20 Ekim 2012 Cumartesi

Bir İsmim Yok

Doğduğum andan itibaren korunmak istedim. Annem beni kucağına alsın, beslesin, sevsin..Bu şekilde tüm hayatım mutlu geçebilirdi. Sonra ayrılmak zorunda kaldık, bedenim büyüdü, birbirimize dokunmaz hale geldik. Bu ayrılığın sıkıntısını bastırmak için arkadaş edindim. Ama onlar da anne yerini tutmadı. Annemin bana verdiği isim, onun olmasını istediği bir başlıktı ve hayat senaryosunda annem istese de istemese de benden ayrıldığı için başyazar oldu! O sevginin takası ya da bedeli olmadığı için sürekli bir kontrol altında olduğumu hissediyordum, sürekli bir minnet borcu. Bu yüzden korunma ihtiyacım hiç bitmedi. Annemin projesi ve başarı nesnesi olmakla başlayan süreç seçtiğim ya da seçmek zorunda bırakıldığım işte de devam etti. Orada da hep bir güvenlik korkusu yaşadım. Ait olmaya çalıştıkça ait olamadım. Nasıl ki annemin benden beklediklerini yerine getirdim, işimde de aynı davranışı ve beklentileri karşılama gayretini sürdürdüm. Kabul görme ve onaylanma ihtiyacı uzun bir süre peşimi bırakmadı. Aslında bu annemin ihtiyacıydı. Onun istediği kişi olacaktım bu şekilde. Eski bir zamana hapsedilmiştim, her kazanma teşebbüsü kayıpla sonuçlanıyordu. Üstlendiğim toplumsal roller göreve dönüşüyor, görevimi tam ve eksiksiz yaptıkça gururlanıyordum. Sonra ani patlamalar halinde ağlamaya başlıyordum. Madem bu kadar başarılı, mutlu ve gururluydum neyin nesiydi bu sinir krizleri? Başarılı göründükçe başarısız bir projeye dönüştüğümü izliyordum, sessiz film izler gibi..
Yaşadığım en büyük çelişki aidiyet duygumun hiç gelişmemiş olması. Halbuki benden istenen her şeyi yapmaya hazır bağımlı bir kişiliğim vardı. Bu şekilde değer göreceğimi düşünürdüm. Anneme bağlılığım ve itaatim toplumun diğer tüm katmanlarında beni uyumlu kişi olmaya sevk etti. Ama ben hiç ait olmadım.Bir şeylere ait olmaya yönelik yetiştirildiğimin farkındaydım çünkü toplum benden bunu istemekteydi. Düzgün insan olmanın ilk şartı buydu benim için. Bu şekilde annem de huzurlu olacaktı. Gurur duyacağı bir evladı olacaktı toplum gözünde. Ve grubun çıkarları anne çocuk ilişkisinin önüne geçer. O vakit kendini hissettiren yabancılık derin bir çatlağa dönüşür zamanla. O çatlak zihinsel de olabilir. Kişi yaşamaya devam eder, bir makine, hissiz bir robot gibi...ve elbette herkes mutludur, ismi olmayan kişi haricinde.
Benim ismim hiç olmadı, ne birey ne kadın olarak. Kulağımda duyduğum bir ses var, kendi kendime fısıldadığım: Sen, sadece Sensin. Kaybolmaktan korkma, bir şeyleri yanında tutmak için uğraşma, kendine bağlan çünkü yuva senin içindedir!

Hiç yorum yok: