Tuhaf bir başlık oldu. Çünkü hemen hemen tüm insanlar hatırlanmak için varını yoğunu dünyaya kurban eder. Bu öyle bir lanettir ki yaşarken ölüye döner insan. İçindeki o büyük unutulmak korkusu günden güne işkenceye dönüşür ve koca bir hayat heba olur.
Zihinde gezinen iflah olmaz bir örümcektir unutulmanın acısı ya da ihtimali! Ağlarını örmeye başladığı vakit hatırlanmak için ne gerektiğini sorar insan kendine. Bu hayattan çekip gittiğimde bir şey bırakmalıyım ardımda diye düşünür. İlk akla gelen bir aile kurmak ve çocuk sahibi olmaktır. Bu korkunun ilk ve en kolay panzehiri gibi görünür. Vee..tüm o bağlar kuruldugunda bir ağacın yetişip olgunlaşması sonunda kökler de kurumaya başlar. Ağaç ölür. Hem biz hem de çocuklarımız ayrılmak zorunda kalırız bağlarımızdan. Çünkü nihai ve kesin karar hatta son yargı bu gibi görünür. Kimisi sanata yönelir. Çeşitli eserler bırakır ardından. Gerçekten de yüzyılları aşan yazarlar olmuştur. Fakat zamanın acımasız eli onların da hatırasını katleder. Devir değişir, gençlik değişir, kısaca uygarlık başka bir çağa adım attığında bütün kökler yeniden şekillenir. Hiçbir şey aynı kalmaz. O zaman neden hatırlanmak için bunca cırpınış?
Ben unutulmak isterim. Zerrem kalmasın dünyada. kimse bilmesin beni...ki ben özgürce dolaşayım semada. bir damla su olup akayım o ağaçların köklerine. Bir ılık rüzgar olup eseyim yaprakların arasından..Bunun adı unutulmaksa insanlar bilmesin beni ama hep hissetsin. Yüzyıllar önce biri vardı burada, bu topraktan yedi içti sonra öldü. Şimdi toprağa ve havaya bıraktığı her zerresi geziniyor evrende..Sadece bir his olayım kulaklarda, bir buğu gözlerde...Kelime olup dillenmese de adım bir harf olarak kalayım, bir cümlede tek başına, özgür...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder