13 Eylül 2012 Perşembe

Yol Tektir

Takım tutar gibi din fanatizmi yapmak Allah'in başlangıçta uygun gördüğü insan yaradılışına ters değil mıdır? Onun varlığını bu yogun yıkıcı fanatizmle kanıtlamaya çalışırken tam da böyle yaparak ondan uzaklaşmış olmaz miyiz? Her din kendi icinde ona yönelmişse yol tektir yani zamanın sonu geldiginde Yaradan,insana ya da belli gruba ait insanlara torpil mı geçecek? Dünyada geçirdiğimiz zamanı elbette iyi değerlendirmeliyiz fakat ait olduğumuz grup ya da fikir bizi daha faziletli insan yapmaya yetmez. Böyle düşünenler için aidiyet bir kurtuluş mekanizmasıdir halbuki biz hiçbir fikre ait doğmadık. Sadece umarsizca ağlayan bir bebektik. Sonra büyüdükce fikirler bize ait olmaya başladı ve cevreden gelen tüm sartlanmalari gercek kabul ettik. Yol tek ise neden tali yollarda destekçi arıyoruz? Kimliğimizi bulmaya çalışırken neden benliğimize aykırı davranıyoruz? Din adına kurtuluş vaad edenlere kanmak bir süre icimizi rahatlatıyor ve sonra yine aynı girdaba takılıyoruz. Aidiyet tektir, o da Allah'a olan kulluk bagidir. Bunun haricinde tüm tutkulu arayışlar ümitsizliğe düşmekten öte geçemez. Bu gerçeğin farkına varan bilinçli ruhlar hiçbir fanatik fikre ya da dogmalara sıkı sıkı sarılmaz. Yani yol hep bizimdir, fakat yürüyecek cesaretimiz ve gücümüz varsa.. O yolda yanımızda sevdiklerimiz de olsa tek basınayizdir ve tutkularımız yolun sonu geldiginde ırmağın okyanusa kavuşması gibi yok olup dagilacaktir. Ne bir taraf ne de bir yon kalacak önümüzde. Salt benlik kaynağında bir olacaktır.

9 Eylül 2012 Pazar

Sevilmek Arzusu

Gerçekten sevmek, yani birini zerresine kadar sevmek, karşı tarafın da bunu hissetmesini sağlamak en tahrik edici duygu olmaktan öte cinselliğin ve hazzın en üst seviyesidir. Sevişmelerin tadının kalmadığı bir zamanda böyle sevgi var mı bilmem. En azından severek sevişmenin tadına varanlar mutlu bir azınlığı oluşturuyor. Keşke ben de o azınlıktan biri olsam! Aşka ve tutkuya inancım olsa da gerçek bir sevginin mümkün olmayacağını düşünenlerdenim. Her durumda sevgiyi geri plana itecek unsurlar var. Bu yüzden, uzaktan da olsa sevgiyi hissetmek lüks haline gelmiş günümüzde. Karşılıklı çıkarların işlediği ticaret dünyasında evlilikler dahil her tür ilişki ortaklık kurmaya yönelik, kar amaçlı kurumlar halini almış. Bana göre, evlilik bile resmi kumarhane! Geliri, gideri, vergisi, çalışanı, çalışmayanı derken amaç kurumu en üst seviyede kar eder hale getirmek. Aksi takdirde iflas kaçınılmaz: boşanma. Kısaca, severek evlenmeyi beklemek ahmaklık gibi görünüyor. Aslında maddi açıdan desteğe ihtiyacı olanlar için gerçekten öyle. Özellikle fakir toplumların en önemli yarası evliliği bulunduğu durumdan kurtulma, sınıf atlama, ya da kabul görme çabası olarak görmesi. Cinsiyet ayrımının çok da net olmadığı günümüz dünyasında kadınlar kadar erkekler de eşini seçerken maddi refaha önem veriyor. Her an nereye borcum var diye durup düşünmektense taraflar, sevmeden de olsa, rahat hayat sağlayacakları bir evliliği tercih ediyor. Mantıksız olan bu tür ilişkilerde bin takla atılması; oyunlar hazırlanması ve sevgiyi parodi haline dönüştürme arzusu. Sevgi yoksa neden yoktan var etmeye çalışıyoruz ki? Bence hayatın en büyük dramı sevgiyi bile beş kuruş etmeyecek oyunlara alet edip anlamını değiştirmek; ayrıca bunu toplumlara pazarlamak. Alın işte, sevgi bu, daha çok alışveriş daha çok komedi! Ağlanacak halimize yiyip içip gülüyoruz durmadan. Bunu da en ciddi halimizle yapıyoruz, hiç sulandırmadan. Yoksa anlaşılır ciddi olmadığımız. O zaman ne kız verirler, ne statü, ne de para. Ağır ol ki adam desinler diye boşuna ömür tüketmemiş eskiler. Yani bir yandan hayatın tadını çıkarıyormuş gibi görün, bir yandan da attığın imzalarla ciddiyetini kanıtla. Falso vermeye gelmez bu durumlar. İmza atmakla iş bitmez yine de; üstüne bir de “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” tutumu gösterilir. Yani daha çok talep edeceksen karşı tarafı ürkütme hemen. Önce biraz koklat ki av düşünce duruma bakarsın. Evet, yazık ki evlilikler bile bu anlamda kördüğüm olmuş. Ben iktidar mücadelesine gireceksem ve bunu sözüm ona çok sevdiğim kişiye kanıtlayacaksam; ayrıca fedakarlık erdemini teselli yapacaksam kendime, hiç uğraşmadan yolun başından döneyim. Kalbim ve ruhum o kadar güçlü değil.
Sevginin zerresini hissettim bugün; ne mutlu bana, tüm bu hesaplardan uzak bir sevginin ilk tomurcukları. Ama hiçbir zaman açmayacak bir çiçek o sevgi…çok üzgünümL   

Duygular Görünür

“Dertleri zevk edindim” cümlesiyle başlayan çok şarkı var. Sadece şarkı yapmak için ve laf olsun diye söylenmişse olabilir. Hem nasıl oluyor da normal bir insan dertleri zevk olarak görüyor? Çok saçma. Dert çekmek yerine gerçek zevklerin tadını çıkarmak daha mantıklı geliyor kulağa. Başka eğlence kalmamış gibi acılarım ve hüzünlerim beni güldürecek ha? En fazla duyarsızlaşmış olabilirim! Aslında hüzün, tek başına, yani acı çekmeksizin gayet anlamlı ve güzel bir duruştur. Hüzünlü bir gülümseyiş, sulandırılmış acıdan daha değerlidir. Acı çekenlerin bunu haykırmasına gerek yok ki…O yüzden dertler, sıkıntılar olduğu yerde durabilir. Sempati yaratmak uğruna acıları ortaya sermek veya Montaigne’in dediği gibi hüzün budalası olmak gösterişten ibaret. Asalet timsali insanların sahte bir duruşu mutlaka olacaktır. Hüzün de bunun bir parçasıysa eğer, en tehlikeli durumlardan biridir.
Dertlerimi bir kalemde silecek olsam, bu güce sahip olsam, yaşadığım en büyük zevk ve zafer olurdu herhalde. Günler bu kadar aynı ve hayat böyle monoton akarken hüzün bile o güzel anlamını yitiriyor. Gönül gülmek istiyor, içten ve hakiki bir kahkaha atmak istiyor. Ne acıyı bastırmak için ne de neşeli görünmek için…Sadece o an çok sevinçli hissettiği için! Ama o kadar seyrek yaşanıyor ki gerçek sevinçler. Çoğu zaman gülmüş olmak için gülmekten bunalıyorum. Suratımı asınca da sert insan diyorlar. Yüz kaslarıma emir veremiyorum, ne yapabilirim? İfadesiz bir yüzüm olsa tüm bunları anlatmaya bile gerek yok. Yazık ki ne hissediyorsam açıkça okunuyor yüzümden. Bıkkınlık, dehşet, bunalım ve diğer tüm halleri bir arada barındıran bir suratım olduğu için hem çok şanslıyım hem de şanssız. Yani maskeleri ustalıkla taşımış görünen yalın ve açık bir ifade. Kendimi saklamayı hiç beceremedim. Belki fazla açık olduğum için hep yanlış değerlendirildim. Yine de yüzümü seviyorum. Tanrı’nın bana verdiği en güzel şey. Tek şikayetim saklayamadığım hislerimin saldırıya açık olması, yani kendimi korunaksız hissetmem! Maskeleri taşımak bile çözüm değil. An geliyor kendiliğinden sıyrılıyor yalanlar. İstesem de istemesem de kendimi ve hayatımı yansıtmış oluyorum. Ve tabi ki çoğu zaman üzülüyor, yaralanıyorum.

Övgü ve Yergi

Övgü almak güzel bir histir. Kendini iyi hissetmenin ötesinde sosyal kabul görmenin de belirtisi olabilir. İhtiyaç duyulan her ne ise övgünün olumlu etkileri mutlaka vardır. Niyet önemlidir fakat sonuç daha önemlidir! Üstelik bir insanı, düşünceyi, davranışı övmek doğrudan parasal bir mevzu değildir; yani bedavadır. Niyet güzelse davranışı pekiştirmek için olumlu bir süreç söz konusudur. Örneğin bir çocuğun yardımseverlik duygusunu pekiştirmek bu davranışın kalıcı olmasını sağlayabilir. Genel olarak övgü doğru ve haklı bir şekilde bilinçli olarak yapılıyorsa faydalıdır. Birey ve toplum bu anlamda birbirine destek çıkmayı öğrenebilir; öğretebilir. Özellikle yetişkinliğe adım atmak üzere olan bir ergen için hayati öneme sahiptir. Öte yandan şartlar dahilinde çıkar amaçlı bir övgü, alınır satılır bir olgudur. Tıpkı tüm diğer güzel davranışların ve hislerin kandırma amaçlı kullanılması gibi…Niyet övgü karşılığında övgü almaksa ya da işimizi kolaylaştırmaksa toplumsal kabul bir anda bireysel yanılgıya dönüşebilir. Bu durumda en sert eleştiri kabulümdür; yani eleştirileceğim yerde pohpohlanıyorsam durup düşünmem lazım, değil mi? Çok defa birilerini kırmamak için ikiyüzlü davranırız. Kötü bir niyet yoktur elbette. Karşı tarafı yersek de göklere çıkarsak da durum değişmez halbuki. Fakat bazı ciddi durumlarda hem eleştiri hem övgü, yanıltmak ve yanlış yola sevk etmek için kullanılıyorsa insan ilişkileri açısından kötü sonuçlara sebebiyet verebilir. Özellikle asıl düşüncelerini saklamak için övgüyü abartanlar yaptıkları eleştirilerde de güvenilmez olanlardır. Bu tip durumlar açıkça ifade bulmadığı gibi dürüst insanları da zedeler. Kimin haklı kimin tarafsız ya da kimin taktik ustası olduğunu bilmek aynı bakış açısını gerektirir. Bu yüzden değil midir onurlu insanların kalabalıklarda seslerinin bastırılması? Her ne kadar haklı da olsanız fikrinizi açıkça ifade etmek şaşırtmaca olarak algılanabilir. Ezici çoğunluğun yağcıları doğru söyleyenleri dokuz köyden kovdurur. Çark yine işler; dünya döner; bakmışsınız ayaklar baş olmuş! Övgü ve yerginin öyle güçlü bir etkisi vardır ki kurnazca yaşayanlar sadece bu yolla isteklerini gerçekleştirir; en rezil durumları en yüce duygular gibi satarlar. Bu duyguları satın alanlara ne demeli? Kabul gördüğü için fikrini pazarlayanlara, eleştirildiği için karşı saldırıya geçenlere, sevildiği için duygu sömürüsü yapanlara, istenmediği için çamur atanlara, ne desek acaba? Öyle bir anı yaşar ki insan ne kabul görsün ne de eleştirilsin, kendini tanır. Tevazu içinde yücelir; aldığı eleştiriyi değerlendirir. Biz tek başımıza ne kötüyüz ne iyiyiz. Eleştiri de övgü de yaptığımız işe göre yerini bulacaktır. Ani tepkiler silahı düşünmeden ateşlemeye benzer. Giden geri gelmez halbuki. Düşündüğümüz doğru bile olsa bunu kanıtlamak tek bir sözle, geçici bir duyguyla, ya da insanları yönlendirmekle olmayacaktır. Geçici çözümler üretmek zayıf fikirlere mahsustur; zayıf fikirler var olmaya çalıştıkça batacaktır. O yüzden iltifatları da taşları da süreç içinde görmek gerekir. Neden diye sormak; sebepleri araştırmak ve biraz beklemek lazım ki bu süre içerisinde kendimizi objektif olarak görelim. Eğer tatlı sözler ruhumuzu okşuyorsa, yada atılan taşlar büyük yaralar açıyorsa kasıt vardır…ve belki güçsüz bir ruhaniyet…belki kaçınılmaz bir rehavet hali…İnsan olarak gruplardan kaçamayız bir kere; bunu anlatmıştım. Gruba göre niyetleri görmek tecrübe gerektirir. Fakat tecrübesiz bile olsak asıl niyetimizi, yani sadece kendi niyetimizi mutlaka biliriz. Bu bile önemli bir adımdır. Kişi kendini fark edecek ki dünyayı da öyle görsün. Övdüğünüz ve eleştirdiğiniz kişilere ve davranışlara bir bakın, dikkatle inceleyin onları. Ya kendinizi bulacaksınız ya da tamamıyla kaybedeceksiniz.
Övgüyle yergi arasında çok ince bir sınır var, değil mi? Neredeyse aynı, bütünüyle farklı!

Hangi Grup?

Politikayı  sevmezdim. Artık nefret ediyorum. Gün geçmiyor ki yediğimiz içtiğimiz politikaya alet olmasın! Güç konusunda söylediklerim bu konu için de geçerli. Zaten güç başlı başına politik kimlikle alakalı olmaya başladı. İkili ilişkilerde ve dengelerde güç ve politika ayrılmaz bütün sanki. Siyaset günlük hayatın içinde normal görülüyor; hatta tüm kurumlar ve tüm insan ilişkileri bu sınırlar içinde yaşanıyor. Eşitlik söylemleri sadece görünüşten ibaret. Kişisel menfaatler ve grubun çıkarları karşılıklı etkileşim içinde. Bu gruptan değilsen mutlaka öteki gruptan olmalısın! İsyan edilecek bir durum ama çaresizlik ve egemen grubun haksız uygulamaları insanı ister istemez kamplaşmaya zorluyor. O yüzden içinde bulunduğum ortam çekilesi değil; sevmiyorum, sevemiyorum. Üçlü beşli gruplar kendine göre hak arayışına giriyor; girsinler. “Hak verilmez alınır” sözüne sonuna dek katılıyorum fakat neden uzlaşamıyoruz? Neden hep karalama ve karşı atakla güç kaybediyoruz, üzülüyoruz ve hırpalanıyoruz hayat boyu? Ve neden tüm bu gruplar adaleti, dini ve tüm ahlaki değerleri kendine yontuyor? Rahatsız olduğum halde bugün bir gruba destek verdim. İyi ki verdim diyorum bir yandan. İstediğim bir şeyi yaptım. Ortada bir güç varsa çoğunluktan çıkar; ve çoğunluk haklıysa etkili olması beni de mutlu eder. Bu açıdan huzurluyum. Huzursuz olduğum taraf toplum içinde üstüme yapışmış, önyargılı, kesin çizgileri olan bir etiketle algılanmak. İnsanı insan olarak görememe beceriksizliği tüm kurumlara sinmişken yapabileceğim hiçbir şey yok. Ülkemi, işimi, cinsiyetimi, bana ait olan ve beni ben yapan her şeyi severim; savunurum. Yeter ki bir yerde insanların birbirine destek olduğunu görebileyim. Ne acıdır ki destek olmak bile politik, iki yüzlü çıkar ilişkilerine dayanıyorken nasıl adil bir sistemden bahsedebilirim? Kişiliğimi, dünyaya bakışımı, beğenilerimi ve arzularımı başkaları belirleyecekse yani bir kalıp içinde yaşamak gerekecekse ben bu ortamı terk ederim. Daha iyisi var mıdır? Kesinlikle olduğuna inanmıyorum. Üzüntümün nedeni birilerini inciterek, yaralayarak devam edeceğiz yolumuza, her yerde ve her şekilde. Mutlaka, elde olmadan birini mutsuz etmek fikri hoş değil. Tabi ki herkesi kabul edecek değilim ya da onay görmek için onay vermek zorunda da değilim. Bunu çoktan anladım. Sadece güzel duyguların bile yaşama ihtimali varken kasıtlı olarak yok edilmesi moralimi bozan. Dini görüşü ya da siyasi düşünceyi güç sağlamak için kötüye kullanmak en haince davranış. Buna rağmen kavgaların,haklıların ve sözüm ona ahlaklıların adil dünyasında bir nebze de olsa nefes almak mümkün. Nasıl mı? Yalnızlığı doyasıya yaşayarak! Evet, ömrümün sonuna dek yalnızlığı tercih ederim. Yine, yine ve yine..

Gerçek Engel

Bedensel ve maddi hırslardan arınmış bir dünya mümkün mü acaba? Bazen öyle bir dünyanın şu anda var olduğunu düşünürüm. Fakat madde en büyük engel; ideal dünyayı algılamasak da var olabilir. Şekil ve sembollerin olmadığı, tutkuların zarar vermediği, paranın alabileceği hiçbir şeyin olmadığı, cinsiyetlerin ve toplumların ayrılmadığı bir dünya…Yaşadığımız tüm sorunlar sözünü ettiğim ayrımlardan kaynaklanıyor. Somut olan her şeyi olduğu gibi görüyoruz. Bilimi baş tacı edip sorgulamadan yaşıyoruz. Evet, bilim vazgeçilmez kaynak ama tek değil! Yani sadece materyalist bir yaklaşım bana göre değil. Yakın gelecekte fizik kurallarını alt üst edecek olayların gerçekleşeceği gün gibi ortada. Herkes her şeye inanacak diye bir kaide yok. Pekala metafizik anlamda ruhun olduğunu kabul etmek zorundayız. Bunun ötesinde varlık meselesi de tartışmaya açık.
En büyük arzum-ve eğer gücüm olsa- yüzlerce yıl ötesine gitmek ve ne olacağına bakmak isterdim. İnsan denen varlığın ne şekilde hüküm süreceğini bilmek fikri bile heyecan verici. Örneğin kanatlanıp uçacak mıyız, uyku sandığımız evren asıl hayatımız mı olacak ya da hiç uyumamak gibi bir lüksümüz olacak mı? Benzeri birçok soru cevap bekliyor bugün bile. Yazık ki ömrümüzün yettiği kadarıyla avunmak ve bu kargaşanın anlamı üzerine çok düşünmemek durumundayız. Yoksa deli derler değil mi? Kargaşayı ve kavgayı olduğu gibi kabul edin! Mümkünse içine dalın! Aman ortada kalmayın, harcarlar vallahi…İşte bu…Bu kadar sığ bir algı şekli beni çılgına çeviriyor. İnsan öyle bir varlık ki kamplaşma olmazsa kendini güçsüz, bir o kadar çaresiz ve kimliksiz hissediyor. Neden hep bir gruba dahil olmak zorundayız? Rahatlık mı, politika mı, var olma çabası mı? Neyse ne; çıkar bazında kafa yorduğumuz kadar insan kimliğimizle uğraşsak bu kadar çatışma yaşanmazdı. Sanırım bu dünyayı maddesel kılan da tüm bu gereksiz uğraşlar. Diyorlar ki yaşıyoruz, mecburuz, yani yaşadığımız zamanı mutlak zaman kabul etmek zorundayız; bunu aşamayız. Hayalimizde binlerce yıl ileride bile olsak bedenimiz değil işte…Acı gerçek bu! Fakat benim anlamadığım neden hapishane tarzı hayatlar oluşturuyoruz kendimize? Evet, beden maddedir, aşılamaz. Buna rağmen bu çaresiz durum hiçbir yaşamı alt üst etmeye ve yok etmeye değmez. Zoraki bir savaş veriyoruz. Önce kendimizle. Neden bu savaşın sebebi olarak dış dünyayı gösteriyoruz peki? İç dünyamızdaki karmaşayı dışa yansıtıp suçlu arıyoruz ve suçlamak için insan üstü bir çaba gösteriyoruz? Bunu kabul edemem ben. Ortada yangın varsa önce kendi içimizde ve ruhumuzda. Bunu fark eden tüm maddeciler korkup reddediyor ruhunu. Başlıyor saldırmaya. Kendi sıkıntısını sataşarak, savaşarak ve çoğu zaman yok ederek gidermeye çalışıyor. Gruplaşma varsa, iş daha basit! Birbirinden güç alan zayıf kişilikler kendi korkusunu bu şekilde yeniyor ve hiç yoktan statü, para ve toplumsal kabul görüyor. Nereden nereye geldim; başladığım yere dönsem yani geleceğin o en güzel zamanlarına? Tüm bu kaygıların olmadığı, şekillerin ve rollerin olmadığı o rahat zamanlara? Eğer böyle bir şey varsa varlığım umarım hisseder, bedenim toprağa karışsa da…

4 Eylül 2012 Salı

Zamanla Barışmak

Hepsinin gelmesini bekleme,
Sen var olasın diye.
Bir kişi gelmeyecek,
Sen, bir olasın diye.  
                           ÖZDEMİR ASAF
Öyle güzel dizeler ki bunlar…Düşündükçe zihnimin biraz daha berraklaştığını hissediyorum. Son zamanlarda anlam veremediğim ve biraz da hayatın yüküyle bulanıklaşan hislerim çözülmeye başladı. Sanki varlığımız ve tüm duygularımız özlemlerimize bağımlı; beklenen olmayacaksa umut da olmasın, hayat da yaşanmasın diyenlere nispet yazılmış bu dizeler. Neden yok aradığımız ve neden gelmiyor tam da ihtiyaç duyduğumuz anda? Bu konu üzerine nice şahsiyetler konuşmuş yıllar boyu. Tutku halini almış isteklerimiz neden gerçekleşmez?
“Sen var olasın diye!” .Evet, tek cümle bu. Hayat boyu öğreneceklerimiz bitmez. Yaşımız geçse, her şey istediğimiz gibi olsa da mutlaka bir şeyler eksik olacak. Bu bir insandır, duygudur ya da bir nesnedir. Her ne ise o, bizi tek başına var edemeyecek. Acı çeken ya da özlem duyan her kim ise, bunu bilirse öğrenme süreci başlamış olacak. Saplantı halinde mutluluğu, sevinci ve tüm anlamları bir tek şeye odaklamak ne mutluluğu öğretir ne de onun asıl değerini. Değer diye nitelemek istiyorum çünkü bu kavram gerçekten önemli. Özlemini çekip de bulamadığımız değerlidir; rasgele bulduğumuz belki değerlidir. Peki sıkıntı çekerek, acıyı sonuna kadar hissederek bulduğumuz nasıldır acaba? İşte bizi tamamlayan budur: O, çok değerlidir! Hemen sonuca ulaşmayı sevmem. Her zaman istisna olduğunu, durum dışı hallerin mevcut olduğunu bilirim. Örneğin diyelim ki, tutkuyla olmasa da uzun süre özlemle beklediğimiz bir olay gerçek oldu. Üzerinden bir süre geçti bu vuslat anının, farz edelim. O dönem için değer yüklediğimiz şey sıradanlaşmaya başladı ve biz de bunu hissediyoruz. Bir değişim söz konusu fakat elde edilen şey değer kaybeder mi? Zaman, ne kadar acımasız gibi görünse de adildir. Acımasız olan, gerçekte, zihindir. Çünkü çelişkiyi sevmez. Zaman sınırları çoktan belirlemiştir; fakat zihin inkarcıdır. Zamanında değerli gördüğünü birden başka türlü incelemeye başlar. Bunun nedeni sayısız elbette fakat en önemlisi hayatın bizi karşılaştırma yapmaya zorlaması. O yüzden zihin etkiye açıktır; sürekli değişebilir ve bunu da sürekli inkar etmekte çok ustadır. Yine sebepler çok. Bu zinciri kırmak, yani neden-sonuç ilişkileriyle hayatımızı fazla kurcalamak yerine, zamanı anlamak ve onunla barış yapmak gerekli. Zaman isteklerimizi vermiyorsa hain değildir. Zaman isteklerimizi verdiğinde de o kadar masum olmayacaktır. Sadece sınırları bellidir. Peki biz ne yapacağız? O sınırları zihnimizle genişleteceğiz zamana meydan okuyarak. Bu, anlaşmayı bozmak değil bilakis var olan anlaşmayı uygulanır hale getirmek! “Bir kişi gelmeyecek, sen bir olasın diye”…Şair, bu dizeleri zamanla iyi anlaştığı anda yazmış olmalı. Sonuna dek haklı! Bir olmak karşılaştırmanın durması demek, karşılaştırma durunca ‘değer’ anlam kazanır, değerin bilinmesi sıradanlık hissini azaltır ve sonunda zaman istediğimizi verir. Zaten o buna hep hazırdır ama bekliyor. Bekliyor ki zihinler daha uyumlu olsun; inkarcı ve inatçı olmasın.

İletişim

Yine her zamanki günlerden biri…Bahar yağmurlarının hüküm sürdüğü son günlerden… Camdan dışarı bakınca ya aylarca silmediğim camları ya da tercihen yağmur damlacıkları üzerine durup düşünüyorum. Bir süre sonra tüm sıkıntılarımın yalnızca bana ait olduğunu ve kimsenin bu sıkıntılarda payı olmadığını anlıyorum. Düşünen yalnızca benim; eğer bir sorun varsa bunu yaratan da benim düşünce şeklim. Bazen kontrolümüz dışında olaylar gelişir. Acaba demekten kendimizi alamayız. Acaba ben mi hatalıydım; acaba yanlış konuşan ve davranan ben miydim; o kişinin hiç mi payı yoktu? Belki vardı; belki yoktu. Sebepler üzerine durumu detaylarıyla incelesek iletişimin ne yönde olduğunu tam olarak anlamayız. Fakat sonuçları her zaman kendi düşüncemiz belirler. Ben bu durumdan daha ne kadar sıkıntı duyacağım? Asıl çözüm bu soruyu sormakla başlıyor. Bir saat, bir gün, bir hafta mı yoksa daha uzun bir süre bunun muhasebesini yapabilir miyim? Yapsam ve sürekli sorgulasam doğru bir sonuca ulaşacak mıyım; ve bu doğru kime göre doğru? Soruların ardı arkası tükenmez. Çünkü sorular hep yeni soruları ve bir o kadar karmaşık cevapları da beraberinde getirir. Kısa yoldan çözüm yoktur. Bunu herkes bilir. Buna rağmen kalıcı çözümler olabilir. Yaşanan her ne olursa olsun varılan noktada önemli olan ne? Önce bunu tespit etmek gerekir. Örneğin kendi adıma bir sorun yaşasam ilk soracağım soru şu olur: Bu olaydan ne anlıyorum? Sıkıntılı bir durum varsa bu sıkıntıya ne kadar süre katlanacağımı kestirmeye çalışırım. Katlanmak diyorum çünkü inkar edilse bile her gün bir şeylere katlanmak durumundayız. Bir de toplum içinde yaşamın gerektirdiği ortamlarda kendimizi zorlanmış hissediyorsak katlanmak bazen çile çekmek halini alabilir. Peki tepki ne olmalı? Kızgınlık duyulan kişi mi olay mı ya da ortada gerçekten kızılacak bir durum var mı bunu bilmeliyiz. Daha sonra bu durum üzerine düşünce kalıplarını oluşturmak gerekir. Mesela bu durum benim için 1 ay sonra üzerinde düşünülecek bir şey mi? Kişiliğimle doğrudan alakalıysa verdiğim tepkinin ölçüsü ne olmalı? Ben saatlerce yorum yapmak yerine ve ruhumdaki enerjiyi bu şekilde harcamak yerine bazı sorunları gözümde büyütmemeye çalışırım. Biliyorum ki bu sanıldığı kadar kolay değil. Bazen hiç sevmediğim roller ve sahneler içinde bulurum kendimi fakat hayati önemi vardır bu rollerin benim hayatımda. Öyle rollerdir ki bunlar riya içermez; yaşadığım alanı kısıtlamaz ve tepkilerimi öfke tufanına dönüştürmez. Kabaran tutkular ve ihtirasları dizginlemek için bir takım rol kalıpları geliştirmek zorundayım. Aksi takdirde yaşadığım ve hissettiğim zorluklar beni ruhen zedeleyecek ve fiziksel olarak güçsüz olacağım. Bunları yaşadım ve hala bazen dış seslere çok fazla kulak verdiğimde ruhumdaki fırtınalar artıyor. Her saniye dengeyi tutturmak için bazen en zor anları yaşamak gerekir. Bazen gururumuz yerle bir olabilir ve gün gelir hiçbir işe yaramadığımızı düşünürüz. Bu duygular her zaman var olacaktır ve insanlar ilişkide bulundukça kaçınılmaz olarak etkileşim olumsuz yönlere de gidecektir. Bu gerçeği kabullendikten sonra üzerimdeki olumsuz etkileri yavaş da olsa analiz etmeye başladım. Çok zamanımı aldı yorum yapmak; uzun saatler geçti kararlarımın üzerinden ve şunu gördüm en sonunda: bizzat kararın kendisi çok yorucu!! Ne yapmalıydım? Hiç mi karar vermeyecektim? Bir gün surat asıp bir gün gülecek miydim değişen ruh hallerime göre? İnsanlara bir tepki verdiğimde hep o an mı var olacaktım onların gözünde? Artık kararlarımı askıya aldım. Ne kadar dengesiz ve tutarsız görünsem de kararsızlık en basit manada çok kötü bir şey değil çünkü beni sürekli düşünmeye ve başarabildiğim ölçüde olumlu düşünmeye teşvik ediyor. Bir insan beni incitse bile kesin karar ve hükümlerle davranış kalıpları oluşturmuyorum. Ya o kişiyi yok sayıyorum ya da açıkça konuşmak ve beni inciten konuyu söylemek istiyorum. Hala bunu yapamadığım ve kin biriktirdiğim durumlar oluyor. Ufacık ve önemsiz konular misilleme yüzünden dağ gibi oluyor. Artık bu işi halletmeliyim. İletişim diye bir kavram varsa bunu ruhumu rahat tutarak başarmak istiyorum. O yüzden çoğu zaman karar anlarında iletişimde de aksaklık olduğunu düşünürüm. Örneğin artık bu kişiyle konuşmayacağım dersem yeri gelir ben sıkıntı çekerim ya da gereksiz yere kaçarım gerçeklerden. Belki bazen kendimden kaçarım ve az önce dediğim yok saymak yöntemi de bir işe yaramaz! Bu konu üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki kelimeler bile bazen yetmiyor bana; dil engel olarak çıkıyor karşıma. Bazı fikirlerim oturmuş bile olsa hala çözümleyemediğim konular var elbette; üzerine hala düşündüğüm sıkıntılarım var. Ama bir bakıma yarı yarıya anlıyor gibiyim içinde bulunduğum durumu. Bu bile önemli bir yol kat ettiğimi gösterir. Kalan bölümü ise ilerleyen zaman içinde anlayacağım. Çözümler küçük adımlar gerektirir ve duyarlı bir zihniyet…

Akşamlar

Çocukluğumdan beri akşamları sabırsızlıkla beklerim. Sadece o günün yorgunluğunu atmak için değil hayatı gerçekten anlayabilmek için karanlığı hissetmek isterim. Çünkü ancak karanlıkta belirir gölgeler. Gündüz yaşadığım o kargaşa, sesler, cevaplar ve bitmek tükenmek bilmeyen söylevler geride kalmıştır artık. Sadece ben ve düşüncelerim ve bazen duyduğum huzur…Yalnızlık paylaşılmaz demiş şair; toplum içinde olmak da bir bakıma yalnızlık ise, aslında fark eden pek bir şey yok. Gündüz-gece aynı düzlemde birbirini takip ediyor sadece. Fakat tek bir farkla: kimisi bunca yalnızlık içinde kendini fark ediyor kimisi de yitip gidiyor başka dünyalarda! Hayat bazen öyle bir koşturmaca halini alıyor ki artık içinde bulunduğumuz ortam kendi tercihlerimiz olmaktan çıkıp tamamıyla yönlendirmeye ve etkilere açık bir stadyum halini alıyor. Bu şu demek: her görüştüğümüz insan zamanla da olsa hayatımızın ta kendisi oluyor! Yani kiminle görüşüyor ve bu stadyumda sözüm ona yalnızlığı gideriyorsak ortam o denli genişliyor ve biz nerede olduğumuzu ya da kaldığımızı kestiremiyoruz. İşte bu yüzden akşamları severim. Çalışmak zorunda değilim en azından ya da insan ilişkilerinde denge tutturmak gibi bir kaygım yok. Dert babası değilim, olamam da…
Ve bunca kalabalık ve gündüzün derdi içinde kendini arayanlar bulabilmişler mi aradıklarını? Zannetmiyorum. Durup düşünmek gerekiyor. Gün içinde o kadar kişiyi dinlerken ne derece duyacağız doğru sesleri? Seçici davranmak en doğrusu ama algımız ve beynimiz her zaman seçici olmamıza izin vermez. Bazen hiç duymak istemediklerimizi duyarız mecburen. Kulaklarımızı tıkasak dahi nereye kadar? Yine böyle anlarda insan değerlendirmeye başlar; düşündükçe işin içinden çıkamayabilir. Çünkü ilişkiler karışıktır, belki sinsidir, belki samimidir. Kim bilebilir? Değerlendirmek de hayli yorucudur. İmalar, kıskançlıklar, hırslar ve gereksiz detaylar üzerine zavallı beynimiz kalbimize boşu boşuna talimatlar verir. Kalp bu, hassas organ. Bir süre sonra pes ederse yani beynin başından savdığını çözmeye çalışırsa iş daha da zorlaşır. O yüzden benim tercihim sessizlik. Bu da ancak akşamları mümkün. Geceler ise tam bir saltanat, eğer istersek…