zorundadır. Bir an bile gözünü rotadan ayırmamak kolay olmasa gerek! Yolcular gelir geçer ama kaptan o gemiyi en ince ayrıntısına kadar bilmek zorundadır. Yol boyu tehlikeler de cabası. İşte kendi hayat yolculuğumuz da böyle bir şey. Özgür kaptanlar hayat boyu dümeni kontrolünde tutar; ne var ki yorgunluk onların baş düşmanıdır. Dayanma gücü ve zeka buz dağına karşı durabilir belki; azgın dalgalarla boğuşacak cesaret de olabilir ama hayat yolculuğu savaştır, nerede ne şekilde sonumuzun geleceği bilinmez. Cesur kaptanlar bunu bildiği için gemiyi ilk önce onlar terk eder. Bilirler ki sorumluluk yolcuya ait değildir! Kendi hayatını bilen ve kendi hatalarının bedelini ödeyen kişiler de böyledir. Yolun sonunda yolcuyu değil kendi hatasını görür ve  suçlayacak kimsesi olmaz.  Bunu bilerek yaşamak ve hayat gemisini ona göre yönetmek ya da sadece gemiye atlayıp yolcu olarak seyahat etmek gerekir. Siz hangisini seçerdiniz? Mutlak ve riskli olan gücü mü, el değiştiren ve kontrolsüz gücü mü? Karar verin.

Günü Yakaladım,Kaçırdım

Anı yaşamak ya da günü yakalamak söylemi modern anlamda ‘her şeye boş ver; sonuçları düşünmeden yaşamana bak’ anlamına gelmese de kasıtlı olarak yanlış yorumlanan felsefelerden biridir. Asıl anlamı,bence, gelecek üzerine felaket senaryoları kurmadan yaşadığın günün tadını çıkar ve kendini boş kuruntularla yorma demektir. Kişisel yorumlar değişebilir. Sorumluluktan kaçan biri için bulunmaz nimettir; ve kendini haklı çıkarmak için bu cümleyi kurmak ve gerçekten de alkışlanmak işten bile değildir! Yine de kötü niyetli olmayıp hem sorumluluk sahibi hem de yaşamın anlamını bilen kişiler için ciddi olarak ele alınması gerekir. Ömür hızla geçiyor. Sorumluluk alsak da almasak da zaman geçecek. O halde bugün aklımızı meşgul edip boşuna üzüldüğümüz şeyler de geçecek. Kalan sadece o an yaşanılan güzel hatıralar. Evet, her şey mükemmel olmayabilir. Hayatın yükü o kadar binmiştir ki küçük anlar bile kaybolur gider aradan. Buna rağmen çay içerken sadece çay içmeyi düşünmek bile büyük maharettir. Denizi seyrederken sadece dalgaları görmek; dalga dalga gelen sorunları değil! J Küçük anları biriktirerek rahatlamak, endişeleri ve şüpheleri yok saymak değil. Para biriktirmek, harcamak, aile geçindirmek, anne-baba olmak mutlak şartlar olsa bile bu akşam izlediğiniz filmin tadını çıkarmaya engel değil.
 Görev ve sorumluluklardan sonsuza dek kaçamayacağımı biliyorum. Er ya da geç kabul edeceğim anne olmayı; belki isteyeceğim eşime yemek yapmayı…belki yalnız başıma ölüp gideceğim yarın. Her ne olursa olsun; şu anda bu yazıyı yazarken düşüncelerimi yazmanın huzurunu duyacağım. Yarın ben olmazsam biri bulur; okur ve beni anlar diye. Anı yaşayanlardan olamıyorum. Hep yanlış anlaşılmanın kuruntusu içimi kaplıyor. Boşver deyip geçemiyorum; ciddi olduğumu düşünmeleri daha önemli sanki. Bu endişeler ve tereddütler içinde bulunduğum toplum tarafından şekillendirilen düşünce kalıpları. Kabul etmesem de bazı kuralların dışına çıkmayı göze alamıyorum; daha başka bedeller olacağını biliyorum ve hala kaçıyorum işte. Bakalım nereye kadar kaçacağım? Günü yakalamaya çalışırken neleri kaybedeceğim; günü yakalayamadığım için nelerden feragat edeceğim? Genç yaşta çok şeyi gördüm; öğrendim fakat sonuçları kestirmek hala mümkün değil. Şimdilik ben de biriktiriyorum. Yediğim yemeğin doyulmaz tadını, bana aşık birinin iltifatlarını, aynaya bakmanın zevkini, gece yastığa başımı koyduğumda huzur içinde olmayı ve daha birçok güzelliği biriktiriyorum…hem bugünüm hem de yarınlar için…

Korkmanız Gerektiğinde Korkun

Endişe ve beraberinde getirdiği tedirginlik en tehlikeli duygulardan biri. Acaba başıma kötü bir şey gelirse ne yaparım? Keşke öyle konuşmasaydım! Daha dikkatli olsaydım böyle olmazdı! Ya gelmezse, ya olmazsa, ve daha birçok gereksiz soru beynimizi kemirirken yapılacak tek şey bu saplantılardan kurtulmak. Ama nasıl? Birinci ve en önemli şart beyni meşgul etmek, yani bir iş sahibi olmak. Gerek fiziksel gerek ruhsal olarak meşgul olabiliyorsak bu tür düşünceler gelip geçer. Fakat an gelir gereksiz diye bildiğimiz sorular hayatın merkezi oluverir. Ölüm korkusunu her an yaşamayız. Küçük korkular ve endişeler de böyledir. Her dakika onları düşünmeyiz.  Stresli günler ve dakikalar bazen gereklidir, çünkü ufak detayların üstesinden gelmenin tek yolu biraz stres altında çalışmaktır. Bu şekilde ufak şeylerin önemsiz olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Kötü şeyler olacaksa olduğunda üzülmek daha doğru. Ortada bir durum yokken, yoktan sorun yaratan bir kişilik hiçbir zaman rahat olamaz. Sürekli acaba demek normal şartlar altında sıkıntı vericidir. Tereddüt içinde olmak ayrı şey endişeleri korkuya dönüştürmek ayrı şey. İçinde bulunduğumuz ortam ya da şartlar olumsuz olsa dahi bunları olası bir felaketin habercisi olarak görmek hastalıklı bir durum. Olasılıklar elbette var olacak; fakat gerçekleşme aşamasında her şey sonuca ulaşmaz. Bunu bilen bir zihin kuruntuları bırakıp yaşadığı anı fark etmeli. Çok kolay olmasa da sıkıntılar korkuya dönüşmeden kendini oyalama yolları bulmalı. Boş bir zihin iyidir, dinlenmeyi bilir; ama boş bir hayat…felaketin ta kendisidir…

Örnek İnsan

Başkasının hayatını izleyerek dersler çıkarmak bana çok mantıksız görünürdü. Bu aralar bakıyorum da başka çarem kalmadı. Kendi hayatım o kadar dar ve sınırlı ki bazen kendimi bile çekemez hale geliyorum. Tüm bunları yazıya dökmemin sebebi de bu. Çaresizliği katlanılır hale getirmek alışkanlık oldu! Küçük yerlerde yaşamanın bedeli küçük hayallere sahip olmaktır. İstesem de istemesem de bağımlıyım ne de olsa. Maddi güvence yoksa her şey anlamsız. Bu da günümüzde var olmanın bedeli. Ben burada, bu şehirde yaşamak istemiyorum desem de…eee n’olmuş diyecekler. Başkasının lafına bakan biri olmasam da, artık etki altında kalmamayı öğrensem de bazı gerçekleri göz ardı edemiyorum. O da bu toplumun beklentileri olduğu ve benim her halükarda uyum sağlamak zorunda olmam. Yaşanacak daha iyi bir yer mi varmış?! Haklılar elbette. Büyük denizde boğulmak istemenin gerçekçi sebepleri olsa bile durum değişmiyor. Yani her şekilde boğulmak var, biliyorum. O halde neden bu korkaklık? Tek bir açıklama yapabiliyorum: Muhtaç olma korkusu. Evet, kesinlikle bu. Başkasına el açmak kadar kötü bir durum olamaz. Bu yüzden içinde bulunduğum ortalama şartları nimet olarak görmek zorundayım. Öyle de aslında; karşılaştırmak gerekirse birçoklarından daha iyi bir ortamdayım. Özenecek bir durum yok haliyle. Tek sorunum kendim olamamak; bazen fikirlerimi saklamak zorunda kalmak. İçe kapanık bir hayat sürüyorum. Şikayetçi değilim. İsterdim ki kendimi ifade edebileyim. Olmaz biliyorum; hoş karşılanmaz. Öyle derler ya hep. Belki yetişme tarzından belki mevcut sevgiyi kaybetme korkusundan! Sevildiğimin farkındayım; en azından beni içten sevenler olduğunu görüyorum. Her şey yalan değil tabi ki. Uyumlu olmanın da uyumsuzluğunda bedeli var. Uyumlu olunca kendimi inkar ediyorum; kendime ihanet ediyorum. Bir yandan güven ve güvenlik sağlıyorum; bir yandan toplumsal kabul görüyorum. Uyumsuz olunca- yani genel kanıyı reddedince- işte bu ben diyebilmenin mutluluğunu yaşıyorum. Bir yandan da eleştiri alıyorum. Övgü ve yergi üzerine yazdıklarım bu konuyu açıklar nitelikte. Tek fark sınırlı dünyamdaki sevenleri kaybetmemek. Her şey sanırım bunun için. Korkak olduğumdan ya da başka hayatlara özentiden değil. Sadece çaresizim. Benim davranışım doğrudan beni etkilediği halde ben neden başka hayatlar için de emsal teşkil edeyim ki? Örnek insan olmak bana mı düşer hep? Çok bunalıyorum bazen,çok…Boş ver deyip bırakıp gitmek istiyorum her şeyi ardımda; geri dönüşü olmayan bir yola girmek gibi…Unutmak ve unutulmak…Ama yine bilirim ki her şeye yeniden başlamak diye bir şey yok! Başlasam ne olacak, aynı hataları değil de başka hataları yapacağım belki. Yepyeni sorunlardan yepyeni tecrübeler edineceğim. Sonuç; sonuçsuz…Sevgi bile gelip geçici. Yaşandığı anda kalacaksa sevgiler de acılar da ne bu telaş? Anlamıyorum. Anlatmaya çalışmak neye yarar?

13 Eylül 2012 Perşembe

Kendini İmha Eden Cevaplar

Bıktım bu gönülden, bıktım usandım.
Feryat ederim, candan yaralandım,
Ben olmamışım, yahut da varım, bir !
Bilmem ki neden dünyaya atıldım?
                                            ÖMER HAYYAM
Kimse bilmez neden dünyaya atıldığını. Var olmak sadece yiyip içip yatmaksa bunu herkes yapıyor. Herkes eğleniyor, hayatın tadını çıkarıyor veya acı çekiyor, günlerce ağlıyor. Peki ne oluyor sonra? Eğlenince daha mı mutlu olur insan? Acı çekince dünya başına mı yıkılır? Hayır! Bunlar yaşanmasa da mükemmeliyet olmayacak. Hiçbir ortam yoktur ki insana kusursuz zevk versin; ve hiçbir acı yoktur ki ölüme eş tutulsun. Varlık sorunu beyaz ve siyahı tartışmaya benzer. Genel görüşe göre beyaz masumiyeti; siyah ise kötülüğü temsil eder. Birçok edebi eserde bu görüşün hala kabul gördüğünü söylersem hata olmaz. Zaten toplumda oluşturulan kamplar griye izin vermez! “Bıktım,usandım” diyor Hayyam. Var olmak bazen boğar insanı. Öyle bir an gelir ki ne yaşam ne de ölüm zevk verir hapsolmuş ruhumuza. Nerede olduğunu anlamaya çalışmak bile usandırır. Bir yanda uçurum bir yanda geniş bir vadi. Ve koca bir teslimiyet. Kilit noktası bu işte. Er yada geç teslim olduğumu hissediyorum. Belirsizlik dalga dalga üstüme gelirken sorguladıklarım da birer birer kayboluyor içimde. Aramıyorum da artık eskiden çok aradıklarımı. Yokluğum da varlığım da bir. Neden bu acı, neden bu sevinç? Sonunda pes eden zihnim sırları aramaktan vazgeçti. Biliyorum ki elime geçen sorulardan ziyade cevaplar olacak. Bir sürü cevap kendi kendini yok edecek. Her şey birse, sadece tek bir bütünse, ak ve kara olamaz! Bu ayrımı yapan huzursuz ruhumuz, tutsak bedenimiz ve bağımlı zihnimiz. Öteye geçemeyince kendimizi fazla zorlamadan en kolay açıklamayı seçiyoruz. Yani ‘sen kötüsün’ , ‘ben iyiyim’ yada tam tersi. Gece ve gündüz dünya döndüğü için var. Fiziki varlığımız da aslımızı görmeye engel, tıpkı dünyanın dönüşü gibi. Bu engeli aşamayacağımıza göre arayışı durdurmak lazım. Farklı şeyler aramıyoruz ki; yüzyıllar boyu insanoğlu varlık meselesini irdeledi; ne buldu?
Kimisi tanrıyı suçladı. Kimisi kendini unuttu. Kimisi de sadece doğdu, büyüdü ve öldü!

Robot

Öğle saatlerinde yaratıcı olduğum söylenemez. Bu vakitte, televizyon izlerken, aklıma gelen ve yazıya dökmek istediğim hiçbir şey yok. Akşama doğru yola çıkma düşüncesi yine rahatsız ediyor beni. Sadece bunu yazmak istedim. Yolculuğa çıkarken- ki bu yolculuk her hafta tekrarlanan bir durum-kendimi gergin ve bir o kadar monoton bir hayatın kıskaçlarında sıkışmış, mekanik bir alet, bir robot gibi hissediyorum. Her şeyin saatli, düzenli ve aynı olması ne kadar acı! Yazık ki durum bu. Kaçış yok. Yarın yine aynı saatte, zil çalınca derse girmiş olacağım. Ertesi gün yine aynı. İş güç sahibiyim, statü sahibiyim, bunlar için şükrederim. Toplumda saygın olmak fikri gurur verici. Bütün bunların yanında hala kim olduğumu keşfedebilmiş değilim. Adım, sanım, gelmişim geçmişim var; ama gerçekten bunlar ben miyim? Bu soruyu sormak gereksiz biliyorum. Tabi ki ben buyum; ne olabilir ki başka? Beni gerçekten üzen şu: Baskı altında olma hissi! Yani gerek toplumsal statüm gerek sahip olduklarım beni öylesine kuşatmış ki asıl varlığım kendini unutmaya başlamış. Akşam yolculuğa çıkacak olan, sabah kalkıp kahvaltı etmeye kendini zorlayan, ve akşam eve dönünce yorgunluktan uyumaya çalışan ben değilim sanki! Robot gibi hissetmem bu yüzden. Bütün bunları yapan ben değilim. İnkarcı oluyorum yine! Kahretsin…

Geçmiş

Geçmiş gölgenizdir derler. O da imtihanları sever. Umulmadık anda umulmadık yerde karşınıza çıkar. Hazırlıklı değilseniz; bir başkası olmaya gönüllüyseniz geçmişin imtihanı ağır olur. Aldığımız her kırık not için geçmişi suçlayacak olsak bugünkü başarılarımızın bize ait olmadığını ve sadece şansın yaver gittiğini söylememiz gerekirdi. Halbuki şans da şanssızlık da doğrudan zamanı ve yaşadığımız anı nasıl algıladığımıza bağlı. Bunu erken fark edersek fazla acı çekmeyiz. Geç kalmak da her şeyi bitirmez. Yani zararın neresinden dönülse kardır. Önemli olan geçmişe geri dönüp bakınca yaşanılanların yaşandığı anda donup kalmadığını görebilmektir. O anki düşüncelerimiz ve hislerimiz bile yerinde durmuyor; belki unutuluyor.Size inanılmaz gelebilir. Çünkü büyük acılar ve mutluluklar unutulmaz denir. Bence içinde bulunduğumuz döngü her şeyin bir tekrarı. Bir bakıma hiçbir yerdeyiz! Ne geçmiş, ne gelecek ne de bugün var ortada. Sadece bizim zaman algımız bunları varmış gibi gösteriyor. Günlerce geçmişi düşünün, gerçekten artık geçmişte yaşarsınız. Günlerce geleceğiniz için kaygılanın, huzurlu geçen tek bir dakika kalmasın. Ve günlerce dışarı çıkıp eğlenin, bugünün tadını çıkarın, hayalleriniz gerçekleşsin! Peki hangisi gerçek ve tatmin edici? Hiçbiri. Hepsi de kendi içinde tutarsız zaman döngüleri. İnsanoğlu her daim bir sıkıntı sebebi bulacaktır. Ben geçmişe dönüp baktığımda hatalarımı görüyorum ama hatalarım üzerine kafamı yorup muhtemel geleceğimi düşünmüyorum. Bu, rasgele yaşıyorum anlamına gelmez.Aksine hatalarımın sebebini daha net gördüğüm için aynı döngüyü yaşadığımda tepkimin ne olacağını biliyorum. Bugün çaresizlik içinde olabilirim. Fakat geçmişi suçlamak bugünün güzelliğine hakaret olur. Zaten çaresizlik bile dürtü olmanın ötesine geçemez artık. Ben buyum ve gelecekte fikirlerim değişse bile geçmişe bakışım hiç değişmeyecek. Çünkü o beni hep seyrediyor olacak. Asık bir suratla değil, gülümseyerek!

Suskun

Uyku tutmadı. Gün içinde yaşadıklarımı düşünürken hepten kaçtı. Aslında bir düşünceye uzun süre odaklanmamayı öğrendim. Bu şekilde hem gereksiz detaylardan soyutlandım hem de açık bir zihinle düşünür oldum. Bazıları diyor ki ‘uzaksın’. Uzak olduğum doğru, ama nasıl bir mesafe bu? Tartışılır. Eminim insanlar beni yine çok tartışıyor. Fark eden tek şey bunu açıkça ifade etmiyorlar yani dedikodu yapıyorlar. Kendini beğenmiş, bencil, burnu havada diyen de vardır; tuhaf, içe-kapanık, sinsi diyen de…Açıkçası onların beni nasıl tanıdığını artık pek önemsemiyorum. Öyle günler oldu ki sırf bu düşünce sebebiyle huzursuz zamanlar geçirdim. Gereğinden fazla gönlümü yordum. Şimdi tek isteğim rahatsız edici davranış ve sözleri en az hasarla atlatabilmek. Bunlar olacak diyorum; mecburen işiteceğim. Fakat zaman akıyor. İnsanlar da akıyor; olduğu yerde durmuyor. Ben hep şöyle düşünüyorum: Gün gelecek gitmiş olacağım; konuşulacak tek konu şu anda bile sadece ben değilim. Ben başkasının merkezi değilim bir kere. Herkes dünyanın kendi etrafında döndüğünü zannettiği için alınganlık vb. duygular geliştirebilir farkında olmadan. Zamanında bu duyguları çok yoğun yaşadım. Sanki herkes ve her şey benimle ilgileniyordu; beni konuşuyordu ya da eleştiriyordu. Kendime güvenim olmadığından değil biraz korku biraz kuralların dışında kalma kaygısı diyelim. Farklı düşüncelere sahip kişilerden biriyim. Bu sebeple çoğu zaman kabul görmeyeceğimi düşünürüm. Fikirlerimi açıkça belirtmek istesem de bunu her zaman başaramam. Korkularımı zamanla aşsam da kaygılarım hala duruyor, yazık ki. Eleştiriden kaçmıyorum fakat bunun dozunu kaçıran şahsiyetler huzurumu kaçırıp kafamı bulandırınca zafer kazanmış gibi hissediyorlar kendilerini. Daha önce de belirttiğim gibi fikirlerimi açıklamanın bedelini çoğu zaman sorunlu diye tabir edilen kişiliğimle ve sessizliğimle yargılanarak ödedim. Susmak kaçmak değildir ama bunu kimseye anlatamam; anlayanın çıkacağını da zannetmem. Çünkü herkes karşılık vermeyi, bağırıp çağırmayı, su üstüne çıkmayı kişilik ispatı görüyor. Halbuki gelip geçici otoriteler her zaman güç kaybetmeye meyillidir. Zaten bana göre bu tip otorite asla yoktur. Sadece olduğunu zannedenler vardır! 
O yüzden susmak kibir değil bilakis erdemdir. Haklı olduğum durumda tabi ki savunacağım kendimi. Ah bir de endişelerimden kurtulsam. Kesinlikle bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyenlerden olmadım fakat öyle görünüyor olabilirim. Sessizliğin pasiflik diye nitelendiği gruplarda bu normaldir. Kendi güvenimi elbet düşünürüm. Endişelerden ötürü korkabilirim. Bunlar pasif bir zihniyet değil, doğal insan tepkileri. Bir kere mizaç meselesi diyorum ben. Konuştukça yoruluyorum; dinlemek bile çoğu zaman gereksiz detaylar varsa beynimi yoruyor. Çünkü hep kelimeler var. Kelimeler ki her zaman engel önüme! Şu anda bile hızla yazıyorum, düşünmeden. Biraz daha düşünsem engeller artacak, biliyorum. Yazmak için çaba sarf etmek işimi zorlaştırıyor, düşüncelerim tıkanıyor, ifade yeteneğimi kaybediyorum.
Bence suskunluğunda konuşmanın da ayrı bedeli var. Böyle bakınca konuya, rahatlıyorum. Her halükarda ırmak akıyor. Hayat değişiyor. Bedeller acıları, acılar endişeleri körüklüyor. Pasif ya da aktif olmamız durumu değiştirmiyor. Çünkü savunma mekanizması her şekilde işliyor.

Yol Tektir

Takım tutar gibi din fanatizmi yapmak Allah'in başlangıçta uygun gördüğü insan yaradılışına ters değil mıdır? Onun varlığını bu yogun yıkıcı fanatizmle kanıtlamaya çalışırken tam da böyle yaparak ondan uzaklaşmış olmaz miyiz? Her din kendi icinde ona yönelmişse yol tektir yani zamanın sonu geldiginde Yaradan,insana ya da belli gruba ait insanlara torpil mı geçecek? Dünyada geçirdiğimiz zamanı elbette iyi değerlendirmeliyiz fakat ait olduğumuz grup ya da fikir bizi daha faziletli insan yapmaya yetmez. Böyle düşünenler için aidiyet bir kurtuluş mekanizmasıdir halbuki biz hiçbir fikre ait doğmadık. Sadece umarsizca ağlayan bir bebektik. Sonra büyüdükce fikirler bize ait olmaya başladı ve cevreden gelen tüm sartlanmalari gercek kabul ettik. Yol tek ise neden tali yollarda destekçi arıyoruz? Kimliğimizi bulmaya çalışırken neden benliğimize aykırı davranıyoruz? Din adına kurtuluş vaad edenlere kanmak bir süre icimizi rahatlatıyor ve sonra yine aynı girdaba takılıyoruz. Aidiyet tektir, o da Allah'a olan kulluk bagidir. Bunun haricinde tüm tutkulu arayışlar ümitsizliğe düşmekten öte geçemez. Bu gerçeğin farkına varan bilinçli ruhlar hiçbir fanatik fikre ya da dogmalara sıkı sıkı sarılmaz. Yani yol hep bizimdir, fakat yürüyecek cesaretimiz ve gücümüz varsa.. O yolda yanımızda sevdiklerimiz de olsa tek basınayizdir ve tutkularımız yolun sonu geldiginde ırmağın okyanusa kavuşması gibi yok olup dagilacaktir. Ne bir taraf ne de bir yon kalacak önümüzde. Salt benlik kaynağında bir olacaktır.