Sorgulamak, ne istediğimi düşünmek eskisi kadar zor değil. Sanırım eskiden zor gelen gerçekleri kabullenmekti benim için. O gerçekler ki yüz yüze geldiğimde kendi kendimi aşağılar, değersiz hisseder, tam kendimi bulmuşken kaybederdim. Sonra bir zaman geldi ki kendimi kaybetmenin ilk şart olduğunu fark ettim! Yani bu durum o kadar kötü bir şey değilmiş. Bilakis insanın bilinç olarak yükselmesi için öncelikle tüm eski kalıplardan kurtulması gerekiyormuş. En son yazdığımdan bu yana bir sene geçmiş. Arada geçen sürede hiç yazma gereği duymamışım. Fakat geçen sürede yazacak çok şey biriktirdiğimi görüyorum. Hem daha akıcı hem daha bilinçli ifade ettiğimi görüyorum kendimi. Düşünceyi ortaya çıktığı andan itibaren inceliyorum; daha doğrusu öznelleştirmeden düşünceye dışardan bakıyorum. Bu nasıl olur? Kendi kendimi yargılamadan, düşünceme tarafsız bir şekilde yaklaşıyorum. Yani ben haklı mıyım haksız mıyım tartışmasına girmiyorum. Özgürlük kavramının ne demek olduğunu, bizzat kişinin kendisi tarafından içselleştirilmesi gerektiğini son bir yılda daha iyi kavradım. Bireyselliğin lanetlendiği bir toplumda yaşıyoruz sonuçta; her yaptığımız davranış, her söylediğimiz söz cımbızla çekilip aleyhimizde delil olarak kullanılırken tepkilerimizin de aynı ölçüde tarafsız olması imkansız. Bu yüzden dış dünyadaki özgürlük çok yanıltıcı. Her ne kadar kendi kararlarımızı kendimiz alsak da çevrenin baskısı ve dar kalıpları iç dünyamıza da yansıyor. Dört duvar arasında sürekli aynı sözleri tekrarlayıp, sürekli engelleyici düşüncelere dalmaktan bunalan insanoğlu kaçış çareleri aramakta ama tüm bu sosyalleşme çabaları inkardan öteye geçemiyor. Peki tam olarak neyi inkar ediyoruz? En başta kendi benliğimizi inkar etmekle, görmezden gelmekle, onunla yüzleşmekten korkmakla sınırlı bir ömür geçiriyoruz. Duygularımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız ve tüm her şey o kadar kalıplara sıkışmış ve anlamsız ki kaçtığımız yerde bile huzuru bulamıyoruz. Nereye gitsek sıkıntı da orada. Sıkıntı hep dışarıda gibi görünüyor ama değil! Sıkıntı tam da içeride, en derin benliğimiz o kadar bunalıyor ki kaçtıkça sıkıntı kovalıyor. Bir çaresini buldum ben sanırım: Sıkıntıyı içselleştirdim. Yani ben başlı başına sıkıntı olduğumda, ya da mutluluk olduğumda başka her şey dışarıda kalıyor. Demek istediğim şu: tüm bu duygular benim, kimseye ait değil; bu duyguları başka yere yansıtmıyorum. Yansıtmadığım için, belli bir süre sonra yok oluyorlar. Engelleyici bir duygu ortaya çıkar çıkmaz onunla yüzleşiyorum, inkar etmeden, kaçmadan, en kötü ihtimalleri düşünerek ve en kötü yanından bakarak yüzleşiyorum. Daha sonra bu düşünceyi geriye sarmaya başlıyorum. Bunları yaparken birkaç saat geçiyor fakat zihnim yorgun düşüyor bu süreçte. Bir süre sonra düşünmekten sıkılınca zihin yeni bir arayışa giriyor. Belki de yeni bir sıkıntı arıyor ama hayır! Tam bu noktada değişik bir şey keşfediyorum. Zihin sıkıntıyı kabul ediyor; anlıyor, inceliyor,analiz ediyor ve aniden başından def ediyor! Bu ne demek? Zihin aslında kendi kendini yeniliyor. Biz kaçarsak bu yenilenmeyi engelliyoruz ve zihin süreci tamamlamadığı için yani sıkıntıyı tüketmediği için sürekli başa sarıyor. Sürekli aynı sıkıntıyı yaşayıp duruyor. Demek ki işin püf noktası her kavramı kendi içinde eritmek! Yani mutluluğu, üzüntüyü, acıyı, dertleri kendi içinde bitirmek. Uygulaması ilk başta çok zor, zaman gerektiriyor. Çabalamak lazım. Çaba olduğunda insan elbette zorlanıyor. Sanki her şey katlanarak artıyor gibi. Buna rağmen süreci sabırla değerlendirebilsek, yüzleşmeyi kabullensek dert ya da hüzün baktığımız aynada silinecek. Öyle bir ayna ki baktıkça yeni şekiller oluşacak. O şekillere fazla odaklanmayıp parçaları bütün haline getirebilsek işimiz daha da kolay olacak. İnsanoğlunun en büyük hatası parçayı bütün olarak görmek. Çektiği acıyı ya da sıkıntıyı tüm hayata mal etmek. Aynı şeyi mutluluk içinde yapabilse kendi cennetini de yaratmış olacak. Ama nedense kötülük ya da kötü olaylar çok daha etkili hayatımızda. Geçtiğimiz bir sene düşünecek çok vaktim olmuş. Hayatımı olumsuz etkileyen bir şey olmadığı halde olaylara bakışım çok değişmiş. Zaten önceki yazılarımdaki umutsuzluk şu dönemde belli belirsiz, etkisi çok azalmış durumda. Artık ne duygularımı bastırıyorum ne de inkar ediyorum. Suçluluk ve değersizlik hissini aştım. Daha doğrusu bu duygular ortaya çıkınca zihnimi analiz yapmaya değil de senteze yöneltiyorum. Olumsuz duygularımı birleştirip bunları nasıl faydaya çevirebilirim diye düşünüyorum. Kötü duyguları parçalara bölüp her biri için ayrı ayrı tasalanmaktansa tek bir duyguyu ele alıp sebebini inceliyorum. Bunu yaparken haklılığımı kanıtlamak için yapmıyorum, kendimi de eleştirebilecek düzeye geldim çünkü. Suçu başkasının üstüne atmak en kolay yoldur. Yolunda gitmeyen işler hep başkasının üstüne atıldığında sorumluluğu da atmış oluyoruz. Halbuki sorumluluğu kabul etmek zahmet değildir; bilakis ilerlediğimiz yolda en büyük yardımcımızdır. Ancak bu şekilde dünyadaki cenneti kendimiz yaratabiliriz. Bu da tam anlamıyla özgürlüktür. Ruhun kendi çabasıyla kapılar açılır, o kapılar ki sevdiğin açmaz, sen açarsın. O, yani sevdiğin, zaten oradadır. Kapıyı zorlayacak olan sensin. Zaten kendiliğinden açılan kapı ardına kapandığında neyle karşılaşacağını bilmezsin. Ancak emek verdiğinde, çaba gösterdiğinde süreci anlayacaksın. Ve bu çaba, artık çaba olmaktan çıkacak; her şey kendiliğinden olacak. Özgürlük bana göre çabayla gelen çabasızlıktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder