21 Eylül 2012 Cuma

Mecburi ve Gönüllü Roller

Shakespeare’in dediği gibi hayat bir oyun sahnesi ve bizler de oyuncuları. Sadece insanlar değil; hayvanlar, nesneler, kuramlar, konuştuğumuz dil ve tüm diğer araçlar bu oyunun parçaları. Öyle bir düzenek ki bu, ya her şey planlı ya da bir tesadüften ibaret. Ben her ihtimale karşı tesadüflerden bahsetmeyeceğim. Tesadüf demek yazmanın dahi gereksiz olduğunu gösterir. Bu yüzden oynadığımız her rolün hakkını vermemiz gerektiğini ve ne durumlarda rollerin sahtekar, cüretkar ve haince olabileceğini anlatmak istiyorum.
Dünyaya gelişimiz tesadüf desek bile çocukluktan erişkinliğe geçişimiz; erişkinlikten olgunluğa ve sonrasında yaşlılığa bakışımız farklılıklar gösterecektir. Ben kendi adıma fikirlerin değişmez olduğunu düşünmem. Madem hayat bir sahne ve biz de verilen parçaları oynuyoruz neden düşüncelerimiz de zamanla değişmesin? Zaman dediğimiz şey daha önce de bahsettiğim gibi anlaşma yapılması gereken bir yönetmen değil mi? Karı-koca misali kavga da ederiz barışırız da! Sınırları biraz gevşek tutarsak bize verilen ya da kendi gönlümüzle aldığımız rollerin de anlamını kavrayabiliriz. Ama öncelikle şuna karar vermeliyiz: ‘Ne zaman seyirci ne zaman oyuncu olacağız?’  Bu ayrım kendimizi tanımak açısından önemli bir adımdır. Nice insan vardır hala bu ayrımı yapamadığı için bocalar durur. Aktif ya da pasif olmak amaçlarımıza bağlı. Amaçlar durumları zorluyorsa seyirci kalmak yetmeyebilir. Daha açık bir örnek vermeliyim. Bir arkadaşın haksızlığa uğradığını düşünüyorum ve bunun için de müdahale etmem gerekiyor. Müdahale etmezsem yani seyirci olmaya devam edersem haksızlığın daha ileri boyutlara ulaşacağı belli. Oyuncu olursam belki ben de zarar göreceğim; ne yapmalıyım? İşte bir çelişki. Bu örnek daha karışık bir hal alabilir. Bu arada zaman yönetmenliğe devam eder; hayatımız da akıp gider.
Bazı roller vardır mecburiyetten değil gönüllü olarak alırız ve zamanla memnuniyetimiz azalabilir. Ahlaki bir sorumluluk olabilir de olmayabilir de. Mesela benim öğretmen rolüm; ben bunu oynuyorum ve memnun olmadığım durumlar bazen oluyor. Fakat beni hiç kimse zorlamadı öğretmen olayım diye. İlk başta alışmak zor geldi fakat şimdi fikirlerim ve hayata bakışım değişmeye başladı. Kendimi artık bu role hapsetmiyorum. Aynı şekilde başka meslek grubundan ya da başka rolleri gönüllü kabul etmiş kişiler de zamanla sınırları aşmak ve esnetmek gerektiğini öğrenmelidir. Eğer hayatımız tek bir rolden ibaret olsaydı yaşadığımız her gün eziyet halini alırdı. Bir anne, bir baba, patron, çalışan, kardeş, ya da arkadaş olabilirsiniz ama sadece o değilsiniz. Siz bunların dışında kendi ilgisi, beğenisi, hayat görüşü ve zevkleri olan bir bireysiniz. Hayata seyirci kalıp bir pencereden olan biteni izlemek; nefes alıp veriyorum, işime gidiyorum, akşama eve dönüp yemek yedikten sonra uyuyorum demek bu güzel dünyaya ihanet olur. Birey önce kendi değerini ölçüp tartmalı ki daha sonra seyirci ya da oyuncu olması gereken yerleri bilsin. Oyunun asıl kuralı budur elbette. Kaç kişi bunu fark eder peki? Otomatiğe bağlı hayatlar kaç yerde ve kaç rolde var olmayı göze alabilir? Zorluklar olacaktır. Kendini tanıma cesaretini gösteren riskleri almak zorunda. Zaman burada kimseyi zorlamıyor ki... O sadece yönetiyor. Kaderini ve çizdiği yolu belirleyen birey olunca kaderin oyunu da devre dışı kalmış oluyor. Unutmayalım ki seyirci kalmak –özellikle gerektiği durumlarda- oyuna katılmamak insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktür. Alışkanlık deyip geçiyoruz halbuki o alışkanlık ki her daim nefesimizi tıkar; bizi halden hale sokar da ömür bitip sona erince kaybettiğimizi bulmak için dermanımız kalmaz. Korkuyu aşmak; sınırları zorlamak ve belki biraz daha gerçek olmak için ne zaman rol yapmamalıyız? Roller ne zaman gereksizdir? Bir daha ki sefere bunu tartışmalıyım

Hiç yorum yok: