16 Aralık 2012 Pazar

Toplumsallaşma ve Taklit Gafleti

Dini yükümlülükler beraberinde toplumsal kuralları da getiriyor. Bunlar yazılı olsun ya da olmasın daima akla uygun hale dönüştürülüp bazı insani eylemlerin kabul edilebilir olduğunu topluma ispat etme çabasına kadar gidebiliyor. Bu demektir ki dînin ilahi olduğu kadar kurumsal bir özelliği de var. Ahlaki tüm değerlerin çağlar içinde kontrol mekanizmasını oluşturması da bir tesadüf değil. Nüfus arttıkça değerlere duyulan bağlılık da arttı ve bir süre sonra denetlenemeyen kalabalıklar belli kurumlar vasıtasıyla yönetilmeye başladı. Bu yönetim unsuru kaçınılmazdı, çünkü bazı insanlar en güçlü ve korkusuz insanın bile otorite ihtiyacını hissetmişti. Bu ihtiyaç insanın kendisini çaresiz hissettiği anlarda en üst seviyede yaşanırken esasen ilahi kaynaklı din olgusu sosyal bir değere dönüşüverdi. Bu dönüşüm bir anda olmadı elbette, toprağın ekilip dikilmesiyle yerleşik hayata geçen insanoğlu sahip olduklarını korumak zorundaydı ve hayat en az bugünkü kadar zor ve çetindi. Bu yitirme korkusu temel bir çelişkiyi de doğurdu: yitireceksem neden kazanıyorum? Kazanıyorsam neden hep yitirme riski var? Bu sorular tamamen yalnız ve desteksiz doğan insanı bir arayışa sürükledi. Bu şekilde hem sahip olduğu malı, canı koruyacak hem de kendi otoritesini sağlamlaştıracaktı. O günden sonra belki de zamanın akışına uyum sağlayarak toplumun temel yapı taşı evlilik kurumuyla beraber oluştu: Aile!
Kendini güvende hissettiğin, sahip olduklarınla mutluluğu yakaladığın ve kısmen de olsa otorite arzunu tatmin edebildiğin o muhteşem yapı! Fakat her şey düşünüldüğü gibi olsaydı bugün orantısız güç kullanan otoritenin daha o zamanlarda tapılacak bir şey olmadığı keşfedilebilirdi. Ailenin kurumsal bir yapıya dönüşmesi mal paylaşımında ikiliğe düşen toplumları bir düzene koydu ancak her düzenin zamanla kendi sonunu hazırlaması kaçınılmazdı. Bunu bilen krallar ancak ve ancak dini alametlerin aileyi ve bu yolla kendi otoritelerini koruyacağını fark etmişti. Bu yüzden her kral dini bir lider olarak Yaratıcı'dan payesini almıştı. Halk ise krala riayet ederek ilahi katta kendine iyi bir yer ayarladığını düşünüyordu. Ortaçağ boyunca hakim olan derebeylik düzeninin temelinde bu görüş vardı. Toplumu kolaylıkla denetleyip bu durumdan kar sağlayan krallar dini tekelleşme sürecinde Allah adına büyük acılar çektirdi maiyetindeki insanlara; ve elbette her düzenin kendi içinde yozlaşması kaçınılmazdı. O yıkılmayacak görünen büyük imparatorluklar bile çöktü.
Şimdi öyle bir çağdayız ki ufacık bir çocuğa değil anne babası otoritenin alası gelse git öteye diyemiyor! Nereden nereye insanoğlu?! Ailenin değersizleştirilmesi ve yalnızlığın öteki ucunda tüm değerleri harcayan insanın vurdumduymaz tavrı köleliği dibine kadar yaşayan eski çağ insanından farklı değil çünkü abartılı bir efendilik de kendi içinde yok olmaya mahkum. Efendi olmak için paraya tapan Yeniçağ nesli değerlerin işine yaramadığını, kendisini asla kullandırmayacağı gibi sadece işine yarayan insanları biriktirmesi gerektiğini doğuştan biliyor artık! İşin tuhafı dini olgular yine revaçta! En başta değindiğim gerçek şu: hangi çağda olursak olalım, hatalarımızı olağan, yanlışlarımızı doğru göstermek için ilahi kuvvetlerin yardımını almaktan çekinmiyoruz. İşimiz rast giderse Allah'tan, değilse kuldan deyip tereyağından kıl çeker gibi kolaylıkla kandırıyoruz başkasını; ya da kandırdığımız kendimiz mi?
Örneğin bir erkek yaşça büyük bir eş seçtiğinde Hz Hatice, yaşça küçük bir eş seçtiğinde Hz Ayşe örneğini dayanak gösteriyor. Neden merak ediyorum, eylemlerimizin sorumluluğunu bütünüyle kendimiz alamaz mıyız? Toplumun kurumsallaştırdığı dînin,özünde kurallardan ibaret olup bu kurallara uyarsak her hatadan muaf tutulacağımızı kim söyledi bize? Allah'ın yaratım tasarısı bu kadar basit olabilir mi? Seni bu dünyaya doğruyla yanlışı ayırt et diye gönderirken taklit gafletine düşmene, hem de bunu kendi iradeni yok ederek, sorumluluktan kaçarak yapmana nasıl onay verebilir? Yaratılmışların en yücesi nasıl bu kadar tembel olabilir ?
Bir gün doğru ve yanlışın, çağların ötesine geçecek insanoğlu. O vakit ne efendi olacak ne de köle. Birilerini ikna ederek, inanmaya ve inandırmaya uğraşmadan kendi gücünü kendi aynasında görecek. Birileri ona yol göstermeden yolun kendisi olacak ve kendini yitirmediği için bulmak zorunda kalmayacak. İçinde ne bir korku ne bir öfke ne de bir özlem, sadece An'da kalacak.

Hiç yorum yok: