İçe kapanık bir kişilik sergilemek toplum dışı kalmak şeklinde algılanıyor. Toplum içinde olmamak benim tercihim. Kaldı ki insan içinde davranışlarımı ayarlayabiliyorum ve eskisinden daha çok güven duyuyorum fikirlerime. Birkaç yıl önce konuşmaya dahi çekinen ben zarar gördükçe nerede ne yapılması gerektiğini öğrendim. Buna rağmen sadece sessiz olduğum için anti sosyal diye nitelenmek ve tanınmak istemem. Öyle olsam ne olur ki? Başkasının hayatı zerre kadar ilgilendirmiyor beni. Böyle olunca da sen kafana buyruk yaşamak istiyorsun; kimse ne yaptığını görmesin bilmesin istiyorsun anlamında suçlamalarla karşılaşıyorum. Bir bakıma hayatıma müdahale edilmesi tahammül edemediğim bir şey. Bu demek değil ki sınırsız özgürlük diye bir şey var. Tabi ki ben de inanmam sınırsız rahatlığa. Özgürlük sınırlarım kendi hayatımı ilgilendirir; zaten beni ilgilendirmeyen konulara burnumu sokmak gibi bir adetim yok. Birbiriyle fazla içli dışlı olan insanlar için tuhaf görünebilir benim tutumum. Neden bu kadar yalnız? Neden bu kadar ilgisiz ve başına buyruk? Çok karşılaştığım sorulardan birkaçı. Tamamıyla bireysel tercihim olsa da sıkıntı çektiğimi düşünenler var galiba. Asla bunalmıyorum kendi içime kapanmaktan. Daha geniş düşünüp dünyayı daha farklı bir gözle inceleme fırsatı buluyorum bu şekilde. Kimse beni tanımasın diye bir kaygım yok. Sadece müdahale istemiyorum. Özgürlük nasıl algılanırsa ve nasıl yorumlanırsa öyle etki eder hayata. Özgürlük en pahalı mülkiyettir demiş bir yazar. Parayla satın alacağım hiçbir şey bu kadar değerli olamaz herhalde. Bedeller ağır olabilir ama paha biçilmez. Zaten özgür olmak istediğin gibi at koşturmak değildir. Bu çok sığ bir bakış açısı ve çok kolaya kaçmak. Düşünen bir insan nerede nasıl olması gerektiğini herkesten iyi bilir. Zaten onu kendinden daha iyi tanıyan biri de yoktur. O yüzden kim ne derse desin bana göre hür olmak dilediğin anda dilediğin gibi yaşamaktır. Saatleri alt üst edip günü geceye karıştırmaktan ziyade gönlünün arzuladığı yaşam biçimine sahip olmaktır. Bazı şeyleri zorla ve mecburiyetten değil de istek duyulduğu için yapmaktır. Alışkanlıkları patron yapmak yerine geminin kaptanı olup dümene geçmektir özgürlük. Fırtınalı havalar tehlikeli bile olsa…
Bu aslında öyle göründüğü gibi kolay değildir. Özgürüm desen bile yine o baskıyı hissedersin. Nedir bu baskı, bazen görünüp bazen kaybolan? Kelimenin tam anlamıyla gücü elinde tutmak isteyenlerin baskısıdır bu. Kurallara uymak var olan düzeni korumak içindir. Bu düzen kişilere veya gruplara ait olabilir. Onlar hiçbir zaman gücü paylaşmaz yani geminin kaptanı olmak o kadar kolay değildir; çok risklidir. Büyük yetenek, sabır, ve zeka gerektirir. Asıl güç bu iken koca bir gemiyi batırmak işten bile değildir. O yüzden kendi hayatını bu gemiye benzeten cesur kaptanlar her an her dakika dikkatli olmak zorundadır. Bir an bile gözünü rotadan ayırmamak kolay olmasa gerek! Yolcular gelir geçer ama kaptan o gemiyi en ince ayrıntısına kadar bilmek zorundadır. Yol boyu tehlikeler de cabası. İşte kendi hayat yolculuğumuz da böyle bir şey. Özgür kaptanlar hayat boyu dümeni kontrolünde tutar; ne var ki yorgunluk onların baş düşmanıdır. Dayanma gücü ve zeka buz dağına karşı durabilir belki; azgın dalgalarla boğuşacak cesaret de olabilir ama hayat yolculuğu savaştır, nerede ne şekilde sonumuzun geleceği bilinmez. Cesur kaptanlar bunu bildiği için gemiyi ilk önce onlar terk eder. Bilirler ki sorumluluk yolcuya ait değildir! Kendi hayatını bilen ve kendi hatalarının bedelini ödeyen kişiler de böyledir. Yolun sonunda yolcuyu değil kendi hatasını görür ve suçlayacak kimsesi olmaz. Bunu bilerek yaşamak ve hayat gemisini ona göre yönetmek ya da sadece gemiye atlayıp yolcu olarak seyahat etmek gerekir. Siz hangisini seçerdiniz? Mutlak ve riskli olan gücü mü, el değiştiren ve kontrolsüz gücü mü? Karar verin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder