İnsanın tarihsel ve antropolojik gelişim sürecinde kayıp olgusu nasıl bir rol oynadı? Bu konuda yazılmış en tartışmalı kitaplardan birini incelersek Freud'un görüşlerinin o kadar yabana atılmaması gerektiğini düşünürüz. İnsanın salt psikolojik bütünlüğünden ziyade geçmişini de derinliğine araştıran Freud, "Totem ve Tabu" adlı kitabında insanlığın erken çağlarında kabile halinde topluluklardaki güçlü ve kıskanç 'kökensel baba'nın kabilenin diğer erkek üyelerini baskı altında tuttuğunu, kadınların ve kaynakların bölüşümünü tek başına kontrol ettiğini öne sürmüştü. Sonunda ayaklanan genç erkekler bu babayı öldürürler ve yerler. Artık başlarına buyrukturlar; istediklerini yaparlar. Ancak belli bir süre sonra bu özgürlük sorunlara,çatışmalara sebep olmaya başlar. Aralarındaki rekabet şiddetli bir hal alır. Kabile içindeki aynı kadınlara duyulan arzu erkekleri birbirine düşürür.
Sonunda öldürüp yedikleri kökensel babayı temsil eden bir totem yaratırlar. Totem babayı temsil eden bir hayvandır. Onun etini yemek yasaktır. Ancak senede bir yapılan av şöleni ve devamındaki ziyafette o hayvan avlanabilir ve yenebilir. Bu şekilde temel cinayet bir ayin şeklinde canlandırılmış olur. Ayrıca genç erkekler kökensel babanın geride bıraktığı boşluğu, simgesel düzeyde düzeni devam ettirecek yasalarla doldururlar. Freud, bu çıkarım ile Musevilik ve Hıristiyanlığın dinamiklerini açıklamaya girişir. Hıristiyanlığın dini seremonilerinde "İsa'nın kanı....İsa'nın eti..." diyerek andığı Freud'a göre bu katledilip yenilen kökensel babaya göndermedir. İsa'nın katli ve onun bir temsili olduğu önceki cinayet yani Musa'nın katli, dünya üzerindeki insani varoluşun dinler vasıtasıyla simgesel düzene geçişini canlandıran yoğunlaştırılmış sahnelerdir.
Maddeden ruha yapılan bu uzun yolculuğun bir noktasında, kaybedilenler, görünür tanrılar, somut ve nesne halinde putlar, tapınılacak resimler her şeyi belirleyen ve her yeri dolduran kökensel babalardır. Ancak bunlar kaybedildiği zaman soyutun,öznelin, ruhun alanı ortaya çıkmaya ve genişlemeye başlar. Daha açık ifade etmek gerekirse bu cinayetlerin arkasından, ruhsallığın geçirdiği dönüşüm, paranoid-şizoid bir konumdan depresif konuma geçmektir. İkincisinin ilkinin aksine daha olgun ve imkanlı bir ruhsallık durumu sağladığı malumdur. Depresif konumla birlikte tarihsel ve zamansal algılar da değişir. "Öncesi ve Sonrası" perspektifi doğar. Gelenek, kültür ve simgesel düzen ortaya çıkar.
Toplumların kültürel, sanatsal, düşünsel, örgütsel ve eğitimsel ürünleri ve üretilenlerin yapılarına yakından bakıldığında dini oluşumların tüm bu oluşumların temelinde ne kadar etkili olduğunu görürüz.
Psikeart Dergisi / Kasım-Aralık 2010 Sayı :12
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder