16 Eylül 2012 Pazar

Bilim ve Din

Bilim, öznel olandan çok korkar. Din de nesnel olandan çok korkar. Yani biz ne kadar uğraşsak da din ve bilimi bir araya getirmek için, bu çaba boşa çıkacaktır. Neden? İnsan olarak bir iç dünyamız var, duygularımız, düşüncelerimiz var. Bunlar, biz konuşmadıkça gözlemlenemez. Tamamen mahremiyettir. Fakat nesnel tepkiler gözlemlenebilir. Örneğin kişinin camiye, kiliseye gitmesi, dini inancına göre ibadetini toplum içerisinde gerçekleştirmesi gözlemlenebilir.
Aslında, İçsel dünyaya bilimi getirmek ne denli tehlikeliyse dışsal dünyaya dini getirmek de bir o kadar tehlikelidir. Bunu her gün yaşıyoruz, her çağda aynı problem tekrarlanıyor. Ahlaki sorun tüm zamanlar ve tüm insanlar için bir ve tek olduğu halde kültürel şekillenmeler onu farklı gösteriyor.  Bu, insanın temel paradoksu. Dini dışsal dünyaya getirirsen kaos yaratırsın; doğu toplumları genelde böyledir..tam bir kargaşa...İçsel olana bilimsel yaklaşımı getirirsen delilik yaratırsın; Batı toplumu yarattı, artık Batı tamamen nevrotik. Çelişki ancak biz bir yaklaşımı her iki alana ( öznel ve nesnel) dayatmak istediğimiz için doğar.
Kamu önünde yaşanan, tam bir “oyunu kuralına göre oyna” durumudur. Bu sorun, insanın güç ve kuvvete karşı takındığı tutumla ilgilidir. Fiziksel güç, bizi özgürlüğümüzden edebilir, hatta öldürebilir. Fakat ‘aklımız’ doğrudan güce maruz kalmaz. Güç ve akıl farklı düzeylerde var olurlar ve güç, hiçbir zaman doğruyu çürütemez. Kamu önünde yaşanan güç oyunları tamamen sahtedir. Halbuki insan doğruyu bilme yeteneğine sahiptir. Tehdit edildiğinde güçsüz ve korkak hale gelen insan, bu yeteneğini yitirebilir; davranışları bozulur ve felce uğrayabilir. Bu sırada toplum içindeki bazı bireyler kendine biçtiği ya da biçilen rolü oynayıp rantını sağlamaktadır. Güce sahip olanların ‘zayıf’ olup boyun eğenleri koruyup onlara özen gösterecekleri vaadi insanı kendisi için hissettiği sorumluluk yükünden kurtaracaktır! Bu şekilde birey, felce uğramış karar verme yetisiyle “güven dolu” hissedeceği bir yanılsama ortamında gerçek düşüşünü yaşayacaktır.
Kişinin kendisinde olan gerçektir. Az önce dediğim nesnel olarak gözlemlenemeyen tepkiler vardır..Kamu bunu bilmediği için yüzeysel olanı gerçek gibi kabul eder. Ve görünen, en önemli ispat unsuru haline gelir. Vitrini güzel tut derler toplumda! Alttaki gerçeği kimse merak etmez çünkü kendi rant oyunu da ortaya çıkabilir maazallah.. Aslında bana göre en derin şey birey olarak kalmalıdır ; ve nihai olan özel kalmalıdır. Kutsallığın mahremiyeti olmalıdır ki ancak böyle ilahi olabilir..Dışarıya yayın yapılan bir inanç gerçek olmayabilir. Kolektif olan her şey doğru değildir; bireyi ve öznel düşünceyi lanetleyenler kolektif şeytanlar olamaz mı? Olabilir. İkiyüzlü olarak neler elde edilir? Dürüst olarak neler kaybedilir? Hep aynı hesaplar yapılmıştır, halen yapılmaktadır. Gerek normal hayatta gerekse ilahi planda insanoğlu menfaati için her yolu denemiştir. Karşı tarafı karalayarak itibar elde etmiş, bu şekilde kendi doğrularını tüm bir sisteme naklederek koyun sürülerini kandırmayı başarmıştır.
Tehdit ve vaat birleşimine boyun eğen insanın aklı zamanla çalışmayı, düşünmeyi reddeder. Güç sahibi olanların düşüncesini kabul ederek sevgi gücünü de yitirir. O, önyargı ve boş inançların kurbanıdır.
Aslında özgürlük, keyfi seçimler yapma özgürlüğü ve zorunluluktan doğan bir kavram olmayıp insanın potansiyel olarak ne olduğunu anlama ve varoluş yasalarına göre üretken doğasını, karar verme yetisini hayata geçirebilmesidir. Bizim ahlaki sorunumuz insanın kendine karşı olan kayıtsızlığıdır. Bizler eşyalar haline geldik, her duygumuz her düşüncemiz sanki eşyaya endeksli! Ve sonuç, kendinden iğrenme! İnsana hiçbir inancımız kalmadı; kendimizi bir o kadar güçsüz ve eli kolu bağlı hissediyoruz. İnsancıl anlamda bir vicdana sahip değiliz; çünkü kendi yargılarımıza güvenme cesareti gösteremiyor çoğumuz. Bizler, herkes bizimle yürüdüğü için takip ettiğimiz yolun bir amaca ulaşacağını düşünen bir sürüden ibaretiz.
İnsan, ideallerinin ve amaçlarını kendisinin dışında bulunduğuna inandığı; onarlı bulutların üzerinde, geçmişte veya gelecekte aradığı sürece, kendinden dışarıya çıkacak ve tatmini bulamayacağı yerlerde aramaya devam edecektir. O, çözümleri ve cevapları gerçekten bulabileceği tek yer olan- KENDİSİ- hariç, her tarafı arayacaktır. Halbuki ne iyi ne de kötü sonuç, kendiliğinden olur ya da önceden kestirilebilir. Karar, insanın içindedir. İnsanın kendini, hayatını, mutluluğunu ciddiye alma yeteneğinde; kendisinin ve toplumunun ahlaki sorunlarıyla yüzleşmeye hazır olmasında saklıdır. Yani karar, onun en dürüst anlamda birey olma ve var olma cesaretine bağlıdır.

Hiç yorum yok: