18 Eylül 2012 Salı

Çocukluğun Sıkıcı Günleri

Çocukluğumun en berbat zamanlarıydı tatil günleri. Okula gidemeyince tek alternatif evde boş boş oturmak oluyordu. Havanın sıcaklığı bir yandan aile fertlerinin bezginliği, herkesin kendi dünyasında yaşaması da başka sebep. Yaşımın küçük olması, kendi başıma karar verme imkanımın olmaması ve maddi güçlerin ebeveyn elinde olması derken can sıkıntısı ve ağırlık, eziyet olmaktan öte katlanılması zorunlu bir alışkanlık haline gelmişti. Daha sonraki yazların da çok eğlenceli geçtiği söylenemez. Ama en azından şartlar değişti. O yüzden çocukluğu öven ve özleyen her kim varsa bana dokunmasın! Yirmili yaşları doldurmak üzereyim. Artık bir yetişkin olduğumun farkındayım. Tatil zamanı tatil yapılması gerektiğini herkesten iyi ben bilirim. Bu konumda ilginç olan şey, eski şartlanmalardan hala kurtulamamış olmam. Bu ne demek? Can sıkıntısına bir hayli alışmış ruhum eğlenmesi gerektiği zamanı ve yeri algılamakta güçlük çekiyor! Evet, aynen böyle. Aptal biri değilim, bilakis aklıyla hissedenlerdenim. Fakat ruh, alışkanlıkları şekil olarak benimsemişse kurduğu düzeni değiştirmekte zorlanıyor. Örneğin yaz mevsimi gelince bir şey yapmamak, bir yere gitmemek ve hareketsiz durmak konusunda ısrarcı buluyorum kendimi. Canı gönülden istiyorum ki eğlenmek, hoş vakit geçirmek için dolaşayım, param var pulum var, harcamak için ne bekliyorum desem de olmuyor bir türlü. Sıcak havayı bahane edip yine eve tıkılıyorum. Yeni insanlar tanıma arzusu içinde yine kendimi hapsediyorum. Neden? Böyle bir tezat neden oluyor? Dilim bin kere söylese de içimdeki arzu öldü mü acaba? Yoksa anneme ne hesap veririm kaygısı mı var? Verecek hesabım kalmadı; söylenecek tek bir söz de yok; fakat her dönüşün yargı vakti olduğu bir gidiş olacak benimki!!İşte bu, evet tam anlamıyla bu. Sanki gidişim, bana ait olan özgür kararlar beni eninde sonunda yargı masasına taşıyacak gibi bir his oluşmuş içimde. Bu kaygı yerleştirilmiş. Anneme göre yaşayacak değilim. Toplum kaygısını da aştığımı düşünüyorum. Peki neden hala dönüşlere odaklanıyorum? Sanırım asıl sorun başlangıcı eziyet haline getirmek. Bir işe başlamak bitirme çabasından çok daha ağır benim için. Yıllarca zorunlu olarak kabul ettiğimiz pasif hayat tarzı öylesine işlemiş ki benliğime, en kesin kararlarım bile süreci küçümser durumda! Aslolan süreç ve geçen zaman olduğuna göre ve biz de senelerce akan nehri yani mevsimleri izlediğimize göre fotoğrafın içinde yer alma zahmetini gösteremiyoruz. Amaç iyi vakit geçirmek, eğlenmek, yaz mevsimini güzel geçirmek olsa da sanal bir rahatlık ve boş vermişlik konumundan kurtulamıyoruz. En azından ben kendi adıma konuşayım; bu saçma rahatlık durumları yani para biriktirme, tedbirli olma, sürekli sonlara odaklanma acayip halde canımı sıkmaya başladı. Bu kısır döngüden bir kurtulabilsem, kapadığım pencereleri bir bir açabilsem ruhumdaki ağırlık da kalkmış olacak. Ah bir başarabilsem! Cesaretim, param, gücüm, güzelliğim, aklım ve kişiliğimi oluşturan nice güzellikler bana yeter. Yaratıcı, verebileceğinin en üst seviyesini vermiş zaten. Peki neden istek duymuyorum? Neden bu kadar ağır ve anlamsız bakıyorum hayata? Neden o şahane yaşama sevinci bende yok?Henüz bilmiyorum.    

Hiç yorum yok: