Ömürler boyu yaptığımız sadece tutunmak. Bir duvar, bir dal, sığınacak bir yer, sağlam bir zemin, güvenli bir yuva, arkamızı dayamak için bir destek vb. arayıp duruyoruz. Tüm bunlar için vaktimizi heba edip kendimiz haricinde her şeyi görürken dünyayı sabit zannediyoruz. Aslında sabit olan bir şey yok. Kendi benliğimiz de sürekli değişiyor. On yıl önceki halimi hatırlıyorum; bir de on yıl sonraki halimi düşünüyorum. Elbette aynı olmayacak. Bunu bildiğim halde her şeyi sabitlemeye, olduğu yere çivilemeye çalışıyorum bazen. Bu hatayı ben de yapıyorum çoğu zaman. Anlamsız olduğunu biliyorum fakat dünya üzerinde yalnız değilim ki! Neredeyse çoğunluk sabit olmanın başlı başına bir ‘değer’ olduğunu düşünüyor. İster istemez etki altında kalıyorum. Hareket lazım deyince güvenlik sınırları dışına taşıyorum sanki. Daha doğrusu böyle algılanıyor: Hareket eden sabit olamaz. Olmasın zaten! Tüm bunların ötesinde tutunmak, ahlaki bir değer olarak da görülüyor. Tutunmaz ve kök salmazsan toprağa başı boş dolaşır durursun. Neden kök salmam gerekir? Ait olmak için sanırım. Dünyaya ait olmak için bağlanmak gerekir. Ben bunu yapamıyorum. Gelecekte ne olur bilmem; fakat şu anda bağlı olamıyorum. Dünyanın beni bağlamasını değil, beni tutmasını değil, beni anlamasını da değil, sadece yaşatmasını istiyorum, doya doya yaşatmasını. Güvenlik en iyi korunma yöntemi değil bence. Çünkü hiçbir şekilde güvende olduğumu düşünmüyorum. Hiçbir insanın korumasına ihtiyaç da duymuyorum. Tutunacağım dalın kırılabileceğini biliyorum. Ben de kırılabilirim. Dünya böyledir, kırılabilir, bozulabilir, değişebilir, ilerleyebilir, gerileyebilir. O halde ne için bağlıyoruz kendimizi, kime bağlıyoruz? Sadece vakit geçsin, korunalım, güvenlik içinde yaşayalım, nasıl olsa öleceğiz diye mi geldik bu dünyaya? Hayır.
Güvensizlik, yaşamın itici gücüdür. Çünkü her yönüyle canlıdır; yaşam belirsiz olmalıdır; daima olasılıklar olmalı, daima hareket sahası olmalıdır. Aksi halde ölüdür, anlamsız, tekdüze, güven adı altında sahtenin ta kendisidir. Herkes bir şeye tutunmaya çalışıyor. Ama görünürde. Sevgiye, aşka, paraya, itibara, aileye, dine, topluma, geleneklere tutunmaya çalışıyoruz, ve bunun için asıl gerçeği feda etmeye hazırız. Tüm bu sözüm ona değerler için olmadık kılıklara girip, sırf değer görebilmek için kendi gerçeğimizi bir kalemde siliyoruz. Kendi düşüncemizi açıklamaya çekinip bize biçilen rollerde sahte ama güvenli bir hayat yaratıyoruz. Bunu da her şekilde yalanlarla desteklemeyi biliyoruz. Bu düşüncelerimi açıklasam beni linç ederler herhalde. Sen nasıl hakaret edersin insani değerlere?? Ben hakaret etmiyorum. Bir kavramın önemli ve değerli sayılabilmesi için vitrine konması gerekmez. Ben dürüstlüğümü illa ki pazarlamak zorunda değilim. Ben yardımseverliğimi illa ki para dökerek göstermek zorunda da değilim. Ya da Allaha bağlılığımı dine bağlı olarak yaşamak zorunda değilim. Her günümü savaşarak, sevilmek için savaşarak, değerli olmak için çabalayarak, kimliğimi kanıtlayarak geçirmek boşa bir enerji kaybı bana göre. Bu sürede bireyselliğimi anlamaya çalışmak daha önemli. Ancak bu şekilde doğruyu görebilirim. Çünkü bana sunulan fikirlerin ve yaşam tarzının hepsi kopya, birbirinin kopyası. Özgün olan tek şey merkezde ne olduğumuz. Peki merkez neresi? Bunu herkes kendi bulmalı. Kendi içinde aramalı.
Etrafıma bakıyorum. Sürekli bir şey yok. Bir gün sevgi, bir gün nefret; bir gün gece, bir gün gündüz; bir gün para, bir gün yoksulluk. Ve bu çark böyle devam ediyor. Her şey birbirini takip ediyor. Zaman geçiyor; hücrelerimiz bile kendini yeniliyor. Ama biz ölüyoruz. Her gün ölüp, her gün doğuyoruz. Buna da hayat diyoruz. Bence değişim sürekliyken ne hayat var ne ölüm. Tutunmak ve aynı mekanı aynı insanları gerçek sanmak bir hata. Biz gölgeyi baş tacı edip asıl varlığı göremiyoruz. Gözlerimiz güneşi arıyor; güneşi görüp alışınca karanlığı düşman biliyor. Tam tersi bir durum da söz konusu. Benim için alışmak, tutunmak, ait olmak ilahi olana bir hakaret. Her ne kadar insana aykırı gelse de bu düşünce temelde çok insani, çünkü insan kendini bir araç olmaktan çıkarabilse, başlı başına değerini kavrayabilse vitrinin gerisinde neler olduğunu daha açık görecek. Tüm kainatın değiştiğini, yıldızların bile ölüp yeniden dirildiğini, insanın halden hale girdiğini, kalıcı hiçbir değerin olmadığını görecek. Her şeyin ve hiçbir şeyin bir olduğunu! Tabi ki bu acıdır, acının ta kendisidir. Bunun ötesine geçmek gerekir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder