20 Mayıs 2013 Pazartesi

Günah Keçisi

Suçluluk duygusunun temel görünümlerinden biri olan günah keçisi kavramı, toplumların vicdani rahatlama yöntemlerinden en yaygın olanıdır. En küçük bir toplulukta dahi tüm grubun hatasını üstlenecek biri mutlaka bulunur ya da yaratılır.
Bireyselliğin şeytani olduğu, kolektivist anlayışların baskın olarak kabul gördüğü geleneksel toplumlar kendi içlerinde bir anlaşma yapmış gibidir. Yazılı olmayan bu anlaşma, kurala uymayanı dışlamak şeklinde olup bazı hallerde cezalandırıcı yönüyle hukuksal bir gaddarlığa da bürünebilir. Toplumsal vicdan diye adlandırılan genel değerler tüm bireylerin itaat etmesi koşuluyla çoğu zaman bireysel ahlakın sorgulanmadığı ve büyük suçların grup içinde ört bas edildiği bir korunma mekanizmasına dönüşür. Rahat etmek istiyorsanız konuşmamalısınız; suçlanmak istemiyorsanız ait olduğunuz grubun değerlerini tüm ahlaki standartların üstünde tutmalısınız ki ancak bu şekilde bireyselliğiniz onaylanacaktır. Bunun bir bedeli olacak elbette: kendinizi yok etmek, sadece grubun çıkarlarıyla kişiliğinizi yeniden şekillendirmek.
Olur ya bir gün grup içinde yaşanan adaletsizlikler ve gayri ahlaki durumlar ortaya serildi. Ne olacak? İşte o vakit aynı grup değerlerinin uygunsuzluğunu itiraf etmektense, yani haksızlığını kabul etmektense, kendi içinden tüm grubun hatasını üstlenecek birini çıkarır. Bir nevi yüksek değerler için fedailiktir bu! Günah keçimiz kendini feda eder. Tüm grubun ahlakı ondan sorulur ve o kurtarmıştır grubun ahlakını! Bireysel vicdanın sesi suskundur, biraz konuşacak olsa da hemen susturulur. Çünkü toplumsal vicdan zarar görürse bedelleri tüm bireyleri etkileyecektir ve bunun yükünü kimse taşımak istemez. Zor ve çetin bir yolda yürümek için gelmediler ki dünyaya. Zaten her şey çok zor iken aidiyet duygusu kalkan olur onlara. Ötekileri kim ne yapsın, zaten yok etmişlerdi kendilerini gruba üye olarak. Şimdi zarar görmeleri talihin acımasız bir oyunu sadece. Kaderin ellerine düşene vah demek ortak olmak olur suçluluk duygusuna. Kimse bunu göze alamaz elbette, temiz vicdanlar rahat rahat uyur toplum içinde. Peki yalnızlık halinde ne olur, örneğin geceleri rahat uyur mu bu insanlar, hiç düşünmeden hiç sıkıntı duymadan gözlerini kapayabilir mi dünyaya?
Günah keçisi tüm yükü taşır böylece. Hataların gün yüzüne çıkmaması için dua eder kimileri, ben günah işledim ama bunun yükünü başkası taşımasın diye yakarırlar çoğu zaman. Neden işlediğimiz günahların bedelini kendimiz ödemek istemeyiz de "ait olarak" faturayı başkasına keseriz? Sanki ait olmanın acısını çıkarırız böylece! Reddettiğimiz bireysel ahlak gün gelir yüzümüze çarpar hatalarımızı, neden en başından ahlaklı olmaya karar vermek istemeyiz de günah işleyip devredecek birini ararız? Ya da günahlar için af dileriz, birilerini feda ederiz rahat etmek uğruna?
Vicdan öyle tartışmalı bir kavram ki sesi çıktıkça bağırmak istiyor ama hep de engelleniyor. Sözümona  değerlerine saygı gösteren bir toplumun yaptığı hataları kendi içinde eritemez hale geldiğinde ve o yanlışlar kurbanlar sayesinde gizlendiğinde herkes mutlu mesutmuş gibi yaşamaya devam edecek, öyle mi? Kimi kandırıyorsunuz siz?
 

10 Mayıs 2013 Cuma

Klişe ve Bağımlılık

Kalıp davranış ve sözlerin çok yaygın ve kullanılabilir olduğu bir toplumda yaşamaktayız. Bu durum zaman zaman istatistikler gibi genellemeler için kullanılıp bazen de kolaya kaçanların davranışlarını aklama yöntemi olup çıkmıştır. Tahmin edildiği üzere klişeler herhangi bir çaba gerektirmez; nesilden nesile aktarılmış geleneklere benzeyen kalıp davranışlar doğru kabul edilip pek de sorgulanmazlar. Kişi, bugün neredeyim diye sormaz;geçmişte ne yaptık, benden önce ne vardı ve beni doğuran neler yaptı vb sorularla aklını meşgul etmektedir. Yani birçok durumda yeni bir yapı oluşturulmaz, eski yapılar devam ettirilir.
Bazı insanlar vardır, zarar gördüğü halde aynı davranışta ısrar eder. Çünkü o davranışın öyle olması gerektiğine dair şartlanmalar nesiller boyu genetiğine kazınmıştır. Örneğin cefakar eşin her koşulda, sevgisiz kaldığı durumda bile eşine saygı duyması; yolda düzineyle kadını bir arada gören şoförün aklının çıkması; dizginlenemeyen cinsel enerjinin cinayetlere sebep olması; parayla saadet olmaz diyen eski nesil; fazla samimiyet ayrılık getirir vb klişeler yıllar boyu tepkilerimizi denemektedir. Bu durumlar on bin defa tekrarlanır ve kimse bunları değiştirmek için söz ya da çaba sarf etmez çünkü değişmeyeceğini bilirler. Temelinde düşüncenin değil alışkanlıkların olduğu kalıplar kısır bir döngüde kendini tekrar edip durur. Derininde kolaycılık olduğu için de açıklayıcı olmak istemezler.
Sayısız deneme yanılmadan sonra bir çözüm bulunur elbette ama bu da klişe olacaktır!
O halde klişe nasıl aşılır? Bu tür bir davranışı tetikleyen zihinsel tembelliğin panzehiri nedir? Pür dikkat olmak! Kolay iş mi şimdi bu? Biraz gayret gerekiyor, biraz bilgi ve biraz sabır. Bir kere şunu fark etmek lazım: Herkes güçlü tarafını öne  sürmek istiyor. Yani toplumlar gibi kişiler de güçlü yönlerini gösterecek klişelere daha bir sağlam tutunurlar. Egoyu kaşık kaşık besleyen klişeler vardır örneğin, her güçlü erkeğin arkasında bir kadın vardır ya da çapkın erkek kadınlardan rağbet görür...Kendi içinde çelişkili ifadeler olsa da temel roller üzerinde çok uzun süredir etkisi olmuş klişeler bunlar. Boyun eğmenin güçlü bir gelenek olduğu ülkelerde- ki buna bizim ülkemiz de dahil-klişenin sonu sorgusuz sualsiz biatın kıymete binmesine kadar gitti. Hatta buna ilahi bir nitelik bile kazandırıldı. Kişi, hazır davranış kalıbını üstüne geçiriyor ama o elbise ona uyacak mı acaba? Özgün yaşantıların kınandığı ve bilginin ayıplandığı, özellikle cinsiyet rollerinde klişelere çok sadık toplumların bu tarz dayatmaları bir elbise misali satın almaları ve kapitalist düzende aynı klişeyi başkalarına satmaları iflas eden şirketlerin ilk günlerine benzer. Konfeksiyon işinden terziliğe düşmekle, terzi olmaktan konfeksiyon işine geçmek aynı şey değildir. Birisi davranış kalıplarını sindirmiş olup öteki kullandığı kalıpların ne olduğundan bihaberdir.
Bireysel derinliğin artışıyla beraber egonun şişirilmesi yerine gerçek anlamda güçlenmesi gerekiyor. Ancak bu şekilde özgür kalan zihin yeni şeyler üretebilecek. Önceki nesillerin tekrarladıklarıyla yeni çağın getirdiklerinin çok farklı olduğunu anlayıp yarar-zarar ikilemine göre eğitilecek. Dikkat burada ilk basamak. Uydurabildiği gibi davranmaktan ziyade bilinçli davranış kalıplarına ihtiyacımız var. Bu davranışın sebebi ve sonucu bu olur gibi önermelerin başkaları söyledi diye değil, deneyip yanıldığımız için de değil, ileri görüş kazanarak ve hesap yaparak farkında olabiliriz. Dünyada aldığımız nefes bile sayılıyken neden hesap yapmaktan kaçınıyoruz? Sorguladıkça suçlu hissediyoruz kendimizi?Klişelerin rahatında derin uykulara bırakıyoruz özgürlüğümüzü, özgür irademizi..

9 Mayıs 2013 Perşembe

İdealsizlik

Çağlar boyu insanın kendini unutacak bir ideale odaklanması hep takdir gördü. Özgürlük için ölenler, eşitlik için savaşanlar, bir kadının hayaliyle bekleyen ve hatta imparatorlukları bunun için riske atanlar, insanlık için faydalı bir buluş uğruna tüm ömrünü heba edenler elbette ki yüksek bir adanmışlık seviyesinde tarihteki yerlerini hiç kaybetmediler; onları bugün bile hatırlıyoruz. Kimliklerini değil belki, yaptıklarını, kendilerini adadıkları idealleri bugün bile anmakta ve saygıyla yad etmekteyiz.
İz bırakmak dedikleri kendinden geçmekteydi, narsist bir yüzün göldeki yansıması suyun saniyeler içinde bulanmasına bağlıydı. Bu gerçeği fark edenler ya kendini inkar ederek ya da kendi benliğinin ötesinde bir gerçeğe umut bağlayarak hayat koşusunu tamamladılar, ama yorgun ama zaferler içinde..ama nefes alarak ama bir nefes içinde boğularak...
Aslında idealler çoğu zaman benliği yükseltmek için kullanıldı. Her ne kadar toplumsal kaygılar başı çekiyor gibi görünse de temelde egonun kendini ispat çabası hiç bitmedi. Değerler, vicdan, ahlak ve tüm sosyal sebepler bu uğurda kullanıldı. Yüksek faydalar sağlamaya çalıştıkça çamura battı insanoğlu. İroni şu ki idealin gerçekleşmesi için çabalayan insan ideal gerçekleştiğinde bundan yararlanamadı. Örneğin teknoloji adım adım geliştikçe şirketler insanı bırakın yüceltmeyi, insanlıktan düşürüp maymunlaştırmayı kendinde hak bildi. Her şey çok daha kolay yapılıyor, daha az vaktimizi alıyor, ama biz makineleştikçe vaktin kıymeti azalıyor, niteliği değişiyor.
Bugün insana idealler satılamaz hale geldi ama bir elbise kolaylıkla satılabilir. Nasıl mı? Daha güzel, daha genç, daha çekici görünmek isteyen kadın, bugünkü toplumun görünüm odaklı ve suçluluk güdümlü ahlaki kaygılarından azade olamıyor yazık ki. Bir genç babasından cep telefonu isterken toplumca görünür olmayı arzu etmekte ve o telefonu kullanmadığında itilerek utanır hale düşmekten korkmaktadır. Bu genç cep telefonuyla süslediği karizmasını ruhunu süslemek için de kullansaydı durum çok daha farklı olurdu.
Niteliğin değişmesi zamanın etkin kullanımını da sekteye uğrattı. Bilgisayar oyunlarından keyif alan insan toplulukları gerçekle hayalin karıştığı bir dünyada kendini kaybetmiş durumda. Eskiden ideallerle kendini unutan insan ruhu şimdi çok daha berbat bir yolda kendini hatırlamaya çalışıyor!
Ne lazımsa onu yapar hale geldik, değil mi? Toplumsal değerlerin bunca önem kazandığı bir çağda eskiye tutunmaya çalışıyoruz yeniden. Nostalji aşkımız depreşiyor, eski müzikleri dinleyip iç çekiyoruz geçmişe dair. Yeniyi överken eskiyi de anıyoruz özlemle. Geçmişin canisi bugünün kahramanı, geçmişin kahramanı bugünün canisi oluveriyor aniden. Öyle hızlı gelişiyor ki her şey ideallerin devirden devire geçişi hayret uyandırıyor insanda. İnsanoğlu yaptıklarını yıkıyor, yıktıklarını yeniden inşa etmeye çalışıyor. Voltaire'in dediği gibi çünkü: "Yiğitlik vicdansız hergelelerle, büyük insanların ortak özelliğidir."
Artık insan sayısı çok fazla dünyada. Kişi başına daha çok ideal düşüyor. Peki bu halde geri çekilmesi gereken nedir? Elbette bencillik. Ben, öne çıktıkça her şey değerini kaybediyor. Ben, biliyorum dedikçe hiçbir şey öğrenmek istemiyor. Ben, saygı bekledikçe hiç sevgi göstermiyor. Ben, yarışta birinci olmak için gayret ederken yorulduğunu hiç fark etmiyor. Ben, kendinin hiç geçmeyen modasında hep aynı kıyafetleri giyiyor: Rekabet, Saldırganlık, Öfke.
O zaman yine sarılalım ideallere, ulaşılmaz hedeflere. Kendimiz olmaktan böyle çıkalım. Saldırarak değil eleştirerek, öfkeyle değil bilgiyle, rekabetle değil birbirimizi geliştirerek sarılalım yeni kurduğumuz dünyaya. İdeallerimizi her ne pahasına olursa olsun koruyalım. Çünkü onlar dünyada olduğumuz hayalini gerçeğe dönüştürecek tek değer. Çağlar boyu değişen bir şey olmadı, olmayacak demek çıkar yol değil. Niyetler de önemli. Her idealin dayandığı bir saygı görme beklentisi olsa da kullanılan araçlar günümüzdeki gibi alınır satılır bir değer olmasın en azından. Yiğitliğin dayandığı bilgiye yada silaha tapmak ne kadar abes ise fikirsiz bir dünya da bir  o kadar yönsüz ve kendiliğinden. Eskiye özlemi bırakalım, yeniyi anlamlandıralım. Elimizdeki tek çıkar yol insana kaybettiği anlamı yeniden yüklemek. Kahramanlar yaratarak değil, canileri engelleyerek! Dünya, yeteri kadar kana bulandı, artık bilimin yeniden keşfi gerçekleşmeli. İnsan hayatını kolaylaştırmak için değil, insanı insan yapmak için..

5 Mayıs 2013 Pazar

Totem ve Tabu

İnsanın tarihsel ve antropolojik gelişim sürecinde kayıp olgusu nasıl bir rol oynadı? Bu konuda yazılmış en tartışmalı kitaplardan birini incelersek Freud'un görüşlerinin o kadar yabana atılmaması gerektiğini düşünürüz. İnsanın salt psikolojik bütünlüğünden ziyade geçmişini de derinliğine araştıran Freud, "Totem ve Tabu" adlı kitabında insanlığın erken çağlarında kabile halinde topluluklardaki güçlü ve kıskanç 'kökensel baba'nın kabilenin diğer erkek üyelerini baskı altında tuttuğunu, kadınların ve kaynakların bölüşümünü tek başına kontrol ettiğini öne sürmüştü. Sonunda ayaklanan genç erkekler bu babayı öldürürler ve yerler. Artık başlarına buyrukturlar; istediklerini yaparlar. Ancak belli bir süre sonra bu özgürlük sorunlara,çatışmalara sebep olmaya başlar. Aralarındaki rekabet şiddetli bir hal alır. Kabile içindeki aynı kadınlara duyulan arzu erkekleri birbirine düşürür.
Sonunda öldürüp yedikleri kökensel babayı temsil eden bir totem yaratırlar. Totem babayı temsil eden bir hayvandır. Onun etini yemek yasaktır. Ancak senede bir yapılan av şöleni ve devamındaki ziyafette o hayvan avlanabilir ve yenebilir. Bu şekilde temel cinayet bir ayin şeklinde canlandırılmış olur. Ayrıca genç erkekler kökensel babanın geride bıraktığı boşluğu, simgesel düzeyde düzeni devam ettirecek yasalarla doldururlar. Freud, bu çıkarım ile Musevilik ve Hıristiyanlığın dinamiklerini açıklamaya girişir. Hıristiyanlığın dini seremonilerinde "İsa'nın kanı....İsa'nın eti..." diyerek andığı Freud'a göre bu katledilip yenilen kökensel babaya göndermedir. İsa'nın katli ve onun bir temsili olduğu önceki cinayet yani Musa'nın katli, dünya üzerindeki insani varoluşun dinler vasıtasıyla simgesel düzene geçişini canlandıran yoğunlaştırılmış sahnelerdir.

Maddeden ruha yapılan bu uzun yolculuğun bir noktasında, kaybedilenler, görünür tanrılar, somut ve nesne halinde putlar, tapınılacak resimler her şeyi belirleyen ve her yeri dolduran kökensel babalardır. Ancak bunlar kaybedildiği zaman soyutun,öznelin, ruhun alanı ortaya çıkmaya ve genişlemeye başlar. Daha açık ifade etmek gerekirse bu cinayetlerin arkasından, ruhsallığın geçirdiği dönüşüm, paranoid-şizoid bir konumdan depresif konuma geçmektir. İkincisinin ilkinin aksine daha olgun ve imkanlı bir ruhsallık durumu sağladığı malumdur. Depresif konumla birlikte tarihsel ve zamansal algılar da değişir. "Öncesi ve Sonrası" perspektifi doğar. Gelenek, kültür ve simgesel düzen ortaya çıkar.
Toplumların kültürel, sanatsal, düşünsel, örgütsel ve eğitimsel ürünleri ve üretilenlerin yapılarına yakından bakıldığında dini oluşumların tüm bu oluşumların temelinde ne kadar etkili olduğunu görürüz.

Psikeart Dergisi / Kasım-Aralık 2010 Sayı :12

28 Nisan 2013 Pazar

Göz Göre Göre

Havaya atılan bir ok dursaydı eğer
Olacakları bir düşün
Ne gizli ne saklı kalırdı keşfedilmeye değer
Geri dönüş yolu apaçık belirseydi zamanda
Ölüme kanmazdık en sonunda
Bilirdik, değil mi?
Oku tutan eller bizimmiş meğer!

Işığın öncesi neydi, ne vardı karanlık boşlukta
Her şey ilerliyor süreksiz bir ok misali gözlerde
Ne şekil ne ses varken fezada
Gözlerin hedef tahtası acımasız kumarda
Değer mi söyle bir hüzme ışık uğruna
Değer mi dalga dalga sahile koşmaya
Bile bile yok olacağını sonsuz mavilerde

Dönüşüm

Hatırlamakta fayda var
Hatır üzerine hatıra kurulmaz
Unutmadan söylemeliyim
Önce kendini inciteceksin anımsayarak
Değil mi ki insana bahşedilmiş bir lanet
Kilitli kapıları açar bir süre sonra
Miyadı dolmuş sıkıntı, olur bir nimet

Bugünden tezi yok hatırlamaya başla
Unutarak kaçamazsın dönme yine en başa
Zamanla dönüşür hatıralar
Gülümseyerek aydınlanır,
Hatrı kalmasın tüm bulanık detaylar
Söylemeden geçmeyeceğim
Önce kendini göreceksin anımsayarak.

16 Mart 2013 Cumartesi

Göbek Bağı

Cennet, annelerin ayakları altında değil karnının içinde
Bir kördüğüm gibi taşırız onu,
Silinmez bir iz hepimizin bedeninde
Uzun yollardan geçtik zamanın başladığı günden beri
Bize kalsa hiç yola çıkmayacaktık belki de!

Var olmuş ve olacak her ne varsa arayış içinde
Dil yabancı Ölüm sancı
Kim isterdi cenneti kaybetmeyi, sonsuz huzurdan vazgeçmeyi?
Ödüller cezaya dönüşürken
Kim ister umudun işkencesini?

Bütün olmak bir özlemden ibaret
Aldanışın kaygan zemininde kuru bir yer aramak kendine
Ve tamamlandım demek için
vazgeçmek kendi parçandan
öteki uğruna..!

Göbek bağımı kestim dünyayla
Yine de aitim ona bucak bucak kaçsam da
Tilkinin kürkçü dükkanına döndüğü gibi
Cennet de sıkıntılıdır, ayrılık kaçınılmaz olunca..



12 Ocak 2013 Cumartesi

ÖNCE

Kurallara karşı gelmek için önce onları öğrenmek gerek.
Haksıza karşı durmak için önce haklıyı bilmek gerek.

Kuralları bilmeden haksıza direnme
Doğruyu görmeden yanlışında diretme
Atacağın adımı hesapla ki
Haklıyı haksız gibi gösterme

İkiyüzlü Gerçekler

Gerçek olmanın ve doğruyu söylemenin mutlaka bir cezası vardır. Tam aksinin de bir bedeli var ama gerçeklik, ikiyüzlülüğün destur olduğu dünyada her zaman cesaret gerektirmiştir. Reddedilmek,eleştirilmek ve kabul görmemekten korkanların gerçekle işi olamaz; hissettiklerimizi ya da düşündüklerimizi açıkça ve çekinmeden söyleyecek olsak ne toplum kalırdı ne de onu inceleyen sosyoloji! İnsani bağları samimi kılan tamamen bu ikiyüzlülüktür. Tezat gibi görünüyor ama bu hazmedilmesi gereken birinci acı gerçek. Bunu hap niyetine yutanlar ikinci acı gerçekle karşılaştıklarında fazlaca etkilenmezler. Bu, etrafımızdaki tüm hayat belirtilerine karşın hepimizin ölü olduğu gerçeğidir. Çünkü gerçeği görmezden gelenler en fazla canlıymış gibi yaparlar. Gerçeği bilirler elbette, onu taşıyabilmek büyük bir güç gerektirdiği için bu yükün altına girmek istemezler ve canlıymış gibi yaparak ölü olmanın dayanılmaz ağırlığına katlanırlar nedense. Halbuki gerçek ve canlı olmayı göze alabilseler yük diye bildikleri şey gittikçe hafifleyecek ve varoluşun tadı asıl o zaman çıkacak.
Ve gelelim üçüncü ve sonuncu olmayan acı gerçeğe; her ne yaparsak yapalım öleceğiz. Bundan kaçış yok. O halde neden şimdiden ölüyoruz, öldürüyoruz kendimizi? Nefsi değil aklı öldürmekten bahsediyorum. Neden gerçekler bu kadar dayanılmaz ve anlaşılmaz görünüyor? Herkes her şeyi biliyorken hiç bilmiyormuş gibi yapınca hiç ölmeyecek gibi mi oluyor? Nedir çok yüzlülüğün çekici yanı? Hep sevilmek, sonsuza dek imrenilmek arzusu mu? Öyle ya da böyle son nefese kadar gerçek kendini hatırlatacak ve son nefeste isyan edecek, beni neden inkar ettin, neden kabullenemedin diye haykıracak kulaklarınıza. Siz buna ister vicdan deyin ister akıl, köşe bucak saklansanız da o sizi bulacak, intikam için değil hiç doğmadığınızı göstermek için.

6 Ocak 2013 Pazar

En Sonunda

Gönül sevdiğinden ayrıdır
Kavuşmalara doymak bilmez
Sevmek ayrılığın adıdır
Umuda koşar tükenmez
Uçsuz bucaksız çöldür aşk
Susuz kalır suyu ararsın
Mutluluk kaynağını bulamasan da
var olduğunu düşünüp
Yaşarsın
Nasıl ki suya kanmak mümkün değilse
Aşk da hem var hem yok gönülde
Bulduğunu sandığın anda kaybeder
Kaybettiğinde yine ararsın
Ve bu çember devam eder
Ne içinde kalır
ne dışına çıkarsın

Gönül sevdiğine yine kavuşur
Gönül sevdiğinden yine ayrılır
Yolculuk hiç bitmez halbuki
Yola çıktığında bilirsin
Ve her bitiş başlangıçta son bulur
Başladığın yere dönersin
Sadece Ben buradayım dersin kendine,
sadece kendi sesinle
En sonunda duyarsın

Aşk Ben'im, er geç anlarsın



5 Ocak 2013 Cumartesi

Sonsuz Kere

Bir dokunuş binlerce sözden üstün
Bir bakış tüm gözler içinde gördüğüm
Yazılan silinir, görülen unutulur zannetme
Beden hafızadır, senin kokun üzerime sürdüğüm
Güzelliğin cendere olsa ruhuma
Hiç kıpırdamaz
öylece bakardım sana
Ve sonsuz olsun isterdim bir günüm
Sonsuz kere sana doymak imkansız olsa da!

Merak Et

Merak etmek için illa ki inanmak gerekmiyor. Öğrenmek tek yönlü bir şey olsaydı inandığımızın sebebini bilemezdik. Neyin ne olduğunu merak etmeyen bir zihin analiz yeteneğini kaybedecektir ya da bu zorunluluk hiç kıymet görmeyecektir inanç sisteminde. Analiz basamağını atlayan bir sentez, ya da senteze ulaşmayan bir analiz her zaman eksik kalacaktır. Tarih ve din eğitiminde bir milletin hafızası etkendir. Bu hafıza merak güdüsünü harekete geçirmek için var olurken mevcut sistem bu hafızayı silmek için gayret gösteriyor. Sanki hatırlamak ve unutmamak bir lanetmiş gibi. Merak etmek yakında büyük günahlardan sayılacak bu gidişle! Sistem koruyucularının da işine geliyor meraksız gençlik.
Bana sunulan her bilgiyi kabul etmek zorunda değilim ama her bilgiyi öğrenmek,inandığım şeyi neye dayanarak desteklediğimi daha kolay açıklayabilir. Sadece karşılaştırabilen bir zihin neye inandığını fark edebilir. Yoksa bana sunulan tek bir bilgiyi bana sunulduğu haliyle kabul etmişim, bundan kolay ne olabilir ki?
Tarih eğitimini senelerce eleştirdik, bu dersten sıkıldı birçoğumuz. Çünkü hiç merak etmedik, ilgilenmedik geçmişle, ne de olsa geçmişti artık! Günümüzde durum daha da vahim. Geçmişi olmayan bir toplum tüm siyasi görüşlerin işine geliyor. Günü yakala prensibi de genç zihinleri ele almış vaziyette. Durum bu kadar ciddiyken merak edecek tek şeyin futbol maçının sonucu, manitanın kalça ölçüsü, ortamda ne içildiği falan olması tuhaf karşılanmamalı elbette. İstenen bu zaten.
Bana ne hangi ülke neredeymiş, Bana ne siyasetin temeli neymiş ya da fizik kuralları ne işe yaramış?! Ben kendi fiziğime bakarım(!) diye diklenen ve hiçbir şey bilmeden her şeye muktedir olduğunu deli cesaretiyle iddia eden bir nesil geliyor. Ve en kötüsü bu gençliğin merak ettiği tek şey yarınki modanın ne olacağı ve arkadaşlarına nasıl hava atacağı. Sosyal ilişkilerini kullanarak statü kavgasında hangi basamakta duracağı en önemli birkaç kaygısından biri. Hal böyleyken değerlerin işlevi tamamıyla faydacılığa endekslenmiş. Dini ya da tarihi değerlerin bu kadar tahribata uğradığı başka dönemler de olmuştur ama bu derece sömürüldüğü ve kullanıldığı başka bir dönem olmadı. Genç zihinlerde bu değerlerin anlamı itibar görmek ve Zengin olmakla eşdeğer hale geldi. Paran varsa hükümdar da sensin, tarikat şeyhi de. Yani merak uyandıran asıl şey değerlerin kökeni ve kendisi değil de bu değerlerin işe yaradığı ortamlar ya da kullanılan şahıslar haline geldi.

Hazzın Değişken Doğasına Karşı Koymak

"Yönelim hazza değil bilgiye olmalıdır" demiş Epiküros. Dünyada yaratılan her şey insan için haz nesnesi olabilecekken nitelik ve nicelik arasındaki fark bu hazzın sürekliliğini belirlemiştir. Çağlar boyu hırs ve tutkular üzerine yüzlerce savaş olmuş, binlerce insan ölmüş; peki hangi tutku günümüze dek izlerini bırakmış? Bir düşünün, hiçbir insan evladı çıktığı en yüksek tepede sonsuza dek duramamış. Buna teşebbüs eden ise kendi hırsının kurbanı olmuş. O vakit hazzın niteliği elde etmenin o karşı konulmaz cazibesine ve sahip olmanın köleleştirici etkisine bağlı değil. Çünkü çekim kuvveti sabit değil, nasıl ki evren sürekli değişiyorsa hazzın oranı da tutkulara göre ya artıyor ya da azalıyor. sürekli bir mutluluk olamayacağı gibi sürekli bir mutsuzluk da yok insan yaşamında. Hep merak etmişimdir, neden insanlar mahkum olur duygularına? Özgür doğdukları halde neden seçme gücünü bulamazlar kendilerinde? Mahkumiyet de bir nevi hazdır onlar için, fakat değişen yine niteliktir. Hiç kimse sonsuza dek mahkumu ya da kurbanı oynamak istemez öyle değil mi? Ya da hiçkimse sahip olmanın ve efendiliğin hazzını sürekli hale getirecek güce sahip değildir. İnsan her şeye sahip olabilir dedik en başta; bir şey dışında: öteki insanların iradesi! Evet, bu kontrol belirli bir zaman için efendiye haz verebilir ve kurban rolündeki kişide belirli bir zaman bundan keyif alabilir. Ya sonra? Her şey tepetaklak olur.
Epiküros'un demek istediği de buydu. Asıl mutluluk bilgidir. Çünkü bilgiye sahip olmazsın ya da o seni mahkum etmez, bilakis özgürleştirir ve değiştirir. Bilginin hazzı sürekli ileriye doğrudur, çünkü ani hazları yoktur bilginin, sadece birikir ve kendi içinden taşar. Sahip olmanın hazzı gelip geçici iken bilgi, bu dünyanın dışında hazlar sunar insana. Çünkü bilmek, su içmek gibidir, ve su içmekten asla bıkamazsınız. Her şey eskir, her şey kirlenir ve her şey tükenir. Sadece bilgi çoğalır ve çoğaltır.
Bunu fark eden insanlar tarih boyunca şükranla anılmıştır; isimleri tozlu sayfalarda bile kalsa unutulmamıştır.
Peki insan neden hazzın niceliğine kafayı takmış durumda? Çünkü sürekli mutsuz olmaktan ve ölümün çok yakın olduğundan dem vurup duruyor, aklını saplantılı bir şekilde kendi sonuna odaklamış.Acaba nasıl öleceğim, acaba ölürken yanımda kim olacak ve ne zaman ayrılacağım bu güzel dünyadan? Ölüm döşeğinde bile hala dünyanın muhteşemliğinden bahseden insanlar var. Ben tersini söylemiyorum, dünya elbette güzel ama asla doyulmayacak bir gıda değil! Yani biz yaşarken nasıl verimli yaşarız, insana nasıl daha faydalı oluruz demek yerine son dakikanın son saniyesinde ne olacağını düşünüp, sonsuz vesvese içinde tutunacak dal arıyoruz ömür boyunca. Bu arayış bitmez. Keşke Bilgiyi arasak aynı acele ve arzu içinde! Madem kaçamayacağız ölümden neden zehir ediyoruz kendimize kısacık ömrümüzü, anlamıyorum.
En iyisi Haz'dan azade olabilmek.Bunu başarabilmek ise bilgiyi sindirmekle doğru orantılı. Hala hazır bilgi arıyorsanız orada durun. Kimsenin gücü yetmeyecek kafanızı değiştirmeye! Ancak ve ancak siz değişmeyi bileceksiniz ve bu keşif hayatınızın dönüm noktası olacak. Gerçek bilginin mutluluğunu keşfettiğinizde o sevinç hali gitgide artacak ve ani hazlardaki o keskin düşüşü hiçbir zaman yaşamayacaksınız. Yeter ki artık bırakın hazıra konmayı, bırakın birbirinizi taklit etmeyi, sadece kendiniz olun ve bilginin peşine düşün. Ne hayat ne ölüm kalsın içinizde, sadece nefes alın ve kafanızın içini doldurun. Bu mutluluk size yeter. Dışarıda bir şey yok!Ev sizsiniz, yuva sizsiniz.

26 Aralık 2012 Çarşamba

Silik Kahramanlar

Kadın kadının düşmanı sözüne hep karşı çıktım.Çünkü ben hiçbir kadına düşman görmüyorum kendimi. Durduk yere düşman olunmaz diyor kimisi; haklı olabilirler. Nasıl mı? Öncelikle çevrede gözlemlediğim durumları anlatmak istiyorum.
Bir kere ben hiçbir erkeğin başka bir erkeğin ayıbını binbir kez tekrarlayıp diline doladığını görmedim; belki bunu bir kadın için yapmıştır ama asla hemcinsini bir kadının yanında ya da çevresinde aşağılamamıştır. Hatta herhangi bir kadın, ola ki bir erkeği çekiştirsin ya da hakkında ileri geri konuşsun, aynı erkek aslan kesilir ve tüm gücüyle hemcinsini savunur, üstelik o hadsiz hudutsuz kadına da iki saniye içinde haddini bildiriverir! Erkek cinsinde hayran olduğum en önemli şey bu insani savunma ve korunma gücüdür. Yazık ki aynı içgüdü erkeğin kadına duyduğu sempatiyi bir gram artırmaz, ne garip değil mi? Sanki gerçek sevgi aynı cinsler arasında daha kuvvetliymiş gibi düşünüyor insan, ta ki kadının herhangi bir ortamda kendisine hiç de zararı dokunmamış başka bir kadın hakkında konuşulurken merakla sohbete dalıp hiç tanımadığı o kadını büyük bir şevkle al aşağı etmesini hayretle seyredene kadar! Ortada bir sorun yok; kadının kocası falan da ayartılmamış(!) ya da öteki kadının namusuna falan da dil uzatmamış ama gel gör ki ufak bir kıvılcımla alevlenen histerik kadın dünyası olmadık senaryoları bizzat yaşıyor ve bunu hemcinsi üzerinden yaşatıyor! Ve ilginçtir ki tüm rahatlama ve boşalma hâli öteki kadın üzerinden gerçekleşiyor yani kadın ne yapıyorsa erkek için değil öteki kadına nispet olsun diye yapıyor. Örneğin başka kadınlar görsün diye süslenip güzel kıyafet alıyor; sanki kadının tek değer ölçütü karşılaştırıldığında diğer kadınlardan üstün olduğunun erkek tarafından onaylanması ve bu şekilde yine erkek odaklı dünyanın değerlerine boyun eğilmesi. Öteki kadın bunları kabul etmiyorsa otomatikman düşman taraf haline geliyor; sonra da aynı garip kadın kendi erkeğinden şikayet ediyor, keşkeleriyle mutlu mesut yaşadığını iddia edip sözümona aile vitrinini güzel tutuyor. Dört duvar arasında neler oluyor kimse önemsemiyor. Bu kadın için tek ölçüt öteki kadınların ona imrenmesi; erkeğinin ona biçtiği değer umrunda bile değil, yeter ki öteki kadından üstün olsun. Çünkü erkeği, mutlak patron olarak ona bu imkanları sunmakta, isterse eziyet etsin hiç önemi yok. Garip ama gerçek.
Ben erkeklerarası dayanışmayı kadınlararasında hiç görmedim. Erkek hemcinsini bir kadına karşı canla başla savunurken, kadın hemcinsine hakaret eden erkeği sonuna dek alkışlıyor, iki küfür de kendisi basıyor! Hayretle izlediğim durumlarda iki kadın hiçbir zaman sempatiyle bakmadı birbirine; hep inceledi, irdeledi, erkeği de bu histeriye alet etti. Erkeğin kolay yönlendirilebilir hâli bu durumu hep daha da körükledi. Kaynanayla gelin, anneyle kız, iki komşu kadın ya da işte iki arkadaş hiç dost olmadı birbirine. Çünkü onlar erkeğin dünyasında kayıp ama erkeğin dünyasında kaptan, gemiyi hiç tanımadan rotayı belirlemiş; yarı yolda uyanınca iş işten geçmiş silik kahramanlardan öteye geçemediler.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Tahsil Neyi Değiştirir?

Tahsil ve terbiyenin bireyselliği yücelten, bakış açısını değiştiren yönleri olduğunu; buna rağmen duygusal veya kişisel tepkilerde büyük etkisi olduğunu düşünmüyorum. Fikirler değişebilir, gelişebilir; aynı şekilde sözler ve davranışlar da değişebilir. Zaman ve yaş ilerledikçe karakter bile çeşitli maskeler altında şekilden şekle girebilir. Yapmacık gülümsemeleri, kibarlık budalası halleri ile tanıdığımız insanları bile yabancı görebiliriz.
Mizaç ve buna bağlı olarak içgüdülerimiz, bizi biz yapan temel duygular - tahsil ve terbiye- durumuna bakılmaksızın neredeyse aynı kalır. Bu durumun kadın ve erkek üzerindeki etkileri biraz fark gösterebilir ki bunun sebebi yine dayatılmış fikirlerdir. İnsani duygular her iki cinste de ortaktır. Fark, bu duyguları eğitim yoluyla yorumlama farkıdır. Örneğin tahsil durumu bir kadını büyük oranda değiştirebilirken sosyal baskılardan azade erkek yaşamı üzerinde büyük bir fark yaratmaz. Çünkü erkek, bireyselliği doğumundan itibaren deneyimlemeye başlar. Henüz küçük bir çocukken bile güçlerinin sınırsız olduğuna inandırılır. Bu inanç onu ömür boyu her şeye muktedir, şartlar üzerinde kontrol ve söz sahibi duruma getirene dek eğitim süreci devam eder. Akademik yeterlilik bu özgüven üzerinde neredeyse etkisizdir! Çünkü doğal olarak geliştirdiği iletişim yeteneği bu tür bir müdahaleye gerek duymaz ve sonuçta bir erkek eğitimli ya da eğitimsiz toplumda birey olarak kendini sunmasını bilir. Ekstradan tahsil görmesi ona sadece bir artı getirir; duygu ve düşünce dünyasını fazla değiştirmez.
Halbuki kadının bireyselliğini keşfi ilk gençlik yıllarına kadar ertelenmiştir ve bu gecikme kalıcı bir hal alarak bazen inkara kadar gider. Kadın verici doğasıyla takdir görmeyi sever. Daha doğrusu doğumundan itibaren öğrendiği ve bir ömür boyu taşıması gereken bir yüktür ona öğretilen. Bir şeyleri sevmek zorunda bırakılması! Bireyselliğini hiçbir zaman keşfedemez bazı kadınlar; bazıları keşfettiği gün kaybeder onu; ve bazısı bireyselliğini topluma uydurma güdüsüyle kendi içgüdülerini, duygularını reddeder. Reddetmeyenler ise ya asılır ya da kesilir. Bir erkek daha ufak bir çocukken kendisiyle gurur duymayı öğrenmiştir ama bir kadın en ileri yaşında bile kendini sevmeyi ayıp, kendi değerini ölçülebilir, kendi hayatını kurban etmeyi bir maharet görmektedir ve en acısı da bu şekilde saygı görmeyi beklemektedir! Bütün ömrünü bekleyerek geçirir kadın, evet kendini bekliyor aslında ama hala bunun farkında değil. O yüzden tahsil ve terbiyenin kadın üzerindeki etkisi daha fazladır ve öyle de olmalıdır.
Erkek çoğu zaman dizginlenemeyen içgüdülerinin kurbanı olurken, kadın eğitimsizliğinin kurbanı olmaktadır. Kadın duygularını denetlemeyi küçük yaşlarda öğrenmiştir. Ona zorla öğretilmiştir kontrollü olmak. Fakat bir erkek tahsil görse bile içgüdülerini denetlemekte zorlanabilir çünkü bireyselliği kök salmıştır, egosu her bilginin üzerindedir ve öğretildiği üzere egosunu aç bırakmamalıdır!
Kadın, toplumda bir yer edinirken erkek bireyselliğini dayanak olarak seçmeyi bıraktığı gün, erkek de kendi bireyselliğinden geçip toplumu düşünebilecektir.
Kolektif bilinç toplum ve bireyin barıştırılmasıyla gerçekleşecek bir olgu. Cinsiyet rollerimize sıkıca bağlandığımız sürece uzak bir ihtimal olarak kalmaya devam edecek. Ne birey topluma değer katacak ne de toplum bireyi yüceltecek. Bu kısır döngünün çarkında elli sene sonra hala kadın erkek muhabbetine, aldatma hikayelerine takılı kalacağız. Ne yazık ki..

23 Aralık 2012 Pazar

Teknik Yalnızlık

Günümüzde kendini 'iyi' hissetmenin trend olduğu, sanal alemde sanal arkadaşlık kurmanın var olan hedonist yapıyı daha da kuvvetlendirdiğini görmekteyiz. Artık her şeyin bir yedeği var! Aslını bulamayan yedeğiyle idare ediyor ve geçici heveslerin geçici tatlarıyla avunuyor. Hatırlamak ağır bir yük haline geldi.
Akıllı telefonundan bir tuş darbesiyle bütün telefon numaralarına erişebilen genç, bu numaraların silinmesi halinde ani bir telaş yaşıyor. Çünkü biliyor ki en sevdiklerinin numarasını bile hatırlayamıyor! Neyse ki bu hal kısa sürüyor da aynı genç yedeklediği dosyalardan istediği numaralara erişebiliyor. O kısa an, ona bir felaket hissi yaşatıyor fakat hayatın gerçek acılarına duyarsız ruhu ufak bir sendelemede hemen depresyona sokuyor onu. Ne bir uyarıya tahammülü var, ne beklemeye ne de hatırlamaya. Artık sosyal ağlara emanet sırlarımız ve hazlarımız var.
Bu durumda zihin gitgide tembelleşiyor. Öğrencilerimiz kağıt kalemi unutmak üzere. Bir kitap sayfasının üzerinde gezmeyen elleri asla bilemeyecek bilginin kıymetini, ya da soğuk bir ekrana odaklanmış gözleri asla bilemeyecek anıların sıcaklığını.
Sanki gizli bir anlaşma var bilgisayarla aramızda. Çağlar boyu ölümsüzlüğü arayan insan ruhu yapay makinelerle her bilgiyi sonsuza dek tutacağını ve bu yolla belki bir gün bilincin devrimini gerçekleştireceği umuduyla geliştiğini zannediyor. Ta ki bir gün tüm elektrik sistemleri kendini imha edene dek. O devrin yakın olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan beyni de elektriksel bir devre, ve biz onu makineleşmeyle tembelliğe itiyoruz. Hiçbir şey düşünmek istemeyen insan beyni, ruhunu da aramayı bıraktı artık. Soğuk makinelerin akıllı sistemlerinde ruhun gerçekliğine kendini yabancılaştırdı. Bir gün bedensel tembelliğimiz bizi uyuşturunca merakımız da bitecek. Değerlerin gereksizliğine inanmış yeni nesil paranın gücüyle her lükse kavuşunca arayacağı hiçbir şey kalmayacak. O vakit ya birbirine saldırıp yok edecek, ya da dünyayı saran ağların içinde yalnızlığıyla kaybolup gidecek. Gerçekten var olmak yerine 'iyi' hissedeceği ortamlara razı olur hale gelecek. Peki nereye kadar?

Tembel ile Çalışkan

Hızlı koşan çabuk yorulur
Hiç koşmayan kendini kurutur
Çok tembelim dokunma bana
Zaman geçmiyor yerinde sayana
Çok çalışan çok kazanır
Kazandığı yetmez elindekini batırır
Hiç kimse kaldırmayacak tembeli
Gün boyu cennet sahte ya da hakiki
Kimse durdurmayacak aceleciyi
Gerekirse bulacak ecelini
Biri bolluğun bağımlısı
Öteki yokluğun
İkisi de bitirecek kendini
Ve atalet son bulacak er ya da geç
Ne oturan bilecek vaktin kıymetini
Ne de koşan çekecek dünyanın ceremesini
Nihai soru yine sorulur
Neden buradayız peki?
Tam da olduğumuz yerde
Ne kalacak bizden geri?
Belki bir avuç bilgi belki de unutmak gerçeği
Yedeklenmiş ruhların tarihteki silik izleri..

16 Aralık 2012 Pazar

Toplumsallaşma ve Taklit Gafleti

Dini yükümlülükler beraberinde toplumsal kuralları da getiriyor. Bunlar yazılı olsun ya da olmasın daima akla uygun hale dönüştürülüp bazı insani eylemlerin kabul edilebilir olduğunu topluma ispat etme çabasına kadar gidebiliyor. Bu demektir ki dînin ilahi olduğu kadar kurumsal bir özelliği de var. Ahlaki tüm değerlerin çağlar içinde kontrol mekanizmasını oluşturması da bir tesadüf değil. Nüfus arttıkça değerlere duyulan bağlılık da arttı ve bir süre sonra denetlenemeyen kalabalıklar belli kurumlar vasıtasıyla yönetilmeye başladı. Bu yönetim unsuru kaçınılmazdı, çünkü bazı insanlar en güçlü ve korkusuz insanın bile otorite ihtiyacını hissetmişti. Bu ihtiyaç insanın kendisini çaresiz hissettiği anlarda en üst seviyede yaşanırken esasen ilahi kaynaklı din olgusu sosyal bir değere dönüşüverdi. Bu dönüşüm bir anda olmadı elbette, toprağın ekilip dikilmesiyle yerleşik hayata geçen insanoğlu sahip olduklarını korumak zorundaydı ve hayat en az bugünkü kadar zor ve çetindi. Bu yitirme korkusu temel bir çelişkiyi de doğurdu: yitireceksem neden kazanıyorum? Kazanıyorsam neden hep yitirme riski var? Bu sorular tamamen yalnız ve desteksiz doğan insanı bir arayışa sürükledi. Bu şekilde hem sahip olduğu malı, canı koruyacak hem de kendi otoritesini sağlamlaştıracaktı. O günden sonra belki de zamanın akışına uyum sağlayarak toplumun temel yapı taşı evlilik kurumuyla beraber oluştu: Aile!
Kendini güvende hissettiğin, sahip olduklarınla mutluluğu yakaladığın ve kısmen de olsa otorite arzunu tatmin edebildiğin o muhteşem yapı! Fakat her şey düşünüldüğü gibi olsaydı bugün orantısız güç kullanan otoritenin daha o zamanlarda tapılacak bir şey olmadığı keşfedilebilirdi. Ailenin kurumsal bir yapıya dönüşmesi mal paylaşımında ikiliğe düşen toplumları bir düzene koydu ancak her düzenin zamanla kendi sonunu hazırlaması kaçınılmazdı. Bunu bilen krallar ancak ve ancak dini alametlerin aileyi ve bu yolla kendi otoritelerini koruyacağını fark etmişti. Bu yüzden her kral dini bir lider olarak Yaratıcı'dan payesini almıştı. Halk ise krala riayet ederek ilahi katta kendine iyi bir yer ayarladığını düşünüyordu. Ortaçağ boyunca hakim olan derebeylik düzeninin temelinde bu görüş vardı. Toplumu kolaylıkla denetleyip bu durumdan kar sağlayan krallar dini tekelleşme sürecinde Allah adına büyük acılar çektirdi maiyetindeki insanlara; ve elbette her düzenin kendi içinde yozlaşması kaçınılmazdı. O yıkılmayacak görünen büyük imparatorluklar bile çöktü.
Şimdi öyle bir çağdayız ki ufacık bir çocuğa değil anne babası otoritenin alası gelse git öteye diyemiyor! Nereden nereye insanoğlu?! Ailenin değersizleştirilmesi ve yalnızlığın öteki ucunda tüm değerleri harcayan insanın vurdumduymaz tavrı köleliği dibine kadar yaşayan eski çağ insanından farklı değil çünkü abartılı bir efendilik de kendi içinde yok olmaya mahkum. Efendi olmak için paraya tapan Yeniçağ nesli değerlerin işine yaramadığını, kendisini asla kullandırmayacağı gibi sadece işine yarayan insanları biriktirmesi gerektiğini doğuştan biliyor artık! İşin tuhafı dini olgular yine revaçta! En başta değindiğim gerçek şu: hangi çağda olursak olalım, hatalarımızı olağan, yanlışlarımızı doğru göstermek için ilahi kuvvetlerin yardımını almaktan çekinmiyoruz. İşimiz rast giderse Allah'tan, değilse kuldan deyip tereyağından kıl çeker gibi kolaylıkla kandırıyoruz başkasını; ya da kandırdığımız kendimiz mi?
Örneğin bir erkek yaşça büyük bir eş seçtiğinde Hz Hatice, yaşça küçük bir eş seçtiğinde Hz Ayşe örneğini dayanak gösteriyor. Neden merak ediyorum, eylemlerimizin sorumluluğunu bütünüyle kendimiz alamaz mıyız? Toplumun kurumsallaştırdığı dînin,özünde kurallardan ibaret olup bu kurallara uyarsak her hatadan muaf tutulacağımızı kim söyledi bize? Allah'ın yaratım tasarısı bu kadar basit olabilir mi? Seni bu dünyaya doğruyla yanlışı ayırt et diye gönderirken taklit gafletine düşmene, hem de bunu kendi iradeni yok ederek, sorumluluktan kaçarak yapmana nasıl onay verebilir? Yaratılmışların en yücesi nasıl bu kadar tembel olabilir ?
Bir gün doğru ve yanlışın, çağların ötesine geçecek insanoğlu. O vakit ne efendi olacak ne de köle. Birilerini ikna ederek, inanmaya ve inandırmaya uğraşmadan kendi gücünü kendi aynasında görecek. Birileri ona yol göstermeden yolun kendisi olacak ve kendini yitirmediği için bulmak zorunda kalmayacak. İçinde ne bir korku ne bir öfke ne de bir özlem, sadece An'da kalacak.

13 Aralık 2012 Perşembe

Bilimadamı Olmak

Kendimi bir laboratuar gibi görüyorum bazen. Yaşadığım dünyayı hatta tüm evreni büyük bir sınıf ve diğer tüm gezegenleri öğretmen olarak düşünüyorum. Bu hayal beni çok mutlu ediyor. Türlü deneyler gerçekleşiyor bedenimde. Esasen tüm yıldız ve gezegenlerin dışarıda değil tamamen kafamın içinde parladığını hayal ediyorum. Bu hoş fantazi - ki bence faztaziden çok öte bir gerçek olabilir- karanlıkta daha eğlenceli hale geliyor. İyice küçülüyor yıldızlar, yıldızcık oluyor. Bazen parmağımın ucunda bir bilye, bazen ağır ilerleyen bir gaz, bazen gözkapaklarımı zorlayan minik taşlar halinde oyalıyorlar beni. İşin tuhafı bunları gerçek gibi algılıyorum bazen! Bedenimin gitgide büyüyüp Güneş boyutlarına geldiğini ve kucağımı açıp gezegenlere sarıldığımı ve sonrasında pırıl pırıl parladığımı görüyorum. Bu his öyle yayılıyor ki damarlarımda sanki kilometrelerce koşup oksijen ihtiyacımı karşılamış gibi rahatlıyorum. Herhangi bir ilaç icat etmeden deneyini tamamlamış bir bilimadamı olmak bu olsa gerek! Bedenimin laboratuarında ilaç sadece düşünmek, evet sadece düşünerek soluklanmak. Yetenekli öğretmenlerim hiç konuşmuyor, bana birşey anlatmıyor sadece karanlığa dalmış olmak bile bana büyük huzur veriyor. Ses, basınç ya da ona benzer bir şey hissetmiyorum bile. Sonsuz bir boşluk ve ışık var uzakta. Gitttikçe yaklaşıyor ve bedenimde yayılıyor. İlaç bu. Çare bu. Karanlıkta ışığı, ışıkta karanlığı tecrübe etmek. Nihayetinde ne karanlığı ne ışığı bilmek! Sadece Olmak.

Hepsi Sensin

Kimse bedel ödemek istemiyordu. Bütün bedelleri ben ödeyecektim. Yani pilot olmam yetmiyordu; uçağı da ben alacaktım hatta yolcu da ben olacaktım, teknisyen de..
Erdal Demirkıran

Bir ömür boyu kendi uçağımın yolcusuyum, farkındayım. Ne kimseyi suçlarım ne de hata bulurum. Çünkü yola çıkmadan önce olası teknik sorunları hesaplamıştım.Pilot olmak istemedim en başta fakat zamanla öteki tüm bedeller ödenmişken kendimi riske atamazdım. Küçük bir hatada pilotu suçlamak bana göre değildi. Uçağı taşımak zorundaydım ve sonunda bunu da öğrenmek zorunda kaldım. Tek bir şey kalmıştı: hava muhalefeti! Tüm bedellerin dışında ilahi kader diye adlandırdığımız şey bu olmalıydı. Hava raporu takip etmekle olmazdı bu iş, fırtınanın gelişi bazen sessiz olurdu. Tek yapabileceğim hazırlıklı karşılamaktı bu durumu ve bedeli biraz korkuydu; o da olsun, kuraldı sanki korkmak. Bizi türlü tehlikeden koruyan bir kalkandı korku. Buna rağmen yolculuk bitmedi devam ediyor. Bakımlar sürüyor, hava şartları değişiyor.
Şimdi bedeli paylaştığınızı düşünün. Tekniker başkası olsun ya da uçak bir başkasının olsun. Nasıl değişirdi her şey! Sorumluluğun sizin kontrolünüzden çıkışı var olan korkuyu daha da vahim hale getirirdi. O vakit tüm hataların sorumlusu kişinin kendi iradesidir çünkü izin veren kendisidir. Teknikerin yaptığı işten ne kadar emin olabilirim ki? Sadece can güvenliğimi ona emanet etmiş olmanın sıkıntısını yaşarım. Bu da nihayetinde ağır bedeller ödetebilir bana. Sanki tek başına olduğunda her şey yolunda mı gidecek diyorsunuz, hayır elbette hayır. Ben sadece en az riskten bahsediyorum. Bütün bedelleri ödemeye hazır cesur insanlardan bahsediyorum. En az risk alarak kaçan gruptan değil! Tüm yanlışlarının sorumlusu kendisi olan ve bunu bilen insanları alkışlıyorum. Kendi benliğini merkezde tutarken kurban durumunda görünüp nemalanan zayıf iradeli insanlardan imtina edin diyorum.