2 Eylül 2012 Pazar

Güç Bahsi

Güç nedir? Kim kullanır, kime uygular? Neden? Tartışmaya açık bir mevzu olmakla beraber bireyin kişisel anlamda kötüye kullandığı bir kavram. İster istemez, toplumda yaşamanın bir gerekliliği olarak etki altındayız. Hayat standartları karşılaştırma olmadığı durumlarda bile insanları birbirlerini etkilemeye ve değiştirmeye zorluyor. Buna direnmek boş bir çaba. Değişmeyen fikirler olmayacağı gibi değişmeyen ortamlar da yok. O yüzden bazı gerçekleri kabul edip güç meselesini ona göre irdelemek lazım. Güç sahibi, bireysel anlamda ne kadar dürüst ve ahlaklı ise o kadar dikkat çekicidir. İdeal ve etik olan budur. Özenilen durum budur. Müdahale işte tam bu sırada oluşmaya başlar. Rahatsızlık duyulan “Ben neden böyle değilim ve böyle olmak için ne yapabilirim” sorusudur. İnsanı içten içe kemiren bir histir halbuki; ölçüsü kaçınca kendi silahınla intihar etmeye benzer. Fakat insanlık hali; toplumla öyle ya da böyle muhatabız. En azından insanı duygularımız arzularımızı körükler. Güç sahibi olmak kısa yoldan tüm bu isteklere ulaşmayı sağlayabilir. Nitekim öyle makamlar öyle sözler vardır insanı iftiradan beter yaralar. Yani hem güç sahibi hem de gücün uygulandığı kesim birbirini etkiler farkında olmadan. Yalancı, sahte faturaları geri alır demiştim. Dairesel bir geribildirim.
Buna rağmen güç, her daim seksapelini korur. Şiddetle arzulanan bir nesnedir o; ve şiddetle tüketilen. Para gibi olmamakla beraber bazen parayı aşan önemi vardır; sömürü amacı olursa parayı da çeker kendine. İki taraflı sömürü durumlarında güç ve para birbirine ihanet etmez. Peki ya ederse? O zaman, seyredelim alemi! Olmayanı var gösteren, olanı yok eden, başına buyruk güç hayatta karşımıza çıkacak en kötü şeydir. Sadece maddesel anlamda değil duygusal açıdan da danışıklı dövüş mevzu bahistir. Bu, para ve güç olmaz da ihtiras ve aşk olur örneğin…Anlaşma bozulunca plan da bozulur. Bundan zarar görecek, planı bilmeyendir elbette. Bazı duygular vardır yaşanır. Uzaktan izlemekle güç kötüdür diyemeyiz hemen. Gücün hangi ellerde kime hizmet ettiğini bulmaya çalışmak ilk adım oluyor; sonrası hissiyata ve vicdana bağlı.
Kurumlar ve toplumlar bazında düşünmek daha korkutucu. İyimser olabilmeyi isterdim fakat gidişat hiç de iyi değil. Devletin ve özel kurumların uyguladığı kural ve kanunlar birbirine benzese bile güç sürekli el değiştiriyor. ‘Kimin eli kimin cebinde?’diyorsa millet, vardır sebebi. En küçük birimler bile kendi içinde tutarlı olmaya çalışırken bindiği dalı kesiyor. Kim ve ne için? Bilen varsa da konuşmuyor. Güç, sömürü aracı olmanın ötesinde kendi içinde infaza sebepse az önce bahsettiğimiz plan, yani danışıklı dövüş, ters tepmiş oluyor. En tehlikeli, en ölümcül durumlardan biri. Yazık ki statü kaygısı içinde debelenen toplum bireysel çıkarlarını her değerin üstünde tutuyor. Kendi yararını toplum yararına tercih edince zincirleme etki her kademenin elini kolunu bağlıyor. Bir taraf bozulunca öbür tarafın da yaşam mücadelesi son bulmuş oluyor. Balık baştan kokar demiş atalarımız…Keşke demekle işler yoluna girseydi tüm statü sahibi fertler bir araya gelir işin doğrusunu tartışırdı. Artık bir araya gelmek kavga sebebi olmaktan öte geçemiyor. Kalabalıklar sadece zor ve kuvvet uygulamak için var. Tesadüfi ya da planlı güç odakları da buna çanak tutuyor. En ufak bir kıvılcımda alevlenen , galeyana gelen gruplar birbirini yok ederek daha güçlü olacağı hayalini kuruyor. Bunu da çok akıllıca desteklenmiş ahlaki amaçlarla sunuyor diğer gruplara. Artık neyin doğru, kimin akıllı ve haklı olduğunu; hangi sözün hangi amaca hizmet ettiğini kestiremez hale geldik. Bu belirsizlik hissi o kadar belirgin ki güven bile parayla alınır hale gelmiş. Peki satın alınmış güvene güvenebilir misiniz? İnsan zor anlarında şiddetle güçlü olmayı arzular; destek arar ve bulur da… Asıl sorun arkamızı dayadığımız duvarın ya da haksız kazancın bizi nereye kadar güvenle taşıyacağı. Arayan her şeyi bulurmuş, bulduğu yerde kalırsa. En masum, en derin inançları bile daha çok güç için harcamayı göze alan bir anlayış kendi pisliği ve yalanı içinde boğulmaya mahkumdur. Zaman adildir demiştim. İnatçı ve uzlaşmaz olan zihindir. Israrımız güç ve statü üzerine olmasa birlik ve inancın değerini de bu kadar net fark edemezdik. Yani kötüyü tecrübe etmeyen iyiyi de bilmez ama iş işten geçmeden inat, özenti, hırs ve tahakküm duygularından arınmak şartıyla. Yoksa hepimiz insani arzularla donatılmışız. Yeri gelir lüks isteriz yeri gelir güven arayışı içinde her şeyi ve bazen özgürlüğümüzü feda ederiz. Yalnız kullandığımız araçları bilmek ve amaçlara ulaşırken hangi yolda olduğumuzu sezebilmek vicdan gerektirir. İşte burada ‘güç’ vicdanın sesine kulak vermelidir. Birey ya da toplum hiç fark etmez; öğrenmemiz ve öğretmemiz gereken gücün tesadüfi olmadığı. Sezdiğiniz ya da gördüğünüz, sabırdan kaynaklı bir kuvvet mi yoksa anlaşmalı bir tezgah mı? Satışa çıkarılan her ne ise duyguları satmak hiç akıllıca değil. Kurulan tezgah insanın temel arzularını hedef alıp zaaflarından faydalanıyorsa elde edilen kuvvet yeri geldiğinde kendini tüketecek ve hem bireyi hem de toplumu geri dönüşü olmayan bir çıkmaza sürükleyecektir. Bugünlerde bunu yaşamıyor muyuz?


Hiç yorum yok: