15 Eylül 2012 Cumartesi

Zıt Kutuplar Birleşir Mi?

 "Sevgi" canlı varlığın, haz veren bir nesneye karşı eğilimli olmasıdır. Söz konusu eğilimin güçlenmesi haline aşk denir. İMAM GAZALİ

Ülkemizde cinsellikten söz açmak, hatta imada bulunmak bile mayınlı tarlada dolaşıyormuş hissi verir. Mümkünse hiç karşılaşmamış olalım! Haz almak,vermek, bedeni arzular hakkında konuşmak gayet sıradan ve hayvani içgüdülerden ibaret, ruhaniyeti reddeden bir bakış açısıymış gibi gösteriliyor. Materyalist biri bile olsam- ki değilim(!)- ruha ulaşan yolun bedenden geçtiğini anlamayacak kadar aptal değilim. Gözlerimizi açtığımız andan itibaren bir yere tutunmaya çalışıyoruz. İçimizdeki denge hissi doğuştan var. Bunu sağlayan da birebir sinir ve kas sistemi. Yani güzelim beynimiz boşuna durmuyor tepede. Bu beyin ki tepeden tırnağa her tarafa salmış sinirlerini. Ruhu aramak yerine parmaklarımızı inceleyelim, gözlerimizi kapatıp açalım, sessizliği dinleyelim, uçuruma doğru hoş bir seda bırakalım. Görelim ki beş duyumuz yeterli mi, yetersiz mi? Aradığımız yada aramadığımız her neyse bedende bunu görmemiz ve gözlememiz olanaksız. O halde? Duyumsamak lazım görmediklerimizi. Varlığından haberdar olmadığımız duyguların var olduğuna inanıyorum. O çok korktuğumuz ve bazen tiksindiğimiz haz arayışı bu imkansız var oluşu simgeler. Sıkıntısını ve acısını çektiğimiz ikilik duygusu ister istemez belirir ruhumuzda. Sanki ikilemler olmasa salt mutluluk ve saflık olacak dünyada! Bu, çok saplantılı bir düşünce. İlerlemeyi durduran, çatışmaları derinleştiren, idealize ettiği dünyayı kendi içinde boğan bir yaklaşım. Kötü ve tehlikeli addettiğimiz her nesne ve durumun bir misyonu, denge sağlayıcı bir görevi var. Sarsılmaz zannettiğimiz her şey aslında saniyelik. Buna huzur ve mutluluk da dahil. Çok önemsediğimiz ve kimilerinin hiç önemsemediği beden o kadar açık ki darbelere nerede,nasıl korunacağız diye bin türlü endişeye kapılıyoruz. Bu arada haz duymayı bir kenara bırakalım, henüz bu tür bir duygunun varlığını hissedemeyecek ruhların olduğunu da belirtmek lazım. Ne büyük çelişki! Daha doğrusu acıyı ve hazzı uçurumun iki kenarına yerleştirmiş mantığa kızıyorum ben. Tensel arzuları ruhtan tamamen kopmuş, sıradan beyinlerde kalıplaşmış hayvani dürtüleri harekete geçiren, duygu yoksunu iletişimin ürünü olarak gören mantık her zaman olduğu gibi yine iş başında. Bunu da çeşitli kılıflar altında sömürü aracı haline getirmiş. İkilemleri yadsıyan ve gerçek huzuru sembollerde arayan, madde dünyasının hiç önemi olmadığını vurgulayan toplumsal düzen çoğu zaman kutsallık adı altında hiç de ruhani olmayan tavırlar sergiliyor. Madem ruha bu kadar önem veriyoruz neden zıt kutupları birleştirmeye değil de iyice ayırmaya çalışıyoruz? Neden farklı olanı yadsıyoruz ve değiştirmek için çaba sarf ediyoruz? Karşı taraf değişince zafer mi kazanacak değiştiren? Her zafer, bana göre, yenilgileri de beraberinde getirir. Değişim ilerlemektir şüphesiz. Fakat zorlamayla gelen değişimler, her nesneyi, kavramı yada insanı benzerleştiren, aynı kalıba sokan fikirleri de kendi içinde tahrip edecektir. Bir toplumun bireyleri bütünüyle aynı fikre sahip olsa ilerleme kendiliğinden duracaktır. Gelişimin itici kuvvetinin farklılık olduğunu bilen toplumlar ve bu zıt kutuplar arasındaki dengeyi sağlamış bireyler yeni çağın öncü gruplarını oluşturacaktır. Meseleyi sevmek-nefret etmek çemberi dışında göremeyenler, kendinden olmayanı reddedenler ve daha önce bahsettiğim madde dünyasını çok küçümseyenler, kendi bedenleri ve ruhaniyetleri savaş halinde olanlar bu yolda çok engele takılacaktır.
Makro düzeni anlamanın en iyi yolu mikro düzene bakmaktır. İçimizde doğuştan var olan hazzı yakalama, acıdan kaçma duygusu başlangıç noktası olarak incelenmeye değer. Çelişkinin ana kaynağı buradadır zaten. Ömrümüzün ilk ve nihai savaşı haz ve acı dengesini kurabilmektir. Sevinci abartmak acıyla gelen yıkıma eştir. Her şeyi olduğu gibi görmek, hayatı kutlamalardan ve ağıtlardan soyutlamak, yaşamak fakat ne çok iyi ne çok kötü. İyi-kötü ayrımını yapan beynimiz, sosyal şartlanmaları da doğumdan itibaren gerek beden gerek ruh üzerinde yapılandırmaya çalışıyor. Eskilerin ‘kendini bil’ dedikleri beynine hakim olmayı öğren demek sanırım. İnsanoğlu başına gelen olayları, veya çevrede gördüklerini anlamlandıramayınca rahat etmiyor. Çünkü beyin sürekli anlam arayışı içinde. Rahat olabilmek için, belki vicdanını susturmak, haklılığını kanıtlayıp yücelebilmek için beyin durmaksızın ‘kötüyü’ arıyor. İyi diye nitelediği şeyi aramasına gerek yok! O, sabit bir değer; değişken olan, şartlara göre şeytan ilan edilen ‘kötü’! İkinci bir rahatlama yolu bedensel zevkleri karalama. Maddeyi bütünüyle reddedip taraflı bir ruhaniyet kavramı oluşturma. Bu şekilde ‘kötü’ arayışını somutlaştırmak ve sağlam temeller üzerine oturtmak daha kolay oluyor. Halbuki ne soyut ne de somut tek başına var olmuyor. Bunlar ayrılamaz; tektir. Çatışmaların ve kavgaların ortaya çıkması bunların iki ayrı parçaya ayrılmasından kaynaklanıyor. Cinselliği kötüleyen, aşağılayan; kendini bilmeyi günah sayan; maddi hırsları gelişimin bir evresi değil de şeytanın işi gören zihniyet oluşturduğu kuralların dışına taşanları ya yok ediyor yada süründürüyor. Bu düzen, bu kadar basite indirgenecek bir savaş sistemi değil. Bilincin tutsağı beyinler, maddeyi aşarken bütünüyle maddenin kölesi olduklarının farkında değil! Bir yandan parayı yırtıp atar görünüyoruz; bir yandan yırtık paraları birleştirmek için akla karayı seçiyoruz. Bir bilebilsek bu kötülüklerin şart olduğunu! Onlar olmadan; bütünün anlaşılamayacağını…

Hiç yorum yok: