Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için, hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkisini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma gereksinimi onları yeniden bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar…Arthur Schopenhauer…
İşte insanlar da bu durumdadır. Eşitlik üzerine herkesin söyleyeceği bir şey vardır ama her kelime muallakta kalır. Erdem olarak görülen eşitlik kavramı çoğu zaman bizzat eşitsizliğe kapı açmıştır. Zaten bu kavramın içinin dolu olması bir bakıma ‘uygun mesafenin’ anlaşılmasıyla gerçekleşir. Gerçekten insan olarak eşitiz, eşit haklara sahibiz. Fakat gerçeklerin uygulanması, günlük hayatta doğru yerini bulması göründüğü kadar basit değil. İzlediğimiz bir filmi çok kolay eleştiriyoruz ama iş kendi hayatımıza gelince o kadar kolay olmuyor. Dış dünyanın ne kadar zalim, ne kadar haksız olduğunu söyleyip duruyoruz. Zenginler şöyle davranır; fakirler böyledir vb tanımlarla toplumsal ayrımı kendimiz yaratıyoruz. Sonra da aynı sistemi yerden yere vuruyoruz. Yani toplum olarak kendi eserimize hayranlıkla dolu bir tiksintiyle bakıyoruz. Bu bana çok tuhaf geliyor. Yani ,bu çelişki çok ilginç değil mi?
İnsan doğasının gerek hırs bakımından gerek davranış olarak eşitliğe aykırı unsurlar taşıdığı görünen vaziyet. En başta, bazılarımız şöyle der: “Yahu, çalıştım çabaladım, herkes benim gibi çalışmadı ki! Ben bu yere hakkımla geldim, çok çektim..!” ya da “ O kadar engele rağmen yılmadım, maddi manevi uğraştım, yıkılmadım ayaktayım!” Çok duymuşsunuzdur, öyle anlar gelir ki siz de şaşırırsınız dünyanın adil olmadığına. Çünkü adalet başlı başına erdem olarak insan ruhunda olmayabilir. En büyük çelişki budur. Kendiyle en barışık kişi ya da en barışçıl dünya bile zengin-fakir kurgusundan kurtulamaz. Çünkü en başta insan ruhu bu sistemle yani barışçıl sistemle bütünleşemez. İnsanın yaradılışı gereği demek istemiyorum, çünkü doğuştan kötü olduğumuzu düşünmüyorum-ama insan, bir bakıma kendini toplumdan ayrı düşünür. Öyle de yapmak zorundadır. Benmerkezcilik kaçınılmaz bir olgudur. Her ne kadar toplumla bütünüz, ‘hepimiz biriz’ algısı dillerde dolaşsa da eşitlik olgusu farklı yorumları da beraberinde getirir. O zaman insan der ki, ben senden daha çok çalıştım, daha çok çaba gösterdim ,neden eşit olalım?? Bu cümle üzerinde düşünmekte fayda var. Tam da bu noktada ikiyüzlülük hastalığı baş gösterir. Yani görüntüde ayrım yok ama faaliyette var! Eşitlik bir hayal midir o zaman? Biz eşitiz, o zaman sen daha çok çalış! Kadınları düşünün, iş hayatında erkeklerden daha çok çalışan ama daha az maaş alan kadınları düşünün. Onlar da eşit!! Demek ki yorum ve uygulama farkı toplumu yine kategorilere bölecek. Ben kapitalizmi savunmam ama sosyalist sistemlerin de bütün algısına erişememiş bir toplumda imkansız olduğunu düşünürüm. Sonuçta her sistem kendi kendini yalanlıyor ve aynı toplumlar gibi kendi içinde yok olup gidiyor zamanla..
İnsan ve toplum çatışması her dönem oldu ve olacak. Nice imparatorluklar kuruldu, yıkıldı, nice sistemler gördü insanoğlu. Barışı bir türlü anlayamadı. Barış, sadece iki savaş arasındaki dönem olarak geldi ve geçti. Özgürlük üzerine türlü söylemlerde bulundu, eşitliği savundu, ama kapı komşusuna bir türlü tahammül edemedi! Biraz para kaybedince çok üzüldü, biraz kazanınca da çok sevindi. O sırada toplum ve birey üzerine düşünmeye devam etti. Cebimiz ve beynimiz arasındaki bağlantıyı halen kurmaya çalışıyoruz ama kazandığımızı da kaybetmek istemiyoruz! Sıkı sıkı bağlıyız birbirimize, sözüm ona! Ama dikenlerimiz battıkça acı çekiyoruz, keşke diyoruz şu kirpi olmasaydı! Ve biz de acı çektiriyoruz, mesafeyi bir türlü tutturamayıp, “Ben geri çekilmem kardeşim, sen çekil!” diyoruz ihtirasla… Yardım gören fakir bile minnet duygusunun ruhunda verdiği zararı kapatmak için “Bir gün zengin olursam var yaaa..” gibi cümleler kuruyor. Buna hayal diyemeyeceğim.
Bu yazıyı kapitalizm savunucusu olarak yazmadım,yanlış anlaşılmasın. Amacım herkesin birbirini anladığı bir toplum yaratmanın imkansız olduğunu göstermek. Gerçekten de insan, erdem ve ahlakın peşinden gider ama bu uzun yolda kendi kendini çelişkiye uğratır. Sanki adalet bir lüksmüş gibi onu bile parayla satın almaya çalışır! Çünkü düşünür ki parayla satın almak erdemdir ve bir şey pahalıysa değerlidir! Yazık ki dünya bu duruma geldi. Alıcı konumundaki insan, kendinden feragatte bulunmak istemiyor. Çaba göstermese dahi toplumu zoraki yollarla kendine uydurmak için “satın alma” ve pazarlama yoluna gidiyor. Bu da elbette kapitalizmin olumsuz etkilerinden sadece biri..
Eşitlik bir aksesuar gibi. Bu da bir çeşit faşizm bence. ‘Herkes eşittir’ demek ne kadar yanlışsa ‘hiç kimse eşit değildir’ demek bir o kadar yanlış..Konuya nereden baktığınıza ve ne amaçla yorumladığınıza bağlı.. İnsan, hayallerle yaşayan bir varlık olmadı, olamaz..Gerçek, er ya da geç kendini gösterir. Bilelim ki o vakit hazırlıklı olmalıyız; düşünce olarak özgür olmalıyız, ve bunu faaliyette gösterecek erdeme sahip değilsek ağzımızı kapatıp oturmalıyız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder