Neden İsmail Yk dinleyip Türkçe’yi sakız gibi yaydıra yaydıra konuşan, elinde ipoduyla bilgisayar başında saatlerce oyun oynayan gençliğimizi salak, işe yaramaz diye eleştiriyoruz ki? Hem bu durum bazılarının işine gelmiyor mu? Ben bile öğretmen olarak fikrimi belirtmeye çekinirken Recep İvedik gibi Uzakdoğuyu Kars zanneden öğrencimi nasıl eleştirebilirim? Ayrıca bugünkü durumu yerden yere vuranlara soruyorum: Madem eğitim sistemi 40 yıl önce daha iyiydi şimdi neden bu haldeyiz? Neden en akıllı çocuklarımız bankaları soyup kaçtı? Onlar vatana millete bağlı değil miydi yoksa? Halbuki onları en ulvi değerlerle büyüttüğümüzü iddia ediyorduk!
Çocuğun halini düşünelim önce..Anne babası diyor ki: “Oğlum, bak Mehmet Bey’in oğlu Tıp kazanmış, sen de oku gayret et, sen de kazan!” Gayet açık. Rekabete dayalı günümüz toplumunda genelde ana-babaların istediği , eğitimin kendisinin iyi olması değil ‘başkalarınınkinden’ daha iyi olmasıdır. Bu, öyle bir hale gelmiş ki gerek artan nüfus gerek iş olanaklarının azalması bu rekabeti daha da körüklüyor ve fırsat eşitliği diye haykıranlar, özellikle de meslek sahibi kişiler eğer olağanüstü toplumsal duyarlılık sahibi değillerse, kendi çocukları için istedikleri ‘iyi’ şeylere toplumun büyük çoğunluğunun sahip olmasını istemezler. Yani mevcut anlayış tümüyle çocukları acımasız, hoşgörüsüz, haşin ve saldırgan hale getirmektedir. Bakmayın siz saatlerce oyun oynadıklarına, o oyunlarda kaç kişiyi katlediyorlar! Yazık ki bir babanın çocukları için istediği ne mutluluk ne de erdemdir; o yalnızca maddi başarı arzular. Onların, dostları yanında övünebileceği çocuklar olmasını ister. Eğitim için gösterilen çabalarda ilk otorite ebeveyndir. Çocuk, kurulması gereken bir makine gibidir, nasıl ayarlarsan öyle gider. Bunu ben demiyorum, anne babaların verdikleri ilk eğitim saygıdır kuşkusuz, söz dinleyen çocuk cicidir, çünkü değerler silsilesinde anne babayı yüceltir. Yapması gereken de budur zaten. Fakat ironiye bakın, tüm otoriteler çocuğun kendi iyiliği ile doğrudan ilgisi olmayan amaçlara yönelmesini istemektedir! Yanlış anlamayın, saygısız çocuk iyidir demiyorum ben; ama içselleşmeyen saygı, donmuş beyinde ne derece anlam kazanır, onu düşünüyorum. Düşünmeyen çocuk, elbette itaatkar, sözümona sevimli olacak. Bence en tehlikeli birey, konuşmayan, ifade etmeyen, kuralları harfiyen yerine getiren bireydir. Düşünmenin kınandığı bir toplumda yaşadık senelerce, aman kafanı yorma dediler hep, sen mi kurtaracaksın dünyayı..? Gerçekten de kurtaramayız dünyayı, ama neden nasıl hareket ettiğimizin bilincinde olurduk.
Bilgi edinme arzusu gençlerin çoğunda doğal olarak vardır. Ancak açığa çıkamıyor; çünkü her kurum kendi görüşünü aşılayarak düşünme sürecini baltalıyor. Her kurum değerlerini yücelten bireyden başka şey beklemiyor. Bu kadarı yetermiş diyen birey, bilgiyi aşağılamaya başlıyor sonuçta, haksız mı? O kadar matematik öğrendik, ne oldu diyor..Öğrenirken amacı sınavı geçmekti, geçti bitti, devletine milletine faydalı oldu, ama hala kendi yaşamını yönlendirecek, iyiyle kötüyü ayıracak deneyime sahip değil..Bu nedenle de masumiyetini sömüren sinsi emellere yem olmaktadır bu birey. Onun yerine başkası düşünsün, başkası anlasın, başkası bilsin, ne olacak ki? Oh, ne rahat, ne cennet dünya! Eğitim dedikleri böyle bir şey, gerçekten de şart! Yoksa bu kadar kuzu, nasıl kurt olurdu?
İşte bakın ikiyüzlülüğü yücelten anlayış kuzuların içinde kurt, kurtların içinde kuzu olmayı gerektiriyor. Sonra da oturup aptal gençlik diye konuşuyoruz. Siyasal bir sorun olarak eğitimin güçlüğü buradadır. Eğitimi bu derece basitleştiren anlayış, gençlerin yaradılışları gereği eğitimden dehşete kapıldıkları düşüncesini yaymaktadır. Bu kasıtlı kanıyı da kendi niyetlerini saklamak için kabul ettirmişlerdir. Faşizmin sakız olduğu şu günlerde asıl faşizmin ne olduğunu anlatabildim sanırım. Bu, tüm kurumlar için geçerli, bölünmüşlük diye bir şey yok aslında, her kurum gücünü pekiştirmek için çabalayacak ve ayrım kaçınılmaz olarak genç beynin düşüncesini etkileyecek.
Yapılacak şey, gençlerimize bilginin ‘edinilmeye değer’ bir şey olduğunu hissettirmektir. Bu, bazen zor olur çünkü gerçekte bilgi var olan düzende işe yaramayan bir şeydir. Bir başka zorluk da çağın getirdikleri yüzünden gencin çok çabuk sıkılmasıdır. Değerler sistemi bunu da kötüye kullanır nihayetinde; can sıkıntısından ‘düşünmeyerek’ kurtulabilirsin der! Zihinsel açıdan sadece eğlenen, vur patlasın çal oynasın tarzı yetişen çocuk, eleştiri nedir bilmez tabi ki, eleştirdiğinde neyi savunduğunu da bilmez. Elbette bazı kurumların şekillendirme planı tamamlanmıştır. Bir bebeği düşünün, biz ona zorla dil öğretmiyoruz ki..Bizi izliyor, saatlerce taklit ediyor, dudak hareketlerini gözlemliyor, ve büyükler onu yüreklendiriyor. Peki neden çocuk büyünce bunu yapamıyoruz? Bebeğin yeni sözcük öğrenmediği günlerde onu cezalandırmak aklımızdan geçmez, sağladığımız tek şey fırsat ve övgüdür. Neden o, biraz büyüdüğünde tamamen tersi bir muameleye maruz bırakıyoruz? Aile, toplum, tüm kurumlar sanki bireye savaş açmış, asıl savaş budur bence..Düşünme yetisi üzerindeki kasıtlı savaş..
Doğru, özünde var olan akla uygunluk sayesinde otorite olmadan öğretilebilir. Yapmamız gereken otoritesiz yaşamak değil, başımızdaki patronların akla ne derece saygı gösterdiğine bakmak..Eğitim, bize doğruya elden geldiği kadar yakınlaşma yeteneği sağlamalı, uzaklaşma değil! Bunun için de bize dürüstlük öğretilmeli; kastettiğim dürüstlük görüşlerimizi kanıtlara dayanarak oluşturma ve onlara bu ölçüde güvenme alışkanlığıdır. Bu güven olmazsa söz konusu saygı ve değerler er ya da geç geri tepecektir. Gürültülü iddialar ve hipnotizmayla bir yere varılmaz, toplum bir süre uyuşturulur o kadar..Bir çocuk düşünme zevkini tatmamışsa istediği kadar tartışsın, kabul etsin, reddetsin, bildikleri hep yarım kalacaktır. O, bir tartışmanın ne sonuç verirse versin sürdürülmesi gerektiğini, ve soruların tüm yanıtlarını görebilmesi gerektiğini öğrenmelidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder