Su hayatın kolayına gidemedik
Hep az gidilen yollarda Ömür tükettik
Ne bir soru sorduk ne hesabı tuttuk
Hep zor secimlerde gururumuzla tükendik
Bazen deve kuşu gibi kuma gömdük askımızı
Bazen güvenle konuştuk kaldırdık basımızı
Hep cevaplandi sorular hesabımız verildi
Ve bir kavşak belirdi gördük yanlışımızı
3 Eylül 2012 Pazartesi
Ama..
Tutsak olacağını bilerek
Yine bu sabah
Demir parmaklıktan içeri
Usulca sızdı
Güneş
Yine bu sabah
Demir parmaklıktan içeri
Usulca sızdı
Güneş
SUNAY AKIN
Ama diye başlayan cümleleri hiç sevmem. Ama diyeceksen bir önceki cümlenin lüzumu yok. Bu gerçeği bilsek de en çok kullandığımız bağlaçlardan biridir ‘ama’. Mazeret bildirmek, kendini affettirmek, birini ikna etmeye çalışmak vb. nedenlerle kullanabiliriz bu bağlacı. “Suçluyum ama sebebi var!”, “Geç kaldım ama…”, “Ama neden öyle konuşuyorsun?” gibi örnekler verebiliriz. Günlük olaylar dışında derin anlamlar da yükleyebiliriz bu kelimeye. Konuşmaları daha etkin kılmak, iletişimi sağlamak ve kendimizi ifade etmek yönünde çok defa kullanırız bağlaçları.
En büyük hatalarımızdan birinin başka hayatlara özenmek olduğunu düşünüyorum. Sanıyoruz ki başkası bizden daha iyi, daha rahat yaşıyor. Hayat boyu ‘ama’ kelimesini çok az kullanmış insanlar olduğunu düşünüp kendi kendimizi boğuyoruz. Hiçbir hayat yoktur ki sorunsuz, toz pembe hayaller içinde geçmiş olsun. Güneş doğuyor her gün; ama kime? Hepimize. Sunay Akın dizelerinde güneşin derdini anlatmış! O, hep ışık getiriyor ama ışığı gören çok az kişi var. Güneş umut olsa para etmez diye kendini karanlığa boğanlar var. Her gün yeni bir umut girmişken odaya perdeyi çekenler var. Bunlardan biri de benJ
Umudu bilerek tutsak etmek her başlangıcı son bilmektir. Ama güneş yine yol bulur kendine, sızar içeri fark ettirmeden. Gün gelir, anlarız her hayatın eksik olduğunu. Demir parmaklıktan usulca sızan ışık huzmesi, altın kapının ardındaki sonsuz karanlıktan daha iyi değil midir? Güneşe hakkını vermek gerekir. Umudu korumak, en zor şartlarda yetinmeyi ve tatmin olmayı bilmek önce kendimize sonra başka hayatlara tarafsız bir gözle bakmayı sağlayacaktır. Kimse mutlak güce ya da sınırsız haklara sahip değil. Mükemmel bildiğimiz hayatlar sahte bir ışıltı saçıyor olabilir. Bana huzur veren başkasına sıkıntı veriyor olabilir. Aynı şekilde umut kiminin en değerli varlığı, kiminin hiç bilmediği kendi varlığıdır. Kişi, umudu bilmiyorsa her şeyi kolay elde etmiş demektir. Yani bir bakıma kendi varlığını sorgulama kapasitesine sahip olamaz. Önyargılı biri olmasam da, bana göre, güneşe çekilen perdeler zorluklara verdiğimiz tepkilerdir. Güneşi tutsak etmenin alemi yok, o hep bize doğuyor, bizim için doğuyor. Umudu kullanmak, aydınlığa yol vermek zorlukları az da olsa hafifletir. İncecik bir ışık değil midir derin uykuları bölen? O ışığa yol verin…
Sahiplik
Sahibi olduğunu düşündüğünüz hiçbir şey size ait değilken nasıl oluyor da bu kadar iddialı yaşıyorsunuz? Otoriter olmak ve kabul görmek sahip olmayı ve ait olmayı gerektirmez. Ne var ki doğumdan ölüme geçen ömrümüzde sahip olmanın tadını çıkarmak istiyoruz. İnsanoğlu bir yandan ait olmak istiyor öte yandan sahiplenmek. Tezat gibi görünse de bu iki duygu gerçekten yaşanırsa güven hissini de beraberinde getirir. Peki güven ihtiyacı neden kaynaklanır? Çocukluğumuzdan beri içimize yerleşmiş olan korku, sebepsiz bile olsa, güven duygusuyla azalmış olur. Aslında hep korkuyu bastırmak ya da birazcık cesaret kazanmak için destek arar dururuz. Grup içinde çalışırız; insanlara güven vererek güven kazanmak isteriz; gönüllü olarak ait oluruz, belki bir fikre, bir insana ya da maddeye; sevdiğimizi korumak isteriz; değerlerimizin zarar görmemesi için fedakarlık yaparız; kısaca bir ömür çırpınmakla geçer. Tüm bunları yaparken aslında tek bir içgüdü var: korkuyu bastırmak, unutmak, hiç yokmuş gibi davranmak…Ölüm korkusu temelli bile olsa asıl korkumuz yok olmak, zarar görmek, ya da reddedilmek. Güven yoksa güvenlik de yok; sahip değilsen ait de değilsin; reddedilmişsen istenmezsin veya fedakarsan hak edersin; vb. örnekleri çoğaltabiliriz. Her davranışımız karşılıklı. Her fikrimiz sahipli!
Zamana takılıp kalmak böyle bir şey olsa gerek. Şu anda bana ait olan her zaman benim olacakmış gibi…Güvendiğim ve dayandığım olmasa bir hiçmişim gibi. Bir hiç olmak büyük bir korku sebebiymiş gibi. Her neyse, aldığımız soluk bile sayılıyken neden bu korkuları aşamayız bilmiyorum. Ama yaşıyoruz, hala nefes alıyoruz, bu kurallara uymak lazım derseniz anlarım; anlamadığım şu: ait olmak o kadar da güven verici bir şey değil! Fanatik bir ruh hali tutkularıyla kendini yok eder. Bu benim fikrim.
Nasıl ki bir anne bütünüyle kabul eder yavrusunu hayat da öyledir. Çirkin bile olsanız hayatın gözünde güzelleşeceksiniz. İlla ki beğenilmek gerekmez. Buna rağmen, ne çocuk anneye aittir; ne de siz hayata aitsiniz. Birlikte var oluşunuz belki bir dönem için; ya sonra?
Her şeyin eskisi gibi olduğunu düşünenler büyük yanılgı içindeler. Küçük bir çocuk büyüdüğünde geriye dönüp bakacak ve yaşadığı anı o zaman dilimi içinde değerlendirecek, belki annesi olmadan! Bugün geçmişe baktığımda annemi, kendimi ve tüm ailemi farklı görüyorum; farklı değerlendiriyorum. Şimdi bakıyorum aileme, bulamıyorum! O halde ne anlamı vardı geçmişin? O kadar sıkıntının, çabanın ve aşırı duyguların ne anlamı kaldı bugüne? Gelecekte neyi hatırlayıp neyi unutacağım, belli mi? Günlerimizi sahip olduğumuzu zannederek geçirebiliriz. Kısa süreliğine de olsa rahatlarız. Güven duygusuyla tatmin oluruz. Peki gerçekten ait miyiz sahip olduklarımıza? Kendi adıma konuşuyorum, istemediğim halde ait oluyorsam bu beni bunaltır, sadece görüntüde yaşamak ise beni ben olmaktan çıkartır. İspat edeceğim hiçbir şey olmasın. Çok daha rahat olurum o zaman. İki taraflı güven duygusu olmadıktan sonra her şey yalan, hikayeden ibaret.
Bütünde Parça
Televizyonu kapattım. Yazarken en ufak bir ses rahatsız edici. Dinlediğim haberler üzerine yorum yapacak olsam çok şey anlatırdım. Ama hala bireysel düzeyde kalıyorum. Günümüzde yaşanan toplumsal değişimleri ve ne yazık ki sıradanlaşan kavgaları ben de görüyorum, fark ediyorum. Sosyal içerikli kaygıları ve problemleri her duyarlı insan gibi ben de önemsiyorum fakat kendi hayatımla ilgili sorunlar o kadar meşgul ediyor ki zihnimi onları sıradanlaştırabilsem ve biraz da varlık problemine duyarsız olabilsem tıpkı diğer insanlar gibi kendine kayıtsız, topluma duyarlı rollerine soyunan bir kişilik olsam kim bilir ne davalar peşinde koşardım ! Ah bu nasıl bir anlayış ki her daim kendi karakterim üzerine varsayımlarda bulunmaktan hiç çekinmiyorum. Bu konuda bir hayli cesur hissediyorum kendimi. Halbuki çoğu için gereksiz bir şeydir kendini düşünmek, anlamaya çalışmak ve fark etmek…Asıl bahsetmem gereken varlık ve hiçlik paradoksu fakat bir giriş yapmak için yine kendimi kullandım. Genel anlamda toplumla ilgilendiğimi, insanlara yardım etmeyi sevdiğimi söylüyorum. Çünkü biliyorum ki bireysel anlamda var olduğum yer yine toplum. Benim kafamı meşgul eden şu: bir insan kendi dertleriyle baş etmeye çalışırken ve gün boyu yaşadıkları üzerine uzun hesaplara girerken, gerek maddi gerek manevi anlamda sıkıntı içindeyken toplumu ne kadar düzeltebilir, yüceltebilir? Toplumsal adalet üzerine uzun bir konuşma yapılabilir; peki bireysel anlamda en küçük birim olarak hatta en basit duygu olarak kişisel tatmin konusunda kaç kişi konuşmak ister bilmiyorum. Dış dünya için konuşmak ve fikir belirtmek gayet kolay. Belki olmayan durumlar üzerine ahkam kesmek, adil ve ahlaki şartların nasıl oluşacağına dair söylevler sunmak güzel bir şey. Bu tür sunumlar çoğu zaman yönlendirici de olabilir. Ama belli bir kesim için. Mesela her hangi bir adam, kadın, evlat ya da toplumun parçası herhangi bir mekanizma size ideal ailenin nasıl olacağını anlatacaktır. İdeal şartlarda adaletin nasıl işlemesi gerektiğini, ya da statülerin neden önemli olduğunu yaşı küçük bir çocuk dahi bilecektir. Peki aynı sistem parçaları tek tek değerlendirebilir mi? Bu kadar cesur olmayı göze alabilir mi?
Bütünsellik elbette önemli; bunu inkar etmiyorum. Toplum var olacaksa bütün içinde sorunlarını halletmeli. Doğru olanda budur. Fakat doğruyu ararken izlenecek metotlar en az doğrunun kendisi kadar önemlidir. İnsanların başarı düzeyleri ve kavrama kapasiteleri bir bakıma izlediği, öğrendiği, er ya da geç uygulamak zorunda olduğu birtakım yöntemlere bağlıdır. Daha açık anlatmak gerekirse adalet istiyorsak adaletli olmak gerekecek! Bu ne demek? Bireysel yaklaşımlar sanıldığından daha büyük bir öneme sahip demek. Birey toplum içinde tatmin sağlamayıp, arayışlara giriyorsa ve bu arayışta yönlendirmelere açıksa, bilgi birikimi de sınırlıysa ne olacak? Uyuşmuş, sabit fikirli, tatminsiz bireyler adalet, sevgi, ahlak ve düzen konusunda hastalıklı fikirlere sahip olacak. Sonra da kalkıp gerçek budur diye koyun misali insanları güdecekler! Bütünsellik bu anlamda değerini yitirebilir. Genelin gerçeği de yanıltıcı olabilir. Parçalar, örneğin en basit anlamda bir çocuğun kazanma arzusu, çocukken ne derece önemlidir, büyüdüğünde neye dönüşmelidir? Kazanmak için yok etmek mi gerekir; yalan söylemek mi; çalışmak mı; yoksa sabırla beklemek mi? İşte sizi seçenekler…Yorum ve izlenecek yöntem, olası sonuçlar ne olacak? Kime bağlı olacak? Yaşanan süreç, bireysel kazanımlar ve bir o kadar da toplumsal değerler üzerine önemli sonuçlar doğurur. Küçük bir örnek, en başta atılan küçük bir adım ciddi kayıplar ve ciddi kazanımlar meydana getirir. İşte parçanın önemi buradan gelir.
2 Eylül 2012 Pazar
Eğlence Uzerine
İskambil kağıtlarıyla oynayan çocuk gibiyim, özensizce kuruyorum kulemi, sonra tek bir darbede yıkıyorum onu!
Eğlenirken düşünmüyorum tabi tekrar başa dönmek de ayrı bir haz sanki.. Gercekten düşünebilseydim her kartın yerini ve hesaplasaydim sonucunu yine aynı oyunu oynayabilir miydim? Ve yıkılan kulemin basında sebepsiz kahkahalar atabilir miydim? Cocuk olmak böyle bir şey, oyunun tadı dusunmekte değil, tam da oyunun icinde. Özenle kurduğunuz hayalleri düşünerek yıkamazsınız ve elbette o çocuksu keyif size hiç uğramaz. Kendi haline bırakın kartları ve elleriniz titremesin her kararda.Her zaman basa doneceksiniz, evet, hayaller basa sarılacak yeniden.
İste bundan keyif alamıyorsanız er geç yıkılacak kulenin temelleri uzerine çok düşünmeyin ve eğlenmek uzerine ciddi bir sekilde duşunun. Cocuk olmak ne buyuk ciddiyettir, basarabilene, yaşadığı her ani ve her hatayı kıymetli bilene..
Eğlenirken düşünmüyorum tabi tekrar başa dönmek de ayrı bir haz sanki.. Gercekten düşünebilseydim her kartın yerini ve hesaplasaydim sonucunu yine aynı oyunu oynayabilir miydim? Ve yıkılan kulemin basında sebepsiz kahkahalar atabilir miydim? Cocuk olmak böyle bir şey, oyunun tadı dusunmekte değil, tam da oyunun icinde. Özenle kurduğunuz hayalleri düşünerek yıkamazsınız ve elbette o çocuksu keyif size hiç uğramaz. Kendi haline bırakın kartları ve elleriniz titremesin her kararda.Her zaman basa doneceksiniz, evet, hayaller basa sarılacak yeniden.
İste bundan keyif alamıyorsanız er geç yıkılacak kulenin temelleri uzerine çok düşünmeyin ve eğlenmek uzerine ciddi bir sekilde duşunun. Cocuk olmak ne buyuk ciddiyettir, basarabilene, yaşadığı her ani ve her hatayı kıymetli bilene..
Beklemek
Dünyanın en zor işi beklemektir. Neyi beklerseniz bekleyin geçen zaman sabrınızı sınamaktadır. Tedbiri elden bırakmayıp zamanla anlaşma yapmışsanız şanslısınız. Ama hala zaman sizin düşmanınız ise durum daha çekilmez hatta içinden çıkılmaz bir hal alır. Beklemek işkence değildir. Geçen sürede ne yaptığınız önemlidir. Bu sürecin bir amacı var mı yok mu? Gerçi amaçlar da yeri gelir haddini aşar; sabırsızlık denilen illet ruhumuzu sarıp amaçları araç haline getiriverir. Beklemek bile uzmanlık işi artık! Neyi, nerede, nasıl bekliyorsun sorusuna karşılık hiçbir beklentim yok demeyin sakın. Kimse inanmaz buna. Küçücük bir çocuk bile beklediği şeyin detaylarını sayfalarca yazabilir; günlerce konuşabilir ve sonunda kendisi de inanır yaptığının doğru olduğuna. Büyüdükçe sabrın zorluğunu anlar. Sabretmenin hayatta karşılaşabileceği en büyük sınav olduğunu ve bu sınavdan salt bekleyerek çıkamayacağını anlar. Yetişkin bir insan olarak neyi arzuladığımı çok iyi biliyorum ve içten içe neyi özlemle beklediğimi…Fakat bu süre dahilinde hırsla sarılmıyorum beklentime ya da acı çekerek sabrın en büyük fazilet olduğunu da söylemek niyetinde değilim. Sabır elbette bir erdem. Ben farklı yorumlarım, o başka. Düşüncemin farklılığı sabrederken beklemediğimi ifade etmek için. Yani benim için sabır olağanüstü bir durum değil. Her zaman ve her şartta sabırlıyım ben. En güzel anlar bile dayanma gücü gerektirir. Bu nedenle bekleme süreci de olağanüstü ya da sıkıntı verici olmayacaktır. Peki nasıl bu hale geldim? Tabi ki bekleyerek! Beklerken sabrımı ölçerek; her ölçüm sonucunda hislerimi bilinçli olarak yöneterek…Örneğin herkes gibi ben de aşk,para,sağlık ve güzellik beklentisi içindeyim. Tek fark bunları beklerken ihtirasa kapılmamak. Güzellikler hepimiz için; eğer hepimiz aynı anda aynı sabırla erişebilseydik onlara olağanüstü ve çekici bir tarafı kalmazdı bu arayışın. Zaman adil demiştim. Kime karşı? İnatçı ve sabırsız olmayanlara tabi ki. Beklerken hayatı tanıyanlar ve bu süreci sabır testi olarak değil öğrenme vakti olarak değerlendirenler için…Sadece beklemek, ve sabrederek ödül kazanmak için değil de dünyayı anlamak için beklemek her şeye değer. Zaman ile arkadaş olmuşsanız ödülünüzü alacaksınız ama sabrın karşılığı olarak düşünmeyin…Sabrederken aldığınız eğitim için bu ödül. En çok arzuladığınız şey, her ne ise…o sizin olacak…
İmtihan
Başkalarının imtihanlarından büyük gelecekler umma
çaresizlik bile bizden bir başkası yapmaya yetmez
bize biçilmiş döngüye katlanırız yalnızca
bir bakıma hiçbir yerdeyiz
bir bakıma yalnızca buradayız.
çaresizlik bile bizden bir başkası yapmaya yetmez
bize biçilmiş döngüye katlanırız yalnızca
bir bakıma hiçbir yerdeyiz
bir bakıma yalnızca buradayız.
MURATHAN MUNGAN
Bu gece ince bir sızı var ruhumda. Baş ağrısından öte, gönlümün ağırlığı. Çok sevdiğim sessizliğe bile katlandığımı düşündüm az önce. En güzel şeylerin bile katlanılacak hale geldiğini üzülerek söylüyorum. Uzun süre nelere katlandığımı ve gelecekte de tahammül edeceğimi düşündüm. Var olmanın bir çeşit faturası olabilir. Senelerce mutlu oluruz; sonra önümüze bir hesap çıkar. Kara kara düşünmekten ziyade ne gelir elden? Keşke mutlu olmasaydık mı diyeceğiz yani? Geriye dönüş mümkün değil ki pişmanlıkları telafi edelim. Bir bakıma hiçbir yerdeyiz. Rahatlamak için güzel sebep. Bir bakıma yalnızca buradayız. Huzursuzluk için olası bir sebep! Bence sebep bile değil ama yalnızca burada olmak fikri kimileri için çok rahatsız edici olabilir. Tahammül sınırları açısından gerçekten de sıkıntı verici. Yalnızca burada olsaydım eğer, zihnim kendi sınırlarını oluşturacak güçte olmasaydı çaresizlik hissine kapılabilirdim. Fakat, bu imtihan bana ait. Yani şu anda yaşadığım ve sıkıntı duyduğum durumun baş rol oyuncusu benim. Ne suçlayacak bir başka kişi, ne de derman bulacak sevgili…O yüzden demiş şair, çaresizlik bile bizden bir başkası yapmaya yetmez. Sevgililer bile çaresizken medet beklememeli aşktan; aşk da bir imtihan belki. Büyük gelecekler bence ortak olamaz; öyle olduğunu düşünürüz yalnızca. Ait olmak ve kendi çaresizliğimizden bir başka ben yaratmak için bunu yaparız. Halbuki hep aynı yerdeyiz. Ya sadece burada ya da bir bakıma hiçbir yerde. Bu kadar basit!
Güç Bahsi
Güç nedir? Kim kullanır, kime uygular? Neden? Tartışmaya açık bir mevzu olmakla beraber bireyin kişisel anlamda kötüye kullandığı bir kavram. İster istemez, toplumda yaşamanın bir gerekliliği olarak etki altındayız. Hayat standartları karşılaştırma olmadığı durumlarda bile insanları birbirlerini etkilemeye ve değiştirmeye zorluyor. Buna direnmek boş bir çaba. Değişmeyen fikirler olmayacağı gibi değişmeyen ortamlar da yok. O yüzden bazı gerçekleri kabul edip güç meselesini ona göre irdelemek lazım. Güç sahibi, bireysel anlamda ne kadar dürüst ve ahlaklı ise o kadar dikkat çekicidir. İdeal ve etik olan budur. Özenilen durum budur. Müdahale işte tam bu sırada oluşmaya başlar. Rahatsızlık duyulan “Ben neden böyle değilim ve böyle olmak için ne yapabilirim” sorusudur. İnsanı içten içe kemiren bir histir halbuki; ölçüsü kaçınca kendi silahınla intihar etmeye benzer. Fakat insanlık hali; toplumla öyle ya da böyle muhatabız. En azından insanı duygularımız arzularımızı körükler. Güç sahibi olmak kısa yoldan tüm bu isteklere ulaşmayı sağlayabilir. Nitekim öyle makamlar öyle sözler vardır insanı iftiradan beter yaralar. Yani hem güç sahibi hem de gücün uygulandığı kesim birbirini etkiler farkında olmadan. Yalancı, sahte faturaları geri alır demiştim. Dairesel bir geribildirim.
Buna rağmen güç, her daim seksapelini korur. Şiddetle arzulanan bir nesnedir o; ve şiddetle tüketilen. Para gibi olmamakla beraber bazen parayı aşan önemi vardır; sömürü amacı olursa parayı da çeker kendine. İki taraflı sömürü durumlarında güç ve para birbirine ihanet etmez. Peki ya ederse? O zaman, seyredelim alemi! Olmayanı var gösteren, olanı yok eden, başına buyruk güç hayatta karşımıza çıkacak en kötü şeydir. Sadece maddesel anlamda değil duygusal açıdan da danışıklı dövüş mevzu bahistir. Bu, para ve güç olmaz da ihtiras ve aşk olur örneğin…Anlaşma bozulunca plan da bozulur. Bundan zarar görecek, planı bilmeyendir elbette. Bazı duygular vardır yaşanır. Uzaktan izlemekle güç kötüdür diyemeyiz hemen. Gücün hangi ellerde kime hizmet ettiğini bulmaya çalışmak ilk adım oluyor; sonrası hissiyata ve vicdana bağlı.
Kurumlar ve toplumlar bazında düşünmek daha korkutucu. İyimser olabilmeyi isterdim fakat gidişat hiç de iyi değil. Devletin ve özel kurumların uyguladığı kural ve kanunlar birbirine benzese bile güç sürekli el değiştiriyor. ‘Kimin eli kimin cebinde?’diyorsa millet, vardır sebebi. En küçük birimler bile kendi içinde tutarlı olmaya çalışırken bindiği dalı kesiyor. Kim ve ne için? Bilen varsa da konuşmuyor. Güç, sömürü aracı olmanın ötesinde kendi içinde infaza sebepse az önce bahsettiğimiz plan, yani danışıklı dövüş, ters tepmiş oluyor. En tehlikeli, en ölümcül durumlardan biri. Yazık ki statü kaygısı içinde debelenen toplum bireysel çıkarlarını her değerin üstünde tutuyor. Kendi yararını toplum yararına tercih edince zincirleme etki her kademenin elini kolunu bağlıyor. Bir taraf bozulunca öbür tarafın da yaşam mücadelesi son bulmuş oluyor. Balık baştan kokar demiş atalarımız…Keşke demekle işler yoluna girseydi tüm statü sahibi fertler bir araya gelir işin doğrusunu tartışırdı. Artık bir araya gelmek kavga sebebi olmaktan öte geçemiyor. Kalabalıklar sadece zor ve kuvvet uygulamak için var. Tesadüfi ya da planlı güç odakları da buna çanak tutuyor. En ufak bir kıvılcımda alevlenen , galeyana gelen gruplar birbirini yok ederek daha güçlü olacağı hayalini kuruyor. Bunu da çok akıllıca desteklenmiş ahlaki amaçlarla sunuyor diğer gruplara. Artık neyin doğru, kimin akıllı ve haklı olduğunu; hangi sözün hangi amaca hizmet ettiğini kestiremez hale geldik. Bu belirsizlik hissi o kadar belirgin ki güven bile parayla alınır hale gelmiş. Peki satın alınmış güvene güvenebilir misiniz? İnsan zor anlarında şiddetle güçlü olmayı arzular; destek arar ve bulur da… Asıl sorun arkamızı dayadığımız duvarın ya da haksız kazancın bizi nereye kadar güvenle taşıyacağı. Arayan her şeyi bulurmuş, bulduğu yerde kalırsa. En masum, en derin inançları bile daha çok güç için harcamayı göze alan bir anlayış kendi pisliği ve yalanı içinde boğulmaya mahkumdur. Zaman adildir demiştim. İnatçı ve uzlaşmaz olan zihindir. Israrımız güç ve statü üzerine olmasa birlik ve inancın değerini de bu kadar net fark edemezdik. Yani kötüyü tecrübe etmeyen iyiyi de bilmez ama iş işten geçmeden inat, özenti, hırs ve tahakküm duygularından arınmak şartıyla. Yoksa hepimiz insani arzularla donatılmışız. Yeri gelir lüks isteriz yeri gelir güven arayışı içinde her şeyi ve bazen özgürlüğümüzü feda ederiz. Yalnız kullandığımız araçları bilmek ve amaçlara ulaşırken hangi yolda olduğumuzu sezebilmek vicdan gerektirir. İşte burada ‘güç’ vicdanın sesine kulak vermelidir. Birey ya da toplum hiç fark etmez; öğrenmemiz ve öğretmemiz gereken gücün tesadüfi olmadığı. Sezdiğiniz ya da gördüğünüz, sabırdan kaynaklı bir kuvvet mi yoksa anlaşmalı bir tezgah mı? Satışa çıkarılan her ne ise duyguları satmak hiç akıllıca değil. Kurulan tezgah insanın temel arzularını hedef alıp zaaflarından faydalanıyorsa elde edilen kuvvet yeri geldiğinde kendini tüketecek ve hem bireyi hem de toplumu geri dönüşü olmayan bir çıkmaza sürükleyecektir. Bugünlerde bunu yaşamıyor muyuz?
31 Ağustos 2012 Cuma
B
bölük
pörçük beklentilerin belirsiz boşluğunda beliren bilginin bitmeyen bahsinden
büyülenen bizler bilgisizlikte biçare bildiğimizi birbirimize belirtmek isteriz
ama hangi bilgiyi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)