Doğduğum andan itibaren korunmak istedim. Annem beni kucağına alsın, beslesin, sevsin..Bu şekilde tüm hayatım mutlu geçebilirdi. Sonra ayrılmak zorunda kaldık, bedenim büyüdü, birbirimize dokunmaz hale geldik. Bu ayrılığın sıkıntısını bastırmak için arkadaş edindim. Ama onlar da anne yerini tutmadı. Annemin bana verdiği isim, onun olmasını istediği bir başlıktı ve hayat senaryosunda annem istese de istemese de benden ayrıldığı için başyazar oldu! O sevginin takası ya da bedeli olmadığı için sürekli bir kontrol altında olduğumu hissediyordum, sürekli bir minnet borcu. Bu yüzden korunma ihtiyacım hiç bitmedi. Annemin projesi ve başarı nesnesi olmakla başlayan süreç seçtiğim ya da seçmek zorunda bırakıldığım işte de devam etti. Orada da hep bir güvenlik korkusu yaşadım. Ait olmaya çalıştıkça ait olamadım. Nasıl ki annemin benden beklediklerini yerine getirdim, işimde de aynı davranışı ve beklentileri karşılama gayretini sürdürdüm. Kabul görme ve onaylanma ihtiyacı uzun bir süre peşimi bırakmadı. Aslında bu annemin ihtiyacıydı. Onun istediği kişi olacaktım bu şekilde. Eski bir zamana hapsedilmiştim, her kazanma teşebbüsü kayıpla sonuçlanıyordu. Üstlendiğim toplumsal roller göreve dönüşüyor, görevimi tam ve eksiksiz yaptıkça gururlanıyordum. Sonra ani patlamalar halinde ağlamaya başlıyordum. Madem bu kadar başarılı, mutlu ve gururluydum neyin nesiydi bu sinir krizleri? Başarılı göründükçe başarısız bir projeye dönüştüğümü izliyordum, sessiz film izler gibi..
Yaşadığım en büyük çelişki aidiyet duygumun hiç gelişmemiş olması. Halbuki benden istenen her şeyi yapmaya hazır bağımlı bir kişiliğim vardı. Bu şekilde değer göreceğimi düşünürdüm. Anneme bağlılığım ve itaatim toplumun diğer tüm katmanlarında beni uyumlu kişi olmaya sevk etti. Ama ben hiç ait olmadım.Bir şeylere ait olmaya yönelik yetiştirildiğimin farkındaydım çünkü toplum benden bunu istemekteydi. Düzgün insan olmanın ilk şartı buydu benim için. Bu şekilde annem de huzurlu olacaktı. Gurur duyacağı bir evladı olacaktı toplum gözünde. Ve grubun çıkarları anne çocuk ilişkisinin önüne geçer. O vakit kendini hissettiren yabancılık derin bir çatlağa dönüşür zamanla. O çatlak zihinsel de olabilir. Kişi yaşamaya devam eder, bir makine, hissiz bir robot gibi...ve elbette herkes mutludur, ismi olmayan kişi haricinde.
Benim ismim hiç olmadı, ne birey ne kadın olarak. Kulağımda duyduğum bir ses var, kendi kendime fısıldadığım: Sen, sadece Sensin. Kaybolmaktan korkma, bir şeyleri yanında tutmak için uğraşma, kendine bağlan çünkü yuva senin içindedir!
20 Ekim 2012 Cumartesi
İnsan Özel bir Varlık Mıdır?
Şüphesiz en çok sorulan sorulardan olmakla beraber standart bir yanıt aldığımız temel çelişkilerden biridir bu soru. Kesinlikle evet diyecektir birçoğumuz. İnsan özel bir varlık olmasa hayvandan ne farkı kalırdı değil mi? Özellikle özgür iradesiyle verdiği tüm kararlardan sorumlu olması durumuyla gerek semavi dinlerin gerekse toplumsal normların çerçevesini çizdiği 'özel' bir hayatı var insanoğlunun. Bizi öteki canlı varlıklardan ayıran temel farklılığın aklımız ve buna bağlı fikirlerimiz olduğu gerçeği bizi evrende müstesna bir yere mi getiriyor? Bir bakıma evet bir bakıma hayır. Ayrıcalıklı oluşumuz Yaratan gücün emrimize sunmuş olduğu canlı cansız tüm varlıklar üzerinde sarsılmaz bir egemenliğimiz ve gücümüz olduğunu mu gösteriyor? Klasik anlamda ortalama fikir sahipleri bu soruyu kendine sormaz bile, çünkü onlar için insan mutlak egemendir ve her şeyi kullanabildiği ölçüde değerlendirir. Bu süreç mutlak surette kendi faydasına dayanır. Ben özel olduğum içindir ki tüm varlıklar benim için yaratılmıştır ve bana hizmet eder anlayışı onu birtakım sorumluluklardan azade 'sömüren' bir varlık olmaya da iter. "İnsan beyni yaşayan bir fosildir" diye okumuştum bir yerde. Gerçekten de tüm yaşanılmış dönemlerin izinin beynimizden silindiğini düşünmüyorum. Bu güne getirdiğimiz anlayış ve fikir eskinin mirası olmakla beraber -yani genetik kodlarımızla mutlak kader gibi görünmesine rağmen- özgür iradeyle değiştirebildiğimiz ve ileriye götürmek için eylemde bulunduğumuz eklektik bir yapıdır aynı zamanda.
Bin yıl önce hüküm sürmüş insan beyni bugün aynıdır diyemeyiz. Nasıl ki biyolojik olarak değişimlere maruz kalıyorsak zihinsel süreçte de aynı ilerleme ya da bazen gerileme hali beynimizi her an değiştirmektedir. İnsanın o çok bahsedilen bölünmez bütünlüğü her geçen gün parçalara ayrılırken, kalbimizle beynimiz arasındaki bağlantı insan eliyle engellenirken, türlü çelişkiler içinde bitki ve hayvan dünyasını kendi çıkarlarımız için kullanırken ve acımasızca yok ederken nasıl bir uygarlık bize kendimizi bütün hissettirebilir?
Benim bu evrende özel oluşum bana her hakkı mübah görüyorsa ben özel olmak falan istemiyorum. Kaldı ki kendimi bu kadar önemli hissetmem derin hayalkırıklığına da sebebiyet verebilir. İstek ve arzularımın karşılanmaması durumunda egomda oluşacak çatlakları benden başka kim tamir edebilir?Bir makine olmadığımızı biliyoruz. Duygularımız ve buna bağlı olarak korku ve endişelerimiz var. Bir makine gibi işlediğimizi de biliyoruz ki buna bağlı olarak bir toplum ve meslekler grubu bile oluşturmuşuz. O halde temel çelişki özel olmakla hiç olmak arasında bir yerde bizi kendimizden dışarı çıkarırken yine kendimize döndürüyor. Aklımızla evet derken kalbimizle hayır diyoruz ya da tam tersi durumlarda duygularımıza kapılıp rasyonel düşünceyi bir kenara itiyoruz. Demek ki bütünün içinde parçalar var, o parçalar ki birinde arıza çıksa tüm sistem bundan etkileniyor. Tek başına çalışan bir parça olamaz, olsa bile yarım kalır, devreyi tamamlayamaz. Bitki ve hayvan gruplarının dünya üzerindeki etkisi de böyledir. Onları kendimizden ayrı tutup aşağı düzeye çeksek bile onlarla beraber evrim süreci devam edecek. Ama onları yok ettiğimiz ve aşağıladığımız ölçüde biz de yok olma sürecine gireceğiz. Kendi varlığında çaresizce debelenen vahşi hayvanı evcilleştiremeyen insanoğlu kendi sonunu elleriyle hazırlıyor. Ben hayvandan üstünüm dedikçe hayvandan aşağı düşürüyor kendini, henüz eğitemediği alt benliği ona hırsın ve tutkunun en yüksek başarılarını tattırırken iradesinin kontrolünü ilahi güçlere bağlıyor. İyiliği yaratıcısına, kötülüğü dünyaya ve kullarına bağlıyor. Ne gariptir ki günü gelince aynı kötülüğü kendisi yapıyor ve sistemin özünde kötü olduğu gibi bir varsayımla tüm davranışlarını maskelemeyi bir maharet biliyor. Biz artık değişimin farkına varmalıyız. Gerek beynimizin gerek bedenimizin ve ruhumuzun sürekli bir değişim içinde olduğunu ama her an onu daha ileri ve uygar bir seviyeye yükseltmesi gerektiğini kendimizi özel olarak değil de bütünün bir parçası gördüğümüz vakit daha iyi anlayacağız. Çünkü tüm parçalar birbirine bağlı ve bir hata hepimizi yok etme kapasitesine sahip artık.
Bin yıl önce hüküm sürmüş insan beyni bugün aynıdır diyemeyiz. Nasıl ki biyolojik olarak değişimlere maruz kalıyorsak zihinsel süreçte de aynı ilerleme ya da bazen gerileme hali beynimizi her an değiştirmektedir. İnsanın o çok bahsedilen bölünmez bütünlüğü her geçen gün parçalara ayrılırken, kalbimizle beynimiz arasındaki bağlantı insan eliyle engellenirken, türlü çelişkiler içinde bitki ve hayvan dünyasını kendi çıkarlarımız için kullanırken ve acımasızca yok ederken nasıl bir uygarlık bize kendimizi bütün hissettirebilir?
Benim bu evrende özel oluşum bana her hakkı mübah görüyorsa ben özel olmak falan istemiyorum. Kaldı ki kendimi bu kadar önemli hissetmem derin hayalkırıklığına da sebebiyet verebilir. İstek ve arzularımın karşılanmaması durumunda egomda oluşacak çatlakları benden başka kim tamir edebilir?Bir makine olmadığımızı biliyoruz. Duygularımız ve buna bağlı olarak korku ve endişelerimiz var. Bir makine gibi işlediğimizi de biliyoruz ki buna bağlı olarak bir toplum ve meslekler grubu bile oluşturmuşuz. O halde temel çelişki özel olmakla hiç olmak arasında bir yerde bizi kendimizden dışarı çıkarırken yine kendimize döndürüyor. Aklımızla evet derken kalbimizle hayır diyoruz ya da tam tersi durumlarda duygularımıza kapılıp rasyonel düşünceyi bir kenara itiyoruz. Demek ki bütünün içinde parçalar var, o parçalar ki birinde arıza çıksa tüm sistem bundan etkileniyor. Tek başına çalışan bir parça olamaz, olsa bile yarım kalır, devreyi tamamlayamaz. Bitki ve hayvan gruplarının dünya üzerindeki etkisi de böyledir. Onları kendimizden ayrı tutup aşağı düzeye çeksek bile onlarla beraber evrim süreci devam edecek. Ama onları yok ettiğimiz ve aşağıladığımız ölçüde biz de yok olma sürecine gireceğiz. Kendi varlığında çaresizce debelenen vahşi hayvanı evcilleştiremeyen insanoğlu kendi sonunu elleriyle hazırlıyor. Ben hayvandan üstünüm dedikçe hayvandan aşağı düşürüyor kendini, henüz eğitemediği alt benliği ona hırsın ve tutkunun en yüksek başarılarını tattırırken iradesinin kontrolünü ilahi güçlere bağlıyor. İyiliği yaratıcısına, kötülüğü dünyaya ve kullarına bağlıyor. Ne gariptir ki günü gelince aynı kötülüğü kendisi yapıyor ve sistemin özünde kötü olduğu gibi bir varsayımla tüm davranışlarını maskelemeyi bir maharet biliyor. Biz artık değişimin farkına varmalıyız. Gerek beynimizin gerek bedenimizin ve ruhumuzun sürekli bir değişim içinde olduğunu ama her an onu daha ileri ve uygar bir seviyeye yükseltmesi gerektiğini kendimizi özel olarak değil de bütünün bir parçası gördüğümüz vakit daha iyi anlayacağız. Çünkü tüm parçalar birbirine bağlı ve bir hata hepimizi yok etme kapasitesine sahip artık.
15 Ekim 2012 Pazartesi
Hayal Taciri
Hep mi bekledik hep mi yorulduk
Kırıldıkça daha mı dik doğrulduk
Nerede başladık nerede bittik
Gerçeklerin içinde hayalleri mi doğurduk
Hiç mi bıkmadık hiç mi sıkılmadık
En güzel hep biz mi yaşadık
Yolun sonu gelmez diyenlere
Boşu boşuna sarıldık
Kırıldıkça daha mı dik doğrulduk
Nerede başladık nerede bittik
Gerçeklerin içinde hayalleri mi doğurduk
Hiç mi bıkmadık hiç mi sıkılmadık
En güzel hep biz mi yaşadık
Yolun sonu gelmez diyenlere
Boşu boşuna sarıldık
Hep Bir Eksik Olacak
Sen çok güçlüsün diyenlere kanma
Hiçbir zaman tam olmadın, unutma!
Hayallerin peşine takılsan da
Yaran hiç geçmeyecek, dokunma!
Doğuştan kötürüm bu hayat savaşında
Cennet hayali kurma boşuna
Her başlangıç kusurlu olacak
Kaybettiğin bir şey yok aslında
Hiçbir zaman tam olmadın, unutma!
Hayallerin peşine takılsan da
Yaran hiç geçmeyecek, dokunma!
Doğuştan kötürüm bu hayat savaşında
Cennet hayali kurma boşuna
Her başlangıç kusurlu olacak
Kaybettiğin bir şey yok aslında
14 Ekim 2012 Pazar
Mükemmellik Ezicidir
Nice hikayeler duyuyoruz her gün; karısı mükemmel olan erkeklerin devamlı olarak onları aldattıkları, ailesi kusursuz olan çocukların hep de kötü yola düştükleri, mal mülk paranın eksik olmadığı hayatlarda hep bir eksiklik duyulduğu vs..Madem her şey tam ve kusursuz görünüyor nedir derdi bu insanların? Kusurlu olmaya dayanamıyorlar galiba. Kafalarında bir portre var ve hayat boyu bunu çizebilmek için uğraştıklarından olsa gerek suçluluk hissiyle mi yaşıyorlar? Belki..
Bana göre dış koşullar bu beklentileri körüklüyor. İç dünyamızdaki her resim tarafımızdan çizilmiyor. Çünkü hiçbir zaman yalnız kalacak cesarete sahip değiliz. Karısını sürekli aldatan erkek onu bırakabilir ama bunu yapmıyor çünkü suç işlemek, zina yapmak onun için bir kalkan. Neye karşı peki? Toplumca beğenilen ve takdir edilen karısının aldığı tüm payelerden bir tanesi bile ona nasip olmadığı için kinlenmiş, ve bu kin onu daha da azdırıyor. Hayatını düzene sokacağı yerde gittikçe batıyor. Öç alır gibi eşinden ve tüm bu dayatmaya sebep toplumdan! Haksızlığa uğradığını düşünüyor ve karısına da haksızlık yaptığını biliyor. Peki onu aldatmaktan vaz mı geçiyor? Hayır. Yavaş yavaş öldürüyor onu, kişiliğini aşağılıyor çünkü ancak böyle dengeleneceğini düşünüyor onunla. Kendine çeki düzen vermektense mükemmeliyet sembolünü yok etmeyi tasarlıyor kafasında ve bu planını hayata geçiriyor. Tüm bu örnekler çoğaltılabilir. Suç işleyenler bu duruma tahammül edemedikleri ve bu yükün altında bir hayli ezildikleri için daha da kötüye gidiyor. Sürekli örnek göstermek ve bu örnek gibi ol demek bireyin dünyasını sarsmaya başlıyor çünkü o olduğu gibi kabul edilemeyeceğini biliyor, değişmek zorunda bırakıldıkça kendinden çıkıyor ve hiç olmadığı kılıklara bürünüyor.
Zihnimizdeki her resim bize ait değil. Yaşadığımız, gördüğümüz, duyduğumuz birçok şey kıyas neticesinde şekilleniyor içimizde. Kıyas her zaman zararlı değil elbette, buna karşın bireyin kişilik algısında bir başkasıyla kıyaslanmak suçluluğa zemin hazırlıyor ve bu yük herkes tarafından taşınamıyor. Mükemmelliğin ezici tarafı suça meyilli insanları asla ulaşamayacakları zirveye çıkmadan daha da aşağı çekiyor zannımca. Önemli olan zirve değil tabi ki, o yolda doğru ve dürüst ilerleyebilmek, zor anında sevdiklerimize değer vermek ve karşılığında bu değeri görebilmek. Her şeyin eşsiz olması bir nitelik ama aslolan kendi varlığımızın da iyi ve kötü yönleriyle eşsiz olması, bunu fark edebilsek mükemmeliği de takdir etmeyi öğreneceğiz. O vakit ezilmekten, aşağılanmaktan ölesiye korkan bireyler olmaktan çıkıp etkin olarak topluma ve kendimize faydalı olmayı da içselleştirmiş olacağız.
Bana göre dış koşullar bu beklentileri körüklüyor. İç dünyamızdaki her resim tarafımızdan çizilmiyor. Çünkü hiçbir zaman yalnız kalacak cesarete sahip değiliz. Karısını sürekli aldatan erkek onu bırakabilir ama bunu yapmıyor çünkü suç işlemek, zina yapmak onun için bir kalkan. Neye karşı peki? Toplumca beğenilen ve takdir edilen karısının aldığı tüm payelerden bir tanesi bile ona nasip olmadığı için kinlenmiş, ve bu kin onu daha da azdırıyor. Hayatını düzene sokacağı yerde gittikçe batıyor. Öç alır gibi eşinden ve tüm bu dayatmaya sebep toplumdan! Haksızlığa uğradığını düşünüyor ve karısına da haksızlık yaptığını biliyor. Peki onu aldatmaktan vaz mı geçiyor? Hayır. Yavaş yavaş öldürüyor onu, kişiliğini aşağılıyor çünkü ancak böyle dengeleneceğini düşünüyor onunla. Kendine çeki düzen vermektense mükemmeliyet sembolünü yok etmeyi tasarlıyor kafasında ve bu planını hayata geçiriyor. Tüm bu örnekler çoğaltılabilir. Suç işleyenler bu duruma tahammül edemedikleri ve bu yükün altında bir hayli ezildikleri için daha da kötüye gidiyor. Sürekli örnek göstermek ve bu örnek gibi ol demek bireyin dünyasını sarsmaya başlıyor çünkü o olduğu gibi kabul edilemeyeceğini biliyor, değişmek zorunda bırakıldıkça kendinden çıkıyor ve hiç olmadığı kılıklara bürünüyor.
Zihnimizdeki her resim bize ait değil. Yaşadığımız, gördüğümüz, duyduğumuz birçok şey kıyas neticesinde şekilleniyor içimizde. Kıyas her zaman zararlı değil elbette, buna karşın bireyin kişilik algısında bir başkasıyla kıyaslanmak suçluluğa zemin hazırlıyor ve bu yük herkes tarafından taşınamıyor. Mükemmelliğin ezici tarafı suça meyilli insanları asla ulaşamayacakları zirveye çıkmadan daha da aşağı çekiyor zannımca. Önemli olan zirve değil tabi ki, o yolda doğru ve dürüst ilerleyebilmek, zor anında sevdiklerimize değer vermek ve karşılığında bu değeri görebilmek. Her şeyin eşsiz olması bir nitelik ama aslolan kendi varlığımızın da iyi ve kötü yönleriyle eşsiz olması, bunu fark edebilsek mükemmeliği de takdir etmeyi öğreneceğiz. O vakit ezilmekten, aşağılanmaktan ölesiye korkan bireyler olmaktan çıkıp etkin olarak topluma ve kendimize faydalı olmayı da içselleştirmiş olacağız.
13 Ekim 2012 Cumartesi
Günler Bitene Dek
"İnsanın egemen olmaktan ya da hizmet görmekten vazgeçemeyeceğini biliyorum. Her insanın temiz hava gibi kölelere gereksinimi vardır. Kumanda etmek soluk almak demektir; en nasipsizler bile soluk almayı başarır. Toplumsal merdivenin en altında bulunan kimsenin bile bir eşi ya da çocuğu vardır. Bekarsa bir köpeği vardır. Kısacası asıl olan, karşıdakinin yanıt verme hakkı olmaksızın insanın kızabilmesidir. Babaya yanıt verilmez formülünü bilirsiniz değil mi?Bir anlamda bu formül tuhaftır. Sevilen kişiye değil de kime yanıt verilir bu dünyada?"
Albert CAMUS - Düşüş
Hizmet görmenin ve hizmet vermenin adil bir şekilde dağıtılmadığı dünyanın kullarıyız hepimiz. Yeri gelince efendi yeri gelince köleyiz. Somut anlamda minnet borcu duymasak bile bazı işleri halledebilmemiz ve kişisel gücümüzü kendi aynamızda görebilmek için mutlaka birilerine ihtiyaç duyarız. En basiti aile içinde otorite figürü olan ebeveyne uymak zorundayız. Ancak bu şekilde 'dahil' olabiliriz. Köleliğin ufak tohumları zamanla filizlenir. Bir iş sahibi olduğunuzda bütün enerjinizi başarılı olmaya harcarsınız ki ancak bu şekilde toplum gözüne girebilirsiniz. Aksi takdirde karalanmanız ve ani düşüşünüz kaçınılmazdır. Peki dahil olunca neler oluyor? Yavaş bir ölüm gerçekleşiyor diyebiliriz. Peşinize takılmış vahşi doğa sizi yavaş yavaş parçalayacak demek oluyor tüm aidiyet çabalarınız. Aile, iş, evlilik vb tüm kurumlar bu amaca hizmet ediyor. Bu açıdan bakıldığında ya başarının ve aitlik duygusunun pasif kölesi olacaksınız ya da efendilik pozlarında tüm kızgınlığınızı en aktif şekilde haklı çıkaracaksınız! Elbette yanıt veren kişi otorite düşmanı olduğu için hemen cezasını alacaktır tarafınızdan. Rahat bir nefes aldınız değil mi? Tam da bundan bahsediyorum işte, aile gibi kurumlar bizi boğuyor fakat bu gönüllü ölüm çok yavaş gerçekleştiği için mutlu mesut kabulleniyoruz köleliği, neden çünkü seviyoruz çünkü bağlanıyoruz ve tüm bu yapay bağlılıklar bize kimlik sağlıyor! ancak bu şekilde elde ettiğimiz güç başkalarına rahat bir nefes aldırıyor biz boğulurken. Anne ve babamız ya da işteki patronumuz ya da eşimiz her kim ise ciğerlerine bolca oksijen taşımış oluyor. Sigarayı düşünün, sevgi de öyle hatta çok önemsediğimiz başarı sonrası gelen saygının da nikotinden farkı yok. Bunlara öylesine bağımlıyız ki en ufak bir gurur sarsıntısı bizi yerle bir edebiliyor. İşte bu sebeple kölelik damarlarımızda kan gibi, ancak bu şekilde yani zehirlenerek efendi olmayı öğreniyoruz. Bir gün bakıyoruz etrafa ve herkes titriyor karşımızda, saygıdan mı? Elbette hayır, korkudan ve onun getirdiği zevk hissinden! İnsan her konuda iki yüzlü olabilir ama konu zevklere geldi mi asla..Yani zevkler ve haz duygusu diyelim genel olarak katışıksızdır ve tamamen gerçektir. Öyleyse insan ruhu sadist olduğu kadar kendine işkence edilmesinden de zevk mi alır? Hayatının belli dönemlerinde dönüşümlü olarak bu arzu kafesinde çırpınıp durur mu? İşkence gördükçe işkence etmeyi mi öğrenir? Yoksa ruhunun gelişim süreci bundan mı ibaret? Durum her ne ise, otorite figürü yeri gelince köleleşir, kölelerde vakti gelince efendi olur. Yani ben bunu seçtim diyecek kadar güçlü değilsiniz, unutmayın! Çünkü halen duygularınız var, onları öldürseniz bile başarılarınız ve çocuklarınız var, haydi onlar da gitti diyelim, hala yaşıyorsunuz, daha göreceğiniz çok günler var!
Albert CAMUS - Düşüş
Hizmet görmenin ve hizmet vermenin adil bir şekilde dağıtılmadığı dünyanın kullarıyız hepimiz. Yeri gelince efendi yeri gelince köleyiz. Somut anlamda minnet borcu duymasak bile bazı işleri halledebilmemiz ve kişisel gücümüzü kendi aynamızda görebilmek için mutlaka birilerine ihtiyaç duyarız. En basiti aile içinde otorite figürü olan ebeveyne uymak zorundayız. Ancak bu şekilde 'dahil' olabiliriz. Köleliğin ufak tohumları zamanla filizlenir. Bir iş sahibi olduğunuzda bütün enerjinizi başarılı olmaya harcarsınız ki ancak bu şekilde toplum gözüne girebilirsiniz. Aksi takdirde karalanmanız ve ani düşüşünüz kaçınılmazdır. Peki dahil olunca neler oluyor? Yavaş bir ölüm gerçekleşiyor diyebiliriz. Peşinize takılmış vahşi doğa sizi yavaş yavaş parçalayacak demek oluyor tüm aidiyet çabalarınız. Aile, iş, evlilik vb tüm kurumlar bu amaca hizmet ediyor. Bu açıdan bakıldığında ya başarının ve aitlik duygusunun pasif kölesi olacaksınız ya da efendilik pozlarında tüm kızgınlığınızı en aktif şekilde haklı çıkaracaksınız! Elbette yanıt veren kişi otorite düşmanı olduğu için hemen cezasını alacaktır tarafınızdan. Rahat bir nefes aldınız değil mi? Tam da bundan bahsediyorum işte, aile gibi kurumlar bizi boğuyor fakat bu gönüllü ölüm çok yavaş gerçekleştiği için mutlu mesut kabulleniyoruz köleliği, neden çünkü seviyoruz çünkü bağlanıyoruz ve tüm bu yapay bağlılıklar bize kimlik sağlıyor! ancak bu şekilde elde ettiğimiz güç başkalarına rahat bir nefes aldırıyor biz boğulurken. Anne ve babamız ya da işteki patronumuz ya da eşimiz her kim ise ciğerlerine bolca oksijen taşımış oluyor. Sigarayı düşünün, sevgi de öyle hatta çok önemsediğimiz başarı sonrası gelen saygının da nikotinden farkı yok. Bunlara öylesine bağımlıyız ki en ufak bir gurur sarsıntısı bizi yerle bir edebiliyor. İşte bu sebeple kölelik damarlarımızda kan gibi, ancak bu şekilde yani zehirlenerek efendi olmayı öğreniyoruz. Bir gün bakıyoruz etrafa ve herkes titriyor karşımızda, saygıdan mı? Elbette hayır, korkudan ve onun getirdiği zevk hissinden! İnsan her konuda iki yüzlü olabilir ama konu zevklere geldi mi asla..Yani zevkler ve haz duygusu diyelim genel olarak katışıksızdır ve tamamen gerçektir. Öyleyse insan ruhu sadist olduğu kadar kendine işkence edilmesinden de zevk mi alır? Hayatının belli dönemlerinde dönüşümlü olarak bu arzu kafesinde çırpınıp durur mu? İşkence gördükçe işkence etmeyi mi öğrenir? Yoksa ruhunun gelişim süreci bundan mı ibaret? Durum her ne ise, otorite figürü yeri gelince köleleşir, kölelerde vakti gelince efendi olur. Yani ben bunu seçtim diyecek kadar güçlü değilsiniz, unutmayın! Çünkü halen duygularınız var, onları öldürseniz bile başarılarınız ve çocuklarınız var, haydi onlar da gitti diyelim, hala yaşıyorsunuz, daha göreceğiniz çok günler var!
12 Ekim 2012 Cuma
T
temsili terkiplerin tabiatı,
tarihin tutuk telaşı,
tehlikenin tasarrufunda ısrarcı,
tüketilmiş tekrarların tacı
tartıyla taşınmaz değerler
toplamda tartışılır kelimeler
tarihi tahrip edenler
bırakıp gitsin tahtını
Güneşin Altında 'yeni bir şey' Yok
İnsanların istedikleri gibi yaşamdan kastı birbirlerini taklit etmektir ve her taklit sonu gelmez tekrarlardan ibarettir. İşin ilginç yanı taklitlerin insana keyif vermesidir. Halbuki değişen bir şey yok. Güneşin altında her şey parıldamakta. Yüzyıllar boyu savaşlar bile aynı süreçlerin sonunda çıkmış. Ekonomik bunalımlar, moda trendleri, güldüklerimiz, gülmediklerimiz, teknolojinin gelişimi, tarih kitapları, dedikodularımız, özel hayata olan merakımız vs her şey birbirini tekrarlamış. Tarih gerçekten de tekerrür etmiş fakat hırslar da aynı kalmış. Sahip olma arzusu, savaşma dürtüsü, taklit yoluyla kendine kimlik kazanma anlayışı bugün bile geçerliliğini koruyor ki değişim çağımızın adı olmasına rağmen..Artık farklı olan fark ediliyor ve yaşama şansına sahip. Farklılık bile aynılıktan geçiyor. Trajik olan da bu sanırım. Sadece bir modeli geliştirmek değişim olarak nitelendiriliyor ve aynı sıkıcı süreç devam ediyor. Özgür yaşıyorum diyenler bile fikirlerini kopyeliyor, bu şekilde para kazanmak için bin takla atıyor. Zekiyim diyenler bile başkalarının üstüne basarak zirveye çıkıyor. İstediğimiz gibi, kendi kontrolümüzde dediğimiz yaşam bu mu gerçekten? Keyif aldığımız, her gün aynı esprilere gülmekten yorulmadığımız, her gün aynı yapmacık ciddi suratla işe gittiğimiz ve bardak bardak çay kahve içmekten midemizin bulanmadığı, her dakika ve her saniye internet takipçisi aradığımız o çok zevkli yaşam bu mu? hmm, gerçekten çok orjinal..
Nereden Bakıyorsunuz?
"En büyük hayalkırıklığıdır ölüm, oysa ölümsüzlük keşfedilmiş olsa ölüm en büyük umut olacaktı."
PsikeArt Dergisi/Hayalkırıklığı
Ölümün sarsıcı etkisi malumunuz. 'Dünyada her şey yalan ölüm haricinde' deniyor. Bana göre ölüm bile yalan olabilir. Sonsuz yaşamın bize sunacağı nimetler olmalı başka dünyalarda. Fantazi olsun diye kurmuyorum bu cümleleri. Varlığın sınırsız olduğu boyutlar olduğuna inanıyorum. Bu düşünce ilk başta bana keyif verse de nimetlerinin yanında sonsuz bir sıkıntı girdabına tutulacağımı da düşünüyorum. Nasıl mı? Hiç ölmeyeceğimi bildiğim için zorunluluk olmayacak hayatımda, ne de bunun getireceği dakiklik ve özen..Bugünün işini yarına ertelemek bana tuhaf görünmeyecek ve her fırsat önümde olduğu için zaman sınırlaması da olmayacak! Arzularım hep zamana bağlı ölüm varken. Ölüm yoksa belki arzularım da bitecek. Bana zevk veren şeyler bir işkence haline bile gelebilir. Sonsuz varlığın bitimsizliği beni bitirecek zamanla, tutkuyla beklemenin tadını unutacağım. Yediğim içtiğim o kadar lezzetli olmayacak çünkü aynı tadı sonsuza dek alacağım türlü nimetlerden. Acaba Cennet dedikleri yer de böyle mi? Ölümün yalan olma ihtimali varsa Cennet de bir kandırmaca olabilir. Tüm bu vaatlerin olmadığı kötücül dünyamız kendi başına mükemmeliyet sembolü olabilir. Çünkü iyilik ve güzellik tüm bu karabasanın içinde ışıldıyor! Hem de öylesine parıltılı ki her yerin aydınlık olduğu Cennet'te bu kadar güzel görünmeyebilir. Açken yediğim bir salkım üzüm tokken kıymetsiz olabilir. Velhasıl ölümsüzlük bütün tadımızı kaçırırdı bence. Yaşadığımız tüm günlerin ve zevklerin sayılı ve sonlu olması onları özel kılıyor. Başka dünyalarda bu bedende duyduğumuz hisler olacak mı bir düşünün bakalım! Ben kafesimi seviyorum, hem de çok..Sadece onun aracılığıyla sınırlılığın yoğun ve keskin etkisini hissediyorum. Aksi takdirde dağılan enerjim ruhumu da tüketecekti ve ölüm sanıldığı kadar kötü bir şey değildir. Bu dünyanın mecburiyeti bile olsa öte dünyalara açılan umut dolu bir kapıdır. O kapıdan geçmeden önce işleyeceğiniz en büyük günah yaşamamak olacaktır!
PsikeArt Dergisi/Hayalkırıklığı
Ölümün sarsıcı etkisi malumunuz. 'Dünyada her şey yalan ölüm haricinde' deniyor. Bana göre ölüm bile yalan olabilir. Sonsuz yaşamın bize sunacağı nimetler olmalı başka dünyalarda. Fantazi olsun diye kurmuyorum bu cümleleri. Varlığın sınırsız olduğu boyutlar olduğuna inanıyorum. Bu düşünce ilk başta bana keyif verse de nimetlerinin yanında sonsuz bir sıkıntı girdabına tutulacağımı da düşünüyorum. Nasıl mı? Hiç ölmeyeceğimi bildiğim için zorunluluk olmayacak hayatımda, ne de bunun getireceği dakiklik ve özen..Bugünün işini yarına ertelemek bana tuhaf görünmeyecek ve her fırsat önümde olduğu için zaman sınırlaması da olmayacak! Arzularım hep zamana bağlı ölüm varken. Ölüm yoksa belki arzularım da bitecek. Bana zevk veren şeyler bir işkence haline bile gelebilir. Sonsuz varlığın bitimsizliği beni bitirecek zamanla, tutkuyla beklemenin tadını unutacağım. Yediğim içtiğim o kadar lezzetli olmayacak çünkü aynı tadı sonsuza dek alacağım türlü nimetlerden. Acaba Cennet dedikleri yer de böyle mi? Ölümün yalan olma ihtimali varsa Cennet de bir kandırmaca olabilir. Tüm bu vaatlerin olmadığı kötücül dünyamız kendi başına mükemmeliyet sembolü olabilir. Çünkü iyilik ve güzellik tüm bu karabasanın içinde ışıldıyor! Hem de öylesine parıltılı ki her yerin aydınlık olduğu Cennet'te bu kadar güzel görünmeyebilir. Açken yediğim bir salkım üzüm tokken kıymetsiz olabilir. Velhasıl ölümsüzlük bütün tadımızı kaçırırdı bence. Yaşadığımız tüm günlerin ve zevklerin sayılı ve sonlu olması onları özel kılıyor. Başka dünyalarda bu bedende duyduğumuz hisler olacak mı bir düşünün bakalım! Ben kafesimi seviyorum, hem de çok..Sadece onun aracılığıyla sınırlılığın yoğun ve keskin etkisini hissediyorum. Aksi takdirde dağılan enerjim ruhumu da tüketecekti ve ölüm sanıldığı kadar kötü bir şey değildir. Bu dünyanın mecburiyeti bile olsa öte dünyalara açılan umut dolu bir kapıdır. O kapıdan geçmeden önce işleyeceğiniz en büyük günah yaşamamak olacaktır!
8 Ekim 2012 Pazartesi
Kulaklarınızı Açın
Dinleyici sağırsa müzik hiçbir şeydir. Evrenin müziği herkes tarafından duyulmaz. Öyle çok nota öyle çok birleşim ihtimali vardır ki bu müzik ve niteliği duyan kulağa göre ya hoş ya da nahoş olarak yorumlanabilir. Yaşadığımız olaylara tepkilerimiz de öyle. Ritmi kaçırmışsak bir sonraki notanın sırası da değişir ve tam bir kaos hali..Kiminin kulakları tamamen kapalıdır; orkestra çalar müzik devam eder ama onlar hep aynı yerdedir..seslerin olmadığı bir mekanda...Yaşadığımız her an biraz yavaşlarsak ve adımlarımız daha estetik hale gelirse bu müziği herkesin duyabileceğini düşünüyorum. Sadece estetik bir bakış açısı gerekli bize ve her şeyin kırılgan olduğunu fark etme hali. Bu kırılganlığı bir kusur değil de bir yavaşlama ihtimali olarak ele alırsak farklı notalar erişecek kulaklarımıza, belki de daha önce hiç duymadıklarımız. Sonra sinir ağlarında yeni yollar açılacak ve biz bunları tekrarladıkça ritm de değişecek adımlarımıza göre. Uyumu yakalamak öyle kolay bir şey değil, tüm notaları anlamlandırma sürecinde kulaklarımıza da iyi bir eğitim şart. Evrenin devasa orkestrası birkaç çalgı aletinden oluşmuyor ki..Bu kadar basit görmeyelim müziği..
İnsan Tükenmez
musalla taşına mahkum,
ve işte oldu merhum
bilemedi hiç mefhum,
ömür geçti gitti
eriyen bir mum..
çok uzun sandı geceyi
hep özledi güneşi
için için yanarken
sonsuz bildi sevmeyi
ne kaldı elinde geri
bir tutam saç bir tırnak
karıştı toprağa
saldı kökleri
yani insan hiç tükenmedi
7 Ekim 2012 Pazar
KaRNe
Bir karne verseler bana
Tüm zamanların sonunda
Ne çok kırık olurdu, üzülürdüm
Bütünlemeye kalınca
Daha çok çalışırdım gerçeğe
Kırıklar azalırdı ben kendimi sevdikçe
Sonra karnemi görenler
Ne çok kıskanırdı, sevinirdim
Hayallerimi kurtarınca
Tüm zamanların sonunda
Ne çok kırık olurdu, üzülürdüm
Bütünlemeye kalınca
Daha çok çalışırdım gerçeğe
Kırıklar azalırdı ben kendimi sevdikçe
Sonra karnemi görenler
Ne çok kıskanırdı, sevinirdim
Hayallerimi kurtarınca
Gözetlenmek
"Özgürlük en pahalı mülktür" diyordu bir düşünür. Hayat boyu özlemini çektiğimiz ve hayat boyu sahip olamadığımız çok pahalı bir değer. Neredeyse tüm diğer sosyal değerler doğduğumuz yere ve şartlara göre şekillenirken özgürlük tüm bu dış koşullardan bağımsız bir amaçmış gibi geliyor bana. Evet, tek başına bir amaç. Bundan on sene önce özgürlük için bir araç diyebilirdim fakat öyle sakatlanmış bir değer ki bu elinize geçtiği anda yitirebiliyorsunuz. O yüzden her şeyden daha değerli benim için..bir pırlanta vazo gibi..
"Hepimiz özgür doğuyoruz, sonradan zincire vuruluyoruz" diyor Toplum Sözleşmesi adlı eserin ilk sayfasında.
Bir bakıma doğru, çünkü önce ailemiz sonra toplum elinde zincir kurban bekliyor. Bir bakıma yanlış, çünkü anne rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren gözetlenmeye(!) başlıyoruz. Daha bedenimiz şekil bulmamışken annemiz ultrasondan bizi görüyor, varlığımızdan haberdar oluyor. Kalp atışlarımız dinleniyor vs. Daha hayat nefesini almadan evvel baskı altındayız; sağlığımız üzerine testler yapılıyor. Özel hayat anne rahmindeyken bile göz hapsinde! Durum böyleyken bizi saran ağ doğumla birlikte gitgide genişliyor. Bir topluma doğduğumuz için bize verilen bir din ve millet algısı oluşuyor. Sonra ailemiz bizi kendi ahlak yargılarına göre şartlandırıyor derken kimliğimiz de bize ait değil gibi görünüyor. İsmimiz bile onların kararına kalmış. böyle bir dünyada kim özgürüm diyebilir ki? Bunu diyen varsa bedelini çok ağır biçimde ödemiştir eminim. Doğuştan aldığımız değerleri sallamak öyle kolay değil birey için. Bunu yapabilenlere gıptayla bakıyorum. Kurumsallaşan her değerin kendinden bir şey kaybettiğine inanıyorum. Özgür kalmak isteyen insanın bu kurumsal zapturapta karşı geldiğini ve gerçekten yaşayabildiğini düşünüyorum. Ötekiler sadece bir kukla. Ben de dahil..
Gözetlendiği halde kendi olmayı ve kendi kalmayı başarabilen nadide bireyler toplumu ileri taşıyacaktır. Gözetlendiği için sürüde kalmayı yeğleyen diğer korkaklar hiçbir zaman özgürlük yolunu bilemez. Bu yüzden kendini tanıma fırsatını da tepmiş olur. Taştan duvardan, paradan,altından mutluluğun gelip geçici havası çoğu açgözlü güruhu mest ediyor; onlar hala altın kafesin büyüsüne kapılmış, tüm varlığı ve kıymeti ondan ibaret sanıyor. Asıl tutsaklık bunların içinde acı çekmek,fakirleşmek değil midir? Zaten acı çekeceksek neden kendimiz olarak katlanmıyoruz bunlara? Hiç değilse bireyselliğin ötesinde bir katkımız olurdu dünyaya..
"Hepimiz özgür doğuyoruz, sonradan zincire vuruluyoruz" diyor Toplum Sözleşmesi adlı eserin ilk sayfasında.
Bir bakıma doğru, çünkü önce ailemiz sonra toplum elinde zincir kurban bekliyor. Bir bakıma yanlış, çünkü anne rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren gözetlenmeye(!) başlıyoruz. Daha bedenimiz şekil bulmamışken annemiz ultrasondan bizi görüyor, varlığımızdan haberdar oluyor. Kalp atışlarımız dinleniyor vs. Daha hayat nefesini almadan evvel baskı altındayız; sağlığımız üzerine testler yapılıyor. Özel hayat anne rahmindeyken bile göz hapsinde! Durum böyleyken bizi saran ağ doğumla birlikte gitgide genişliyor. Bir topluma doğduğumuz için bize verilen bir din ve millet algısı oluşuyor. Sonra ailemiz bizi kendi ahlak yargılarına göre şartlandırıyor derken kimliğimiz de bize ait değil gibi görünüyor. İsmimiz bile onların kararına kalmış. böyle bir dünyada kim özgürüm diyebilir ki? Bunu diyen varsa bedelini çok ağır biçimde ödemiştir eminim. Doğuştan aldığımız değerleri sallamak öyle kolay değil birey için. Bunu yapabilenlere gıptayla bakıyorum. Kurumsallaşan her değerin kendinden bir şey kaybettiğine inanıyorum. Özgür kalmak isteyen insanın bu kurumsal zapturapta karşı geldiğini ve gerçekten yaşayabildiğini düşünüyorum. Ötekiler sadece bir kukla. Ben de dahil..
Gözetlendiği halde kendi olmayı ve kendi kalmayı başarabilen nadide bireyler toplumu ileri taşıyacaktır. Gözetlendiği için sürüde kalmayı yeğleyen diğer korkaklar hiçbir zaman özgürlük yolunu bilemez. Bu yüzden kendini tanıma fırsatını da tepmiş olur. Taştan duvardan, paradan,altından mutluluğun gelip geçici havası çoğu açgözlü güruhu mest ediyor; onlar hala altın kafesin büyüsüne kapılmış, tüm varlığı ve kıymeti ondan ibaret sanıyor. Asıl tutsaklık bunların içinde acı çekmek,fakirleşmek değil midir? Zaten acı çekeceksek neden kendimiz olarak katlanmıyoruz bunlara? Hiç değilse bireyselliğin ötesinde bir katkımız olurdu dünyaya..
6 Ekim 2012 Cumartesi
Çoktan Ölmüşüz
neden doğarken ağlarız? ...galiba güle güle ölüyoruz
neden ömür boyu gülmek isteriz?.....galiba ağlayarak yaşıyoruz
demek ki hep ağlıyoruz ve ağlayacağız öyle mi?
hayır, bir gülüp bir ağlayacağız
ama gülmekten ölüyorsak ve ağlarcasına gülüyorsak
neden yaşıyor gibi yapıyoruz?
çünkü yaşıyoruz da ondan!
ben ne ağlamak ne de gülmek istiyorum
o zaman çoktan ölmüşsün kardeş!
neden ömür boyu gülmek isteriz?.....galiba ağlayarak yaşıyoruz
demek ki hep ağlıyoruz ve ağlayacağız öyle mi?
hayır, bir gülüp bir ağlayacağız
ama gülmekten ölüyorsak ve ağlarcasına gülüyorsak
neden yaşıyor gibi yapıyoruz?
çünkü yaşıyoruz da ondan!
ben ne ağlamak ne de gülmek istiyorum
o zaman çoktan ölmüşsün kardeş!
Uyandır Beni
Hayal komasına girdim çıkamıyorum
Serumum gerçekler olsun, uyanmak istiyorum
Gel tut ellerimi bırakayım hayalleri
Ben sadece seni bekliyorum
Uzaklara gitmesen bu kadar yakın olmazdın
Hayallerde boğulmasam gerçeği hasretle aramazdım
İyi ki yoktun sevgilim, hayallere yenildim
İyi ki varsın sevdiğim, gerçeğinle dirildim
Serumum gerçekler olsun, uyanmak istiyorum
Gel tut ellerimi bırakayım hayalleri
Ben sadece seni bekliyorum
Uzaklara gitmesen bu kadar yakın olmazdın
Hayallerde boğulmasam gerçeği hasretle aramazdım
İyi ki yoktun sevgilim, hayallere yenildim
İyi ki varsın sevdiğim, gerçeğinle dirildim
Yorulmayın Boşuna
Zaman sen nelere kadirsin azizim! En sevmediğim şeyleri sever hale geldim; önyargılarımı oluştuğu andan itibaren tanıyorum ve diyorum ki yine beni hatalı çıkaracaksınız..Tam da öyle oluyor, zaman hiç beklemediğim anda uzak olanı yakınlaştırırken yakın olanı da uzaklaştırıyor. Hiç olmaz dediğim şeyler oluyor ya da tam tersi. Sağlığım kötüye gittiği için mentollü gıdalar almak zorunda kaldım, yeşil çay içmek ve sağlıklı besinler tüketmek zorunda hissettim kendimi. Hiç sevmediğim mecburiyetler zamanla vazeçilmezlerim oldu! Sevdim onları..Zevk veren ne varsa zarar da veriyor. Peki hiç zevk almayacak mıyız bu güzel hayattan? Hep ne kadar kilo aldık, ne kadar harcadık, neye sevindik vs vs bunu mu düşüneceğiz? Çok yorucu bu..Kaldı ki zaman her şeyi yoluna koymuş. Bugün üzüldüğümüz yarın sevinç kaynağı olabiliyor. Su akıyor, yolunu buluyor. Nedir bu endişe, bu tasa, bu hesapçılık? Çok para kazandınız sevindiniz yarın iki misli kaybettiniz üzüldünüz, iki misli çalışmak lazım dediniz, ee sonra? Hep böyle mi döner bu çark?Hep bir şeyleri geri kazanmak ya da daha çok kazanmak için? Çok yorucu çok, çıkın toprakta yürüyün, denizde yüzün, çok daha karlısınız..
Ölmeden Ölmeyin...Şimdilik
"İnsan, yaptığı bir hareket söylediği bir söz yüzünden kendisine kızabilir fakat yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur." Milan Kundera- Kimlik
Koca bir günün duygularımı bastırmakla geçtiğini anımsıyorum. Öyle bir yumruk düğümlenmişti ki boğazımda kasılıp kalmıştım bu durumu gizlemek ve geçiştirebilmek için! Kolay olmadı hiç, dakikalarca dayandım..En sonunda bulunduğum mekanı değiştirerek bırakıverdim kendimi. En akıllı halimle ne yapılacağını ve ne tepki verileceğini biliyorum çoğu zaman - ki bunu öğrenmek bile çok zamanımı aldı. Bazen kullandığım kelimeler aleyhimde kullanıldı bazen de kullanmadıklarım içime dert olup oturdu. Yani hem söylediklerim hem de söyleyemediklerim hayatım üzerinde bir etki sahibi oldu. Tüm bu olaylar yaşanırken kendime kızdığım zamanlar oldu. Toplumda olmak ölçülü davranmaktı, bazen kendini gizlemek bazen mecburen açık davranmaktı. Fakat tek farkettiğim şey tüm koşullara rağmen hep bir güçsüzlük hissetmekti. Bu güçsüzlük somut bir hissiyat değildi benim için, herhangi bir sebebi bile yoktu bazen. Aşırı tutkularım, hırs içinde yanıp tutuşmak ya da gururumun zarar görmesi gibi durumlarda kendime hakim olamadığımı ve içimden dalga dalga yükselen sıcaklığın tüm bedenimi ve hücrelerimi alt üst ettiğini, sağlıklı düşünme organı olan beynimi yediğini ve zamanla kontrolsüz duyguların karşısında gittikçe eridiğimi anladım. Bu öyle bir kuvvetti ki yavaş yavaş öldüğümü biliyorum. Yeniden bir benlik oluştuğunu, bakış açımın zamanla değiştiğini ve en kontrolsüz durumda bile kendime hakim olmayı öğrendim. Daha en baştan duyularıma set çektim. İyi mi oldu? Hayır.
Bu seferde kalbime giden yolu yitirdim. Hiç sesini duymaz oldum o muhteşem makinenin. Ya güçlü olacaktım ya güçsüz. Tercihimi yapmalıydım. İşte tam da bu tercih beni bölünmüş bir zihin haline getirdi. Tam doğru yoldayım derken yanlış bir yola saptığımı gördüm. Geri döndüğümde çok geçti. Ta ki bahsini yaptığım yeni benlik beni yeniden şekillendirene dek..Bu benlik aceleci değildi, bu benlik hemen karar vermedi, bu benlik kendini hep sorguladı, başkalarına kulak verdi ama kendi bildiğini yaptı. İşte o vakit duyguların önüne geçilmez paraşüt etkisi beni yukarı çekti, artık onların altında ezilmek zorunda değilim. Hem duygularımla uçuyorum hem de yeryüzünü gözlüyorum. Sadece biraz cesur olmak lazım. Rüzgara kapılmadan kendini bırakmadan paraşütü kullanabilmek. Duyguları bizi ezen parçalayan bir balta değil de aklın sesine yoldaş onu makine olmaktan çıkaracak canlı kanlı bir hayata dönüştürebilmek. Asıl mesele bu işte. Makine olmaktan çıkıp canlı olabilmek!
Koca bir günün duygularımı bastırmakla geçtiğini anımsıyorum. Öyle bir yumruk düğümlenmişti ki boğazımda kasılıp kalmıştım bu durumu gizlemek ve geçiştirebilmek için! Kolay olmadı hiç, dakikalarca dayandım..En sonunda bulunduğum mekanı değiştirerek bırakıverdim kendimi. En akıllı halimle ne yapılacağını ve ne tepki verileceğini biliyorum çoğu zaman - ki bunu öğrenmek bile çok zamanımı aldı. Bazen kullandığım kelimeler aleyhimde kullanıldı bazen de kullanmadıklarım içime dert olup oturdu. Yani hem söylediklerim hem de söyleyemediklerim hayatım üzerinde bir etki sahibi oldu. Tüm bu olaylar yaşanırken kendime kızdığım zamanlar oldu. Toplumda olmak ölçülü davranmaktı, bazen kendini gizlemek bazen mecburen açık davranmaktı. Fakat tek farkettiğim şey tüm koşullara rağmen hep bir güçsüzlük hissetmekti. Bu güçsüzlük somut bir hissiyat değildi benim için, herhangi bir sebebi bile yoktu bazen. Aşırı tutkularım, hırs içinde yanıp tutuşmak ya da gururumun zarar görmesi gibi durumlarda kendime hakim olamadığımı ve içimden dalga dalga yükselen sıcaklığın tüm bedenimi ve hücrelerimi alt üst ettiğini, sağlıklı düşünme organı olan beynimi yediğini ve zamanla kontrolsüz duyguların karşısında gittikçe eridiğimi anladım. Bu öyle bir kuvvetti ki yavaş yavaş öldüğümü biliyorum. Yeniden bir benlik oluştuğunu, bakış açımın zamanla değiştiğini ve en kontrolsüz durumda bile kendime hakim olmayı öğrendim. Daha en baştan duyularıma set çektim. İyi mi oldu? Hayır.
Bu seferde kalbime giden yolu yitirdim. Hiç sesini duymaz oldum o muhteşem makinenin. Ya güçlü olacaktım ya güçsüz. Tercihimi yapmalıydım. İşte tam da bu tercih beni bölünmüş bir zihin haline getirdi. Tam doğru yoldayım derken yanlış bir yola saptığımı gördüm. Geri döndüğümde çok geçti. Ta ki bahsini yaptığım yeni benlik beni yeniden şekillendirene dek..Bu benlik aceleci değildi, bu benlik hemen karar vermedi, bu benlik kendini hep sorguladı, başkalarına kulak verdi ama kendi bildiğini yaptı. İşte o vakit duyguların önüne geçilmez paraşüt etkisi beni yukarı çekti, artık onların altında ezilmek zorunda değilim. Hem duygularımla uçuyorum hem de yeryüzünü gözlüyorum. Sadece biraz cesur olmak lazım. Rüzgara kapılmadan kendini bırakmadan paraşütü kullanabilmek. Duyguları bizi ezen parçalayan bir balta değil de aklın sesine yoldaş onu makine olmaktan çıkaracak canlı kanlı bir hayata dönüştürebilmek. Asıl mesele bu işte. Makine olmaktan çıkıp canlı olabilmek!
Eskiden
Eskiden diye başlayan cümleleri hiç sevmediğim halde böyle bir başlangıç yapıyorum. Eskiden birbirimize destek olmuyorsak köstek de olmazdık. Şimdi bakıyorum ilişkilere, kim kimi nasıl engellesem nasıl düşmanlık yapsam diye kafasında kurguluyor. Dönem ve şartlar gerçekten çok değişti. Bir kişiyi iyi durumda görmenin bütün toplumum yukarı çekeceği fikri artık demode. Öyle ki günlük çıkarlar bireysel önemi vurgular nitelikte. Halbuki bütün bireyleri sağlıklı toplumlar bir yere gelir, ya da var olduğu konumu koruyabilir. Aksi takdirde ben iyiyken bir yabancının - ki bu akrabam,komşum ya da arkadaşım olabilir- kötü olması bir gün beni de etkileyecek. Her şey birbirine bu kadar bağlıyken nasıl bu kadar ayrı düşebilir? Örneğin bir işyerinde müdürün çalışanlara destek olması oradaki iş gücünü ve iş verimini olumlu yönde etkileyecek bir durumdur. Tam tersi durumlarda ve benzeri tüm kurumlarda çalışanlar birbirini korumuyorsa ve her fırsatta kumpas hazırlıyorsa bu işin sonu nereye gider? Elbette toplu bir çöküşe..Peki bunu neden farketmek istemiyoruz? Kazancın ve kaybın ortak olduğunu, er ya da geç bizi de etkisi altına alacağını neden anlamak istemiyoruz?
Bu kadar kör artık gözlerimiz. Değil uzağı yanı başımızdakini görmeye aciziz.
Bu kadar kör artık gözlerimiz. Değil uzağı yanı başımızdakini görmeye aciziz.
4 Ekim 2012 Perşembe
Gerçek Gündem
Dünyanın her geçen gün umutsuz bir duruma sürüklendiğini görmek aynı şartların oluştuğu 1930 yılı ve sonrasını düşünmeye zorluyor insanı. Büyük Depresyonun yaşandığı bu yıllar sonun başlangıcı olmuş. Özellikle sonrasında yaşanan Dünya Savaşı, Hitler gibi liderlerin durumu daha da vahim hale getirmesi gerek psikolojik gerek sosyolojik açıdan toplumu galeyana getirmiş, büyük değişimler de bu yılları takip etmişti.
Acaba sürekli bir savaş tehdidiyle yaşadığımız şu günlerde sadece biz mi tehlike ve belirsizliklerle boğuşuyoruz? Görünen ve aşikar olan şu ki tüm dünya çok daha zor günleri yaşayacak olmanın ağırlığını şimdiden kendi ülkesinde hissediyor. Birçok Avrupa ülkesi iflasın eşiğinde. Biz kendimizi Orta Doğunun lideri hikayeleriyle bir süre kandırdık. Sanki dünyada meydana gelen gelişmelerin hep uzağında kalacakmışız gibi! Yeni bir döneme girerken hiçbir devlet sıkıntıdan bağımsız olamayacak ve pek tabi yeni gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacağız. Başka yerdeki sorun zincirleme bir etkiyle tüm rahatımızı alt üst edecek. Dengesiz globalleşmenin sonuçlarını yaşayacağız bir bakıma..Eşit gibi görünen eşitsizlik durumlarının daha da derinleştiğini ve bunun sonuçlarının dünyayı iflasa sürükleyeceği günlerin yakın olduğunu düşünüyorum. Artık rol yapmanın ve pembe hayallerle toplumu aldatmanın sonuna gelindiğini görüyoruz. Kendi iç sorunlarımız içinde boğuşurken dıştaki gelişmelerin de kaçınılmaz olarak içine çekiliyoruz. Hiçbir politikacı ya da aydın dediğimiz kesim bu vakitten sonra gereksiz konuşmasın. Çünkü artık sözler değil durumlar konuşulacak. Kaynakların her geçen gün azaldığı, gelirin düştüğü, doğal gıdaların tükendiği, havanın suyun zehirlendiği günlere kapı açıyoruz ister istemez. Allah sonumuzu hayır etsin..
Acaba sürekli bir savaş tehdidiyle yaşadığımız şu günlerde sadece biz mi tehlike ve belirsizliklerle boğuşuyoruz? Görünen ve aşikar olan şu ki tüm dünya çok daha zor günleri yaşayacak olmanın ağırlığını şimdiden kendi ülkesinde hissediyor. Birçok Avrupa ülkesi iflasın eşiğinde. Biz kendimizi Orta Doğunun lideri hikayeleriyle bir süre kandırdık. Sanki dünyada meydana gelen gelişmelerin hep uzağında kalacakmışız gibi! Yeni bir döneme girerken hiçbir devlet sıkıntıdan bağımsız olamayacak ve pek tabi yeni gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacağız. Başka yerdeki sorun zincirleme bir etkiyle tüm rahatımızı alt üst edecek. Dengesiz globalleşmenin sonuçlarını yaşayacağız bir bakıma..Eşit gibi görünen eşitsizlik durumlarının daha da derinleştiğini ve bunun sonuçlarının dünyayı iflasa sürükleyeceği günlerin yakın olduğunu düşünüyorum. Artık rol yapmanın ve pembe hayallerle toplumu aldatmanın sonuna gelindiğini görüyoruz. Kendi iç sorunlarımız içinde boğuşurken dıştaki gelişmelerin de kaçınılmaz olarak içine çekiliyoruz. Hiçbir politikacı ya da aydın dediğimiz kesim bu vakitten sonra gereksiz konuşmasın. Çünkü artık sözler değil durumlar konuşulacak. Kaynakların her geçen gün azaldığı, gelirin düştüğü, doğal gıdaların tükendiği, havanın suyun zehirlendiği günlere kapı açıyoruz ister istemez. Allah sonumuzu hayır etsin..
1 Ekim 2012 Pazartesi
Günışığından Çal
geceden kaçma geceye sığın
bütün çareler orada
ne varsa gün ışığında kaçırdığın
geceye direnme gecede kal
uzat elini karanlığa
sonsuz bir zamana dal
ne işittiyse kulakların ne gördüyse gözlerin
dinleme boşver
gün ışığından çal
bütün çareler orada
ne varsa gün ışığında kaçırdığın
geceye direnme gecede kal
uzat elini karanlığa
sonsuz bir zamana dal
ne işittiyse kulakların ne gördüyse gözlerin
dinleme boşver
gün ışığından çal
Karşıt
Sadece şeytan değil melek de detayda gizli
İnsanın gözleri kalbinde ama görmez her rengi
Evetin kerameti hayırda desem de
Bütün hayırlar bir evette gizli
Sadece bugün değil yarın da bir hazine kıymetli
AsKin gözü kor ama arar durur yarini
Günlerin kerameti bir yıla bölünse de
Bütün yıllar bir kısa günde gizli
İnsanın gözleri kalbinde ama görmez her rengi
Evetin kerameti hayırda desem de
Bütün hayırlar bir evette gizli
Sadece bugün değil yarın da bir hazine kıymetli
AsKin gözü kor ama arar durur yarini
Günlerin kerameti bir yıla bölünse de
Bütün yıllar bir kısa günde gizli
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)