30 Eylül 2012 Pazar

Know Your True Self

Even if there seems no problem we deliberately create problems in our reaction to the world. Everything stays as it seems - nothing more or less..However, whenever we attempt to see the image in the mirror, the appearance changes. What we know and think about people is exactly what we think about our own image. The distorted picture is always drawn by a distorted mind but how does it affect our perception? First of all, many of us don't know or realize how deeply we change life. It is not beautiful on its own nor is it unbearable. Life is Life! -as sung by singers..The meaning which is emphasized upon its quality is different. Individuals who have different life-styles and cultures show diversing aspects of ideas and feelings. What I honour here is damned somewhere else! In spite of this reality we generalize what we see. The special part of a whole does not have the capacity of that whole, but is only a potential that is about to be realized by blessing or praying or just being and appreciating. If not seen, the whole cannot fulfil itself and the whole potential will absolutely have missing parts possibly ignored and unrealized. So the correlation between these aspects should be completed by true observance, patience and honesty. One should at first be honest to himself. If there is a denial, a self-denial, all the realities will stay hidden and as dreams. Therefore, know yourself..

YOU

You, as elusive as ever are nowhere to be found
You, as my leading light are pervasive in my thought
You, my heart take priority over what I sought

Tatil Yöreleri

Turistlerin bolca gezindiği ve çokça sömürüldüğü tatil beldelerinden birinde yaşamak - yaz kış böyle bir yerde insanları gözlemlemek- nasıldır sizce? Öncelikle insanların rol yaparken bile tamamen gerçek olduğunu bilirsiniz. Rollerini öyle benimsemiştir ki bu topluluk en ufak bir açık vermez ve her daim haklıdır. Geçen gün dolmuşa paramı verdim, inmek üzereydim. O sırada birçok turist parasını vermiş inerken kaptan pilot durmadan söyleniyordu. Anlattığına göre birçok arkadaşı yarı yolda turistleri 'ineceğiniz yer burası' diye indiriyormuş - bir nevi yanlış durakta diyelim. Peki böyle bir davranışın ne gibi haklı sebebi olabilir? Para tabii ki..O sırada yeni gelen müşteri daha fazla para demek! Evet, öncekiler hemen dolmuşu boşaltmalı ki yeni müşteriye yer açılsın ve daha çok kar edilsin. Bu adamlar seneye gelir mi acaba? Aynı şey kılık kıyafet satılan yerlerde de oluyor. Bir keresinde öğrencim 7 milyonluk gömleği bir turiste 70 milyona sattığından gururla bahsediyordu. Dedim ya, oynanan rol o kadar gerçekçi ki sonunda bütün yalanlar temize çekilmiş ve mantığa bürünmüş oluyor. Bu zihniyet kendi ülkesinin vatandaşını da dükkandan def etmesini biliyor, nasıl mı, çok yüksek fiyatlar söyleyerek. Çünkü aynı malı beş kat fazla karla bir yabancıya satabilir.
Bir yanlışı bin kere tekrarlarsan doğruya çıkarmış. Bu yörede de öyle. Herkes çok haklı ve hayat kavgası devam ediyor. Yine de Allah hepinize helal para nasip etsin. Haydan gelen huya gitmesin. Emekle gelen neşeyle yensin. 

29 Eylül 2012 Cumartesi

Kadın ve Korku

Neredeyse bütün dizilerde farklı senaryolarda aynı konu işleniyor: Bir erkeğin gönlünü kazanmak için türlü çabalara giren, bunun için kendini, düşüncelerini ve hatta hayatını feda etmeye hazır kadın rolü ağır basıyor. Hiç bir erkek kadın için bu çabaların onda birini göstermiyor çünkü kadın hep ispat kulvarında çırpınıyor. Erkeğin sarsılmaz değerleri var ve kadın bu yönde kendini değiştirirse kıymet kazanacak onun gözünde. Gerçek hayatta da bunun örneklerine rastlamıyor değiliz. Erkeğin kalbine giden yol bahsi, yuvanın dişi kuşla anlam kazanması vs kadının asli görevlerini çoktan belirlemiş. Elbette kadınlar arasında bir savaş başlıyor. sabit duran bir erkek ve çevresinde pervane kadınlar! Hepsi üstün nitelikleriyle bir adım öne geçmeye çalışıyor bu yarışta. Bunu yaparken de hemcinsini türlü şartlarda mağlup edebilmek için hilelere başvuruyor. Kadının birbirini desteklemesi bu şartlarda çok zor. En başta kendi değerini başka bir hayata endekslemiş. O hayat onu değiştirecek ve sonsuza dek mutlu olacak. Toplumun yazılı olmayan kuralları beynini istila etmiş, atmaya kalksa aşağılanacak, satmaya kalksa üzülecek. Böyleyken böyle kadının durumu..
Kadın hiçbir zaman birey olacak güce erişmedi, eriştiğinde bile alaşağı edilmeye çalışıldı. Onu hep başkaları şekillendirdi, hamur kıvamında önce anne babasının elinden daha sonra kocasının eliyle şekil buldu. Ömrünün sonuna geldiğinde çocuklarının hayatlarıyla tatmin olmaya çalıştı. Ama kadın hiçbir zaman KENDİSİ olmadı. Bu yüzden şeytan bile dediler ona. Kendisi olduğu durumlarda ikiyüzlü olmadığı için suçlandı. Ondan beklenen rolleri hakkıyla yerine getirmiş olmalıydı. Yaptığı rolü sindirmek zorundaydı. Tecavüze uğradı, sindi. Dövüldü, utandı. Hakarete uğradı, sakladı. Bütün hayatı gizlenmekle geçti kadının..Bu durumun tek sorumlusu erkekler mi? Elbette hayır! Onlar sadece mantıklı, akıllarıyla hareket edebilecek şımarıklığı öğrenmişler. akıl ve şımarıklık yan yana gelmez gibi görünse de onlarda alışıldık bir tutum. Kadının şımarıklığı mazallah kötü sonuçlara sebeptir, onlar hayat boyu kalp gözüyle yaşamalı, bu yüzden asıl gözlerini yani akıllarını dış etkenlere kapamalı! Duygularıyla yol alırken aklın sinsi söylemlerine aldırış etmesinler, ve hep mağdur olsunlar...Çünkü sadece bu yolla korunup kollanacak varlık haliyle erkekten saygı görebilirler. Evet, aynen böyle..Hanımefendilikleri bile bir erkeğin eşi olmalarına bağlıyken ne bekliyoruz bu kadınlardan? Gururun altın kafesinde mutlu olanlar var ve bir anlık da olsa o kafesten kafasını uzatanlar her şeyin farkında..sadece hala korku içindeler...yarınların ve toplumun saldığı iflah olmaz, elini kolunu bağlayan derin bir korku..

28 Eylül 2012 Cuma

Formül

gerçek sohbet tamamen sözcük oyunudur, eşsiz bir matematik formülüdür, fakat bu formül müzik gibidir, dilin notaları şahanedir; her harf müziğin ruhunu yansıtır, her formül matematikte doğa yasasıdır..sözcük oyunları da aynadır, evrenin uyumunu yansıtır.

Asıl Değer Nedir?

toprak sevmez ihaneti, yalnızca o tutar yağmurun ellerini, bunca insan yok ederken serveti, toprak ağlıyor, saklıyor gözlerini..

toprak en güzel aynadır, kendini bilene en doğru onaydır, kayıpta, hastalıkta, zor durumda, toprakta ibadet en büyük şifadır..

biter mi hiç toprak külliyatı, kim yorulmuş tutmakla hesabı, ah bir de anlasaydık cefayı, doya doya sürerdik sefayı...

toprak evdir, yuvadır, güvenmek insanı yaşatır, şüphe etsen de hayattan, toprak merttir, doğruyu sende aratır.

İnat

insanın derdi firkat,
yuvadan kopmuş, feryat;
sessizliğinde hep var kainat,
neden derdinde bu inat..?

kimi sarhoş kimisi saki,
bir bak ne kalmış baki,
gördüğümüz renk mi sanki, ...
ne medeni ne yabani...

TasDik

sözler mi taktik,
günler mi tahrip,
ayırdına varırsan,
pek önemlidir tasdik

her köşe başında soyguncu,
her yerde bi toz bulutu,
kime sorsan pek gururlu,
bitmez dilinde kuruntu.

PaRa

her kapıyı açarmış para,
biraz gerekiyor kapora,
gidin sorun kalpazana,
parayla olmaz makara

çok severiz yarıştırmayı,
özellikle alkışlamayı,
karışık işler velhasıl,
iyi biliriz karıştırmayı..

26 Eylül 2012 Çarşamba

Ben Unutulmak İsterim

Tuhaf bir başlık oldu. Çünkü hemen hemen tüm insanlar hatırlanmak için varını yoğunu dünyaya kurban eder. Bu öyle bir lanettir ki yaşarken ölüye döner insan. İçindeki o büyük unutulmak korkusu  günden güne işkenceye dönüşür ve koca bir hayat heba olur.
Zihinde gezinen iflah olmaz bir örümcektir unutulmanın acısı ya da ihtimali! Ağlarını örmeye başladığı vakit hatırlanmak için ne gerektiğini sorar insan kendine. Bu hayattan çekip gittiğimde bir şey bırakmalıyım ardımda diye düşünür. İlk akla gelen bir aile kurmak ve çocuk sahibi olmaktır. Bu korkunun ilk ve en kolay panzehiri gibi görünür. Vee..tüm o bağlar kuruldugunda bir ağacın yetişip olgunlaşması sonunda kökler de kurumaya başlar. Ağaç ölür. Hem biz hem de çocuklarımız ayrılmak zorunda kalırız bağlarımızdan. Çünkü nihai ve kesin karar hatta son yargı bu gibi görünür. Kimisi sanata yönelir. Çeşitli eserler bırakır ardından. Gerçekten de yüzyılları aşan yazarlar olmuştur. Fakat zamanın acımasız eli onların da hatırasını katleder. Devir değişir, gençlik değişir, kısaca uygarlık başka bir çağa adım attığında bütün kökler yeniden şekillenir. Hiçbir şey aynı kalmaz. O zaman neden hatırlanmak için bunca cırpınış?
Ben unutulmak isterim. Zerrem kalmasın dünyada. kimse bilmesin beni...ki ben özgürce dolaşayım semada. bir damla su olup akayım o ağaçların köklerine. Bir ılık rüzgar olup eseyim yaprakların arasından..Bunun adı unutulmaksa insanlar bilmesin beni ama hep hissetsin. Yüzyıllar önce biri vardı burada, bu topraktan yedi içti sonra öldü. Şimdi toprağa ve havaya bıraktığı her zerresi geziniyor evrende..Sadece bir his olayım kulaklarda, bir buğu gözlerde...Kelime olup dillenmese de adım bir harf olarak kalayım, bir cümlede tek başına, özgür...

Ölçüler

KAOS KUTSALDIR...kaos olmasaydı ölçüleri kullanamazdık çünkü esin, böyle bir ortamda kendini fark edebilir..; bu neden böyle diye sorgulanmaz çünkü mutlaka bir amaca hizmet eder ya da tek başına amacın kendisidir..Sorgulamayı bırakmaktan baska care yok. Her şeyin bir ölçüsü olduğu gibi kaosun da dengesi var. Bu yüzden karışıklık basittir. Gözleyen ve gözlenen aynıdır. Bizim farklı bildiğimiz kaosta erir ve bütünde kaybolur. Nihayetinde ölçüler varlık için vardır. Aksi takdirde düzen kurulmazdı.

Yapay

Katki maddeli ruhlarımız, civa gibi sözlerimiz var. Ne icimiz sade ne dışımız anlamlı! Sözlerimiz yerine oturmuyor. Bakışlarımız gezgin. İnsanın nihai amacı gercegi aramak iken günden güne yapay güzelliğin büyüsüne kapılmış kendi gercegine yabancılaşmis durumda çaresizce çırpınıyor. Bu durumu daha da vahim kılan sığ suda caba göstermek. Vehimlere kapılmış giderken kimse ben neredeyim demiyor. Açıkcası bunu önemsemiyor da..
Eskiden mekana degerini veren kişilik şimdi mekandan bağımsız bulunduğu yeri ve konumu alt üst etmiş durumda. Zemin kaygan, araçlar amaç halini almış. Ne yön belli ne giden. En doğal tabiat olayları bile insan eliyle kirletilmiş. Yağan yağmur, soluduğumuz hava, yürüdüğümüz yol...Hepsi bu yapay ve sanal dünyanın bir parçası.

25 Eylül 2012 Salı

Canlı Kalabilmek İçin

Yine nefesim daralıyor. An geliyor derimden alev çıkıyor sanki. Susuzluğumu giderdikçe daha da susuyorum. Kuruyan damarlarım suya muhtaç. Gözlerimi açacak mecalim yok. Kulaklarım da iyi duymuyor. Ama üzerimdeki gerginlik sürekli ayakta tutuyor beni. Yüzüme bakıyorum; bakışlarım donuk fakat keskin. Gözlerimi kapalı tutmak isteyişimin nedeni sadece düşünmek. Düşünürken özgür olabilmek. Yanı başımda koluma dokunan serin bir rüzgar; rüzgarla uzak diyarlara giden ben ve hoş kokular duyumsamak sadece bana ait bir düş. Bu düş hiç bitmeyecek. Yavaş yavaş nefesimin açıldığını hissediyorum. Uzaklaşıyorum kendimden ve gerilimden

Ne Kadar Ekmek O Kadar Köfte

Şu an koca bir lokantada oturuyorum. Önüme yemek gelecek ama ne istersin diye sormadılar bile. Tuhaf bir durum. Bu lokantada garsonlar olmalı diye düşünürken yanıma biri yaklaşıyor. ‘Ne istersin?’ diye soruyor. Tamam diyorum; istediğim yemek gelecek şimdi. Özenle anlatıyorum isteklerimi. Bir süre bekledikten sonra tabakların neredeyse boş olarak geldiğini görüyorum. Masadan aç kalkarken elimdeki yüklü hesaba bakıyorum. Hiç ses çıkarmadan gidip ödüyorum. Bu bir rüya değil. Bizzat içinde bulunduğum durum. Ne açım ne de tok. Ama kızıyorum kendime. Bana sunulan her şeyi olduğu gibi kabul ediyorum. Doğrusu bu diyorlar hep; tamahkar olma. Evet, haklılar. Fazla hırslı olmak ve ulaşılamayacak hedefler koymak bana göre değil. Fakat her günümü sonsuz bir boşlukta çırpınarak geçirmek de bir o kadar üzücü. Şikayet edecek hiçbir şey yok. Yaşarken acı çekmeden, sıkıntı hissetmeden, belalardan uzak durarak çırpındığımı bilmek bana zor geliyor. Bu ne demek peki? Suya sabuna dokunmuyorum ve uzun bir süre dokunmayı düşünmüyorum demek! Bu istek bana ait değildi ilk başta, zamanla bu hale getirildim. Kendi kararları olan, tek başına ayakta duran biriyim. Buna rağmen yaşadığım hayatı olduğu gibi kabullenmek lokantadan yüklü hesapla çıkmak gibi bir şey bence, hem de hiçbir şey yemeden! Nasibimin peşinde koşacak cesaret olmadan nasıl göze alırım ‘ben’ olmayı? Suya sabuna dokunmayıp korunmak için ve bir köşede hayatı izlemek için mi onca çaba sarf ettim ben? Madem bedel ödeyeceğim iyi kötü davranışlarımın bedelini ödeyeyim. Boş oturup, o harika boş zamanlarda gençliğimi seyrederek değil. Bilinmeyen ortamlar tehlikedir. Bu, doğru. Peki ben nereye kadar bilinmeyeni izleyeceğim? Sürekli merak ederek, belki böylesi daha iyi olur ihtimaliyle günleri saymak ve neredeyse yılın 300 günü boşlukta sallanmak beni çok yıpratacak. Nefes alışımın bedeli bu sıradan hayata katlanmak. Gidişimin ve belki de tehlikenin kucağına atlamanın bedeli de kendi benliğim olacak. Ya batacağım ya da çıkacağım. Böyle kesin çizgiler olmasa da bu şekilde algılanıyor dışarıdan.
Günleri pervasızca sayarak değil bizzat yaşayarak, o günün içinde kendimi anlatarak geçirmek isterim. Belki yine çalışmamın karşılığını alamayacağım; yada huzursuz olacağım, zamanlar beni hapsedecek yine. Olsun; ben sorumluyum derim. Kötüyü de ben yaşadım; iyiyi de ben yaşamalıyım. Anlattıklarımı kimse dinlemese de ben konuşacağım. Sessizce köşeme çekilip hesabı ödeyerek değil lokantayı inceleyerek başlarım işe. Bir bakıma alternatif yerler ve zamanlar bulurum kendime. Sadece o lokantada değil başka yerde karnımı doyururum. Yaşadığım dar mekanlarda sorgulama hakkım bile yok. Geniş zamanlar lazım bana…Riskleri göze alıp hayata dalsam neleri kaybedeceğimin hesabını yapacak olsam elbette cesaretim kırılır. Hep kazanacak değilim, bunu çok iyi biliyorum. Birilerinin kafama kazır gibi hatırlatmasına da gerek yok. Fakat bir yerden ulaşacağım isteklerime. İçimde bir his hareket zamanının çok yakın olduğunu söylüyor. Zaman gösterecek.

Özlemek Ömür Boyu

Birikmiş özlemlerim yerli yerinde duruyor. Atsam atamam, satsam satamam. Var olduğum müddetçe özlemeye devam edeceğim. Çoğu zaman özlediğim hiçbir şey yok desem de bırakıp gittiğim bazı anlar olmuştur. Ya kaçmışımdır yada hiç yaşamamışımdır. İşte bu durumda bilinmeyene karşı bir özlem duyduğum olur. Zaten hayaller ve ideal görüntüler zihnimizi kurcaladıkça özlemler de ister istemez birikiyor içimizde. Mesela ben çok isterdim şimdi cebimde param olsun; istediğim gibi istediğim şekilde yaşam süreyim. Aslında param yok değil sadece “ortamsız yaşamımda” boşa kulaç atıyorum; bir adım öteye geçtiğim söylenemez. Para var ama hükmü yok ne yazık ki. O yüzden tanımlayamadığım özlemler mevcuttur ve günü gelirse; kendim olma cesaretini gösterebilirsem; param olmasa da özlemlerimi dindireceğimi düşünüyorum. Belki yanılıyorum. Yani aslında özlemek ömür boyu devam edecek. Çünkü bilinmeyenler hep kendini yenileyecek. Öğrendiğimiz anda yeni bir araştırma ve doğal olarak yeni bir özlem belirecek benliğimizde. Kim bilir?
Şu an için yapmam gereken adım adım yaklaşmak. Ulaşamasam da, sadece bilmek

Aykırı Mısınız?

ÇAĞRIŞIMLAR                                              
Çok küçük bir yalanı
Çok büyük bir orantıda
Dinlediniz mi..
Çok büyük bir yalanı
Çok yalın bir doğrultuda
Söylediniz mi..
Gecikmiş bir gizlemi,
Birikmiş bir özlemi
Sakladınız mı..
Gelmeyecek bir gideni,
Olmayacak bir nedeni
Beklediniz mi..
Bir gerçeği erken,
Bir açlığı tokken

Anladınız mı..
Hep mi hep ölecekmiş gibi,
Hiç mi hiç ölmeyecekmiş gibi
Yaşadınız mı..
Yalanı sürmeye sürmeye,
Yanlışı görmeye görmeye
Saklandınız mı..
Doğruluğun yönünde,
Doğruların önünde
Aklandınız mı..
Ortamsız bir yaşamda,
Yaşamsız bir ortamda
Harcandınız mı..


ÖZDEMİR ASAF


Bu şiirin özellikle son üç dizesi dikkatimi çekti. Şiirin güzelliğini bütün olarak görmeyi engellediği için ilgilendiğim kısmı kesmek işime gelmedi. Özdemir Asaf’ın tüm şiirleri kendi içinde roman olduğu için tercihlerimi sınırlı tutmak zorunda kalıyorum.
Yalanlarla yaşamanın gitgide normalleştiği bir zamanda gönüllü olarak mutluluk oyunu oynuyoruz. Yanlışları ve hataları göre göre, içimize sinmeyen durumları bile anlayışla karşılamak zorunda bırakılıyoruz. Ben kendi adıma, bunların hiçbirini yapmıyorum desem yeridir. En azından bazı şeyleri kabul etmiyorum. Kabul edermiş gibi göründüğüm zamanlar ise yazık ki oynamak zorunda olduğum roller için. Hep öyle olmaz mı, herhangi bir sevdiğimizi üzmemek, onu kaybetmemek veya sadece sevilen kişi olmak için doğruları feda ederiz. Halbuki doğruların önünde aklanmak asıl fedakarlıktır; kendimize ihaneti şart koşan toplumsal roller bu fedakarlığı yanlışların aklanması yönünde kullanmamızı talep eder. Çelişkiye bakın ki boyun eğdiğimiz gerçekler eninde sonunda arar bizi bulur. Reddedilmemek için katlandığımız onca safsata günü gelir inkar edilmiş özümüzü küfredercesine yaralar; hatta yok eder. Verdiğimiz ödünler, o an için işe yarar ve karalanmaktan kurtulduğumuz için, aslında bu yükü taşımanın ne zor olduğunu bildiğimiz için “yaşamsız bir ortamda” bize huzur verir. Nefes almak bile güçtür kendi varlığımız yoksa bu oyunda. Doğruları, yanlış yaparak öğreniyoruz; bu bir gerçek. Fakat, doğruların önünde saklanmak ve kasıtlı olarak yanlışı savunmak çöküşün başlangıcıdır. Bugüne kadar her şeyi yerli yerinde yaptığımı söyleyemem. Hatalarım elbette olmuştur. Fakat bunları makul gösterip kabul ettirmeye ya da kendimi affettirmeye çalışmadım. Ne yanlışların arkasına saklandım ne de doğruların ateşli savunucusu olabildim. Bu bakımdan çoğu zaman yaşıyor olduğumu bile düşünmem. Ortamsız bir yaşamı savunuyor buldum kendimi, yaşamsız ortamlarda debelenirken!
Nerede olduğumu hala kestiremiyorum. Nerede olmak istediğimi bildiğim halde bunun artık imkansız olduğunu düşünmeye başladım. Öyle bir kısır döngü halindeki her şey, bunların ve şunların dışında hiçbir seçeneğim kalmadı. Peki onlar kim, nerede, ben niye buradayım? Ergenliğe yeni adım atmış bir genç değilim ki ben. Nedir sebebi kısılan sesimin, kaybettiğim cesaretimin? Cevapları yazarken bulabilirim diye düşünüyorum, olmuyor. Toplum içinde dile getirmek zorunda olduğum fikirler çoğu zaman bana ait değil. Bana ait olanları söylesem aforoz ederler herhalde. Bu durumu bile bile saklıyorum doğruları, acı çekerek, kendimi inkar ederek ve çoğu zaman korkarak. Hiç bilmediğim korku o kadar yerleşti ki içime sanki salt gerçek bu ve ben bununla yaşamak zorundayım. İşin en acıklı tarafı korkunun sebebi bile yok! Sadece orada duruyor ve izliyor bizi bir çift göz. Hala bir ergen gibi isyan ediyorum, hala yetişkin olmamak için direniyorum. Ama yine de güç kaybetmeye başladım. Hatalarım bir çocuğun hatası olmayacak bundan sonra. Tepkileri göze almak için çocuk gibi korkusuz; doğruları göstermek için olgun bir yetişkin olmanın vakti geldi de geçiyor. İçime kapanmışken bu kadar, vazgeçmişken konuşmaktan, kendini ispat hırsı gelip geçmişken nasıl en başa dönebilirim ki? Bir etki lazım bana ki tepki vereyim, değil mi? Ama, yok işte. Bugün ve yaşadığım an o kadar cansız ve benden uzak ki ötesini düşünemiyorum. Olduğum yerde duruyorken ve zaman sabitlemişken ağırlığını, hayali bir heyecanın kollarında arzudan titreyecek halim yok. Ateşli tartışmalarda fikrimi kabul ettirecek mecalim de yok, zaten öyle bir amaçla fikirleri kavgalarıma kurban edecek değilim. Etki dediğim şey doğru ve haklı olan her şey. Sadece aşk ya da sevgi değil elbette. Ben bu etkiyi bulursam ve de samimiyetine inanırsam aldığımın on katını verebileceğimi biliyorum. Yani tepkim çok şiddetli olacak olumlu anlamda! Hayat heyecanı tanımıyor olabilir; ben tanıtacağım günü gelince. Beklemek zor ama daha önce de belirttiğim gibi bu bekleme devresi boşuna değil. Neyi, ne zaman söylemem ve yapmam gerektiğini biliyorum. Bazı zamanlar aklımın kontrolünü kaybettiğimde yenik düşüyorum hayatın sıradan oyunlarına. Acele edip düşünmüyorum hırsımdan. Sabırla beklemeliyim. Herhangi bir ödül için değil, en doğrusu için.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Kaybedin Biraz da

kim kaybetmiş vefayı,
herkes kazanmış davayı,
arayıp durmakla onayı,
kaybetmeyi bilen var mı?

Herkes haklı olmak için çırpınıyor. Bunun için tuzaklar kuruyor. Haklı olmanın adil olmanın önüne geçtiği her faaliyet bir hezimetle sonuçlanıyor. İki taraf da yeniliyor elbette. Kazanan yok, hiç olmadı.
Neden haklı olmak ve kendimizi ispatlamak için türlü taklalar atıyoruz?Gerçekten kazanıyor muyuz?
Kazandığımız her ne ise bir gün yine kaybımız olmayacak mı?
Kaybetmeyi bilmenin neresi kötü, anlamadım. bir kere kaybedin yani, ne olacak? Dünya başıma yıkıldı farz edelim? Yeni bir dünya kurmak zorundayım, bu kadar basit bazen..

Tarihi Dinle

gün kendi ışığında...
ateş yaktığı yerin sızısında,...
toprak gecenin koynunda,....
dinliyor tarihi,bugünü,kendi uykusunda...

sözler ipliği bir nakışın,
kar sevdiği olmalı kışın,
bütün cihanda bu sonsuz akışın,
tarifi var mı dilde aşkın

Böyle mi Gider?

ararmış kaliteyi,
bilirmiş her şeyi, ..
eee..bi de severmiş herkesi,
ne olsun işte..
saçarmış enerjiyi,
dağıtırmış kendini

işimiz gücümüz ilişkiler,
birbiriyle didişmeler,
ya da cıvık gülüşmeler,
galiba dünya böyle işler

Medeniyet

medeniyet bekçisi ham,
ortalık kaynıyor yamyam,
kapıldık gidiyoruz bir tarafa,
yağmur gibi yağıyor yalan..

bir bak dünyaya pespaye,
kapmış herkes bir paye,
kime sorsan yaşamak gaye,
ölmeyi bilen var mı şevk ile?

En Sonunda

İnsan sever taklit,
bir o kadar eder tenkit,
beyinlerde açılmaz kilit,
çilingiri bile eder ifrit
insan kaba,
sığmıyor hiç kabına,
düşerse başı dara,
yontuluyor inadına

23 Eylül 2012 Pazar

Daha Az Kelime Daha Çok İfade

hayatta en zor şey, 1 kelimenin yettiği yerde 2 kelime kullanmamaktır.

Yaşadığımız tüm zorluklar ifade çokluğundan kaynaklanıyor. Herkes açık sözlüyüm diyor ama kimse anlatamıyor derdini. Herkes imalardan, dolaylı söylemlerden anlayacak diye bir şey yok. Sözümüz net olursa ve karşımızdakine net davranabilirsek anlaşma yolu da o kadar basit olur. Fakat insan zor olanı tercih eder, yani düzinelerce kelimenin etkili olacağını düşünerek saatlerce konuşur. Sırf bunun için kapasitesini zorlayarak parlak zeka oyunlarına bile girer, ve sonunda tüm anlamların birbirine karıştığı dipsiz bir kuyuya düşer. Çok kelime kullanmak çok iyi anlaşılacağımızı göstermez. Çok iyi bir konuşmacı bile olsak anlattığımızın yüzde kaçı akılda kalıyor acaba?O yüzden ben etkili ve az konuşmadan yanayım. Bu çok zor bir şey elbette, çünkü depresif ruhlarımız kelimelerde kaçış yolunu arıyor. O kelimeler bizi anlatacağına, biz kelimelere tutsak ediyoruz kendimizi. Bütün karışıklık bu anlamların farklı yönlere gitmesinden kaynaklanıyor. Hayatı biraz basitleştirmek için daha az kelimede daha çok şey ifade etmeye gayret edin. İlk başta zor olacak, evet, farkındayım.

Falso Vermeyin

duvara asılır tablo, vitrine konur biblo, aman tertipli olun, şekilde olmasın falso:)

Şekilcilik ve bunun hayatın her alanına sinmiş gösteriş merakı insanoğlunun kendi kıymetini başkalarının gözünde değerlendirmesi açısından yüzyıllardır bizleri moda,sanat hatta pozitif bilimlerde etkisi altına almayı başarmış. Bu arzu öyle bir dereceye ulaşmış ki rahatsızlık duygusu bile gösteriş merakının önüne geçememiş. 'Aman etraf ne der' kaygısıyla eve gelen misafirlere çeşit çeşit yemek yapmış, evi köşe bucak temizlemiş, eşyalarımızı kendi beğenimize göre değil de kapı komşunun aldığı mobilyalara göre belirlemiş, evladımız varsa teşekkür yada takdir getirmesini istemiş, bir yandan komşunun evini gözetlerken bir yandan sürekli göz hapsinde tutulduğumuzu yıllardır bilmişizdir. Durum böyleyken çeşitli akımların da bizi sadece etrafa güzel göstermekten öte bir işe yaramadığını ve bunun günümüzde medya tarafından sürekli pompalanan bir gerçek olduğunu, sırf birileri para kazansın diye diziler,Tv programları ve tartışmalar olduğunu, ahlaki yargıların bile dış güzelliğe göre yorumlandığı gittikçe tuhaflaşan bir dünyada yaşıyoruz.
Gittikçe özgürleşiyoruz dedikleri bu kısıtlı şekilcilik paranoyası mı? Bu halde kendimize biçtiğimiz değer eve aldığımız bir dev ekran televizyonla mı yoksa çok pahalı bir cep telefonuyla mı belirleniyor?
Kimse kimsenin dediğini duymuyor, fikrini merak etmiyor - etse bile bunu aleyhte kullanmak için dinliyor- ve ne  yazık ki herkes vitrinde öylece koyun gibi bakıyor. Vitrinin ışıkları göz alıcı, kimse kimseyi fark etmiyor hatta kendini bile görmüyor. Önemli olan sadece Vitrin!

Gidişat Nereye?

diyorlar ki önemli bilgi, sizce bilgiye var mı ilgi, milletin elinde silgi, zaten siliyor bildiğini!

Bilginin ve bilenin aşağılandığı garip bir dönemden geçiyoruz. İnsanların eskiden cahile duyduğu tepkiyi bugünlerde cahiller okumuş insana gösteriyor. Kelimenin tam anlamıyla 'bilmek' artık bir suç!
Cehaletin böylesine kabul gördüğü ve alkışlandığı, sen de bizdensin zihniyeti almış yürümüş. Eğitim görmek daha çok prestij meselesi haline getiriliyor. Başka bir kesim de bir diploman olsun da ilerde belki işine yarar havası hakim. Kimse öğrenmenin peşinde değil. 'Ben oldum artık', 'hayatın içinde piştim' deyimi akademik öğretileri sadece belirli bir zümreye aitmiş gibi göstermeye başladı. Tehlike de burada beliriyor: Öğrenmek bir lüks haline geldikçe kıymeti azalmaya başladı! Eğitim görene de tavır takınmak, 'sen kendini ne zannediyorsun?' tripleri atmak şimdilerde çok moda. Yazık ki kolay yoldan para kazanmak, din tüccarlığıyla geliri düşük kesimleri sömürmek ya da erken hayata atıl söylemleriyle küçücük çocukları belirsiz bir geleceğe ve hatta sürekli kullanılacakları bir toplumda yaşamaya zorlamak bu durumun kötü sonuçlarından bir kaçı.
Eskiden öğrenmek para kazanmak için bir araç değildi, çünkü toplumda bu kadar işsiz yoktu. Öğrenmek başlı başına bir amaçtı. Bir zevkti öğrenmek. Şimdiki gençler tarih coğrafya fizik öğrenip ne yapacağım, ne işime yarayacak diye sormaya başladı. Eğitime bu derece faydacı açıdan yaklaşılması toplumun da insana verdiği azıcık kıymetin sebebini açıklıyor zannedersem! Gencin gözünde maddi kazanca dökülmeyen hiçbir şeyin anlamı yok. Maneviyatı artırmak için gösterilen onca çabaya rağmen bu anlamsızlık hastalığı daha çok yayılacak. O vakit insan bir şeyi açıkça görecek: Bizi doğruya güzele yönelten öğrenme arzumuz ve merakımızdır. Bunları öldürdükçe biz de ölüyoruz! Hem de hızla..

22 Eylül 2012 Cumartesi

A

aklımın almadığı anlaşılmaz anlarda ayrılık ve alışkanlığın aynı aynanın aksi olduğunu, artan ya da azalan ayarların aklın aynasında ani aykırılıklara sebep olmadığını anlıyorum.

Bazen

bazen şok olmak lazım, irkilmek lazım,
her zaman yol vermez dağlar, ...
bazen sakinleşmek, durulmak lazım,
her zaman aynı şiddette esmez rüzgar...

Kontrol Nerede Başlar?

merkezden çepere yönelen enerji güçtür, bu enerji çeperden merkeze yönelirse sonu cinnettir. Güç, dış dünyayı her zaman kontrol edemez, ancak merkezde toplanıp dağılabilirse çepere ulaşabilir..kısaca sadece ve önce kendimizi kontrol edebiliriz..

Numara

kayıt altında kimlik,
fakat popüler oldu kimliksizlik,
hepimiz bir numarayız artık 11 haneli,
adın ne diye sorsalar
numarayı söyle işte belli!

İşaretler

her işarete bir ibare sirayet etmiş,
her ibarede bir emare belirmiş,
ve işaretler ikameyi değiştirmiş,
ikameyi isteyen ihaleymiş,
irade ise ifadelere yenilmiş ve itinayla silinmiş, ..
kısaca her işaret iradenin yerini almış

Semboller

her şeyi saran bir ağ gibi semboller,
artık hislerimiz bile sembolik,
neyin sembolü diye sorsalar,
hislerimiz alkolik
her şeyi bilen göz gibi düşünceler,
artık düşüncemiz bile mekanik,
nedir amacın diye sorsalar,
cevaplar fotokopilik

Klip

arazide kamuflaj,
buz üstünde patinaj,
yazın deniz kum plaj, ..
kılıklar değişir, mevsimlere makyaj..!
her şeyde olacak tip,
ama bak herkes prototip,
mevsimler bile şaşırdı,
hayatımız bir klip

En Azından

tvde reklam, gazetede ilan,
bakarız ekrana gözümüzü kırpmadan,
vaktimiz geçer bi yandan,
sormayız kimdir kazanan,
kanal değiştirelim iyisi,
eğlenelim en azından

Hangisini Tercih Ederdiniz?

derin sularda yaşayan bir minik kaplumbağa, sığ suda çırpınan dev balinadan iyidir..

ne kadar büyük olursa cüsseniz o kadar tehlikedesiniz







Er Geç

sözünde yoksa demeç,
kendine bir skeç seç,
kendin yaz kendin oyna,
yüzün olsun güleç;
oyun değişir, aldırma geç,
yeni bir karakter yeni bir skeç,
sahne kapanır biliyorsun er geç

21 Eylül 2012 Cuma

Söz ve Zihin

söz, kusurludur fakat sözün ölçüsüne uymayan zihin de kusurludur;bu yüzden mükemmeliyet diye bir şey yok;söz ve zihin tek başına güçsüzdür, asıl GÜÇ, bu iki kaynağın birleşiminden doğar ve hiç ölmez....'mükemmel olan bu sonsuz varoluştur'

Söz ve zihnin uyumlu olmadığı yerde ahenk aramayın. Dilin söylediğini kafa inkar ederse ya da beynimizde yankılanan şeyler dile başka dökülürse birliğimiz bozulur. Güçsüzlük hissi önce bedene yayılır, gitgide günlere,aylara ve tüm hayata sirayet eder. Çare aramak boşadır. Asıl çare söz ve zihin arasında boşluğa yer bırakmamak olacaktır. Mevlana'nın dediği gibi "Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol." Ben bu sözü şöyle değiştiriyorum: "Ya konuştuğun gibi düşün, ya düşündüğün gibi konuş". Kusursuzluk bu noktada belirmeye başlar. Aksi takdirde söylenen ya da düşünülen her şey biraz eksik kalacaktır. En kötüsü de arada bocalayan kalbin sıkınıtısı ağır olacaktır. Tam rahata çıktım derken patavatsız bir laf ya da zihinden geçen kötü bir niyet rengini bozacaktır. Güç, tutarlılıktan gelir. Bu da ancak söz ve zihinde birlikle olur.

Sahilden Uzaklaştıkça

Başkalarını eleştirirken aynı hataya düştüğümü fark ettim. Kendi değerimizin başkalarına verdiğimiz değerle orantılı olduğunu bildiğim halde alınır satılır bir kısır döngüden kurtulamadığımı gördüm.Buna sebep günümüzün ticari ve bir o kadar kurnaz zihniyetleri olabilir. Belki her şeyin, en güzel hislerin bile karşılıklı olduğu gerçeği ve her halükarda bu karşılığın duygusal borçlara bile yansıması... Kahretsin ki duygularıma söz geçiremiyorum bazen; ya gerçekten sevemediğimden ya da sevme cesaretimi kaybetmiş olmaktan…Kimi zaman karşı tarafa verdiğim değer bir boyun eğme sembolü; kimi zaman aynı değer sonsuz bir uyanışın simgesi haline gelebilecekken kapıları son anda kapatmış halde buluyorum kendimi. Evet, gerçekten korkuyorum. Bir insanı anlama çabası göstermekten dahi korkar hale geldim. Neden böyle oldu? Kendimizi geçmişten arındırıp defalarca tövbe etsek; acıları yok sayıp yeniden keşfetsek dünyayı? Mümkün mü bu alınır satılır sevgiler diyarında? Ah geçmiş, ardımızda derinleşen yaralar…Gittikçe uzaklaştığımız, uzaklaştıkça unuttuğumuz güzelim sahiller…Açıldıkça cesaretimiz artacağı yerde korkaklaşıyoruz. Yoksa, yoksa cesareti mi yanlış tanıdık?
Keşkeler vardır hep. Bunlardan ders almak, ve ilerisini buna göre şekillendirmek en doğrusudur. Fakat bir insanı tam olarak anlamak, bunu gerçekten istemek büyük bir cesaret gerektiriyor artık. Çoğu zaman fatura dürüst olana çıkınca yalancılar güç kazanıyor. Bu demek değil ki yalancılar hep kazanıyor. Onlar da kendi yalanlarını başka sahte reçetelerde geri alıyorlar sonunda. Kısır döngü böylece devam ediyor. Bu çarkı durdurabilmek kısa bir zaman da olsa mümkün. İmkansız olan çarkın dişlilerini kırmak! İntikam ve maddi hırslar, maddenin verdiği sanal güç ve ona duyulan özlem, bazen hak edilmemiş hayal kırıklığı, bu şekilde sahte değerlerin prim yapması ve sonunda gerçek değerlere karşı azalan inanç! İnsanlara fikirlerimi söyleyince kompleksli damgası yeme riskini göze aldım. Sorunlu dediklerinde asıl aynayı kendilerine tutmalarını söyledim. Sadece konuştuğum için fazlaca değer vermiş oldum. Bu sayede değer kaybetmiş oldum. Yazık ki durum bu… Eksikler bir taraftan telafi ediliyor başka değerlere sataşınca. İnkar edip haklıyı oynarsan durumu idare etmiş olursun. Hata varsa da üstünü ört ki kokusu çıkmasın derler. İnsan ne kadar yücelir başkasını karalarsa? Kimin gözünde itibarı artar ve kendini neden ispatlamak durumundadır hep? Sinirlendiğim durumlarda böyle insanlara karşılık vermekten kendimi alamıyorum. Sonra ne yaptım ben desem de geç oluyor. O kişiye verdiğim cevap bile fazlaydı aslında diyorum. Suskunluğun en iyi cevap olduğunu bildiğim halde patlıyorum hırsımdan. Çünkü ben de haklılardanım! Ama kusur kapatmak için değil asabi cevaplarım. Bilakis tahrik edildikçe doğruları konuşma cesaretim artıyor. Bu etkiler olmasa belki doğru fikirler hiç duyulmayacak. Kesin doğru yoktur elbet ama ahlaki olana yakın mesele vardır. Bu da ayrı tartışma konusu olur kişiler açısından. Ahlak deyince akan sular duruyor günümüzde! Karşı tarafı sinirlendirip amaçtan saptırmak ve duygular üzerine kumar oynamak çok haince. Hem de bunları ahlak adına yapıyor gösterip kurallar kılıfına uydurmak büyük bir plan. Normal şartlarda akıl çerçevesinde kabul edilir cümleler duygusal bunalımda anlam değiştirip kırıcı,yaralayıcı ve büsbütün kasıtlı hale getiriliyor. Ve yine normal şartlarda kızgınlık yaratmayacak durumlar kasıt hissedildiğinde amacından uzaklaşıyor. Çatışma yine bitmiyor. İlişkiler değişse, ortamlar ve insanlar uzlaşsa bile duygular değişmiyor. Sabır önemli bir faktör. Göstermelik bir uzlaşma bile sabrın alasını gerektirir böyle zor anlarda. Gerçek huzur doğru yerde doğru tepkileri verebilmektir. Bunu halen başarabilmiş değilim. Eleştirdiğim kişiler gibi olmak bana acı veriyor. Kişi aynaya bakınca merkezi yani önce kendi aksini seçmeli.Bu yüzden, ölçüp tartıyorum kendimi; ama karşılaştırma yapmadan.Yargılıyorum hatalarımı ama ümitsizliğe düşmeden. Karşı tarafı önyargılardan uzak görmeye çalışsam da ahlaki kılıflar ve imalar bezdiriyor gönlümü. Cesaretim kırılıyor. Güzel duyguları yaşamak için ispat çabası gerekiyorsa bu çok yorucu. Bu kadar büyük sabrım yok benim. İmaları anlayacak yüzlerim de yok. İlla ki sevilmek istiyorsam pek tabi sevmek zorundayım. Bunu bilemeyecek kadar aptal değilim! Peki ya kırılan cesaretim? Bu kadar insan, kişiliğini öyle ya da böyle yüceltirken, ve hatasını sumen altı edip pişkinlik yaparken ne kadar dürüst olunabilir ve ne kadar açık yürekli? Doğrular bilinir; uygulamak mangal gibi yürek ister. Korkusuz, sonuna kadar açık, sabretmeyi erdem bilen, duygusal galeyana gelmeyen ruhlar ister… Arınmış ruhlar gölge gibidir asla aslını geçmez.        

Mecburi ve Gönüllü Roller

Shakespeare’in dediği gibi hayat bir oyun sahnesi ve bizler de oyuncuları. Sadece insanlar değil; hayvanlar, nesneler, kuramlar, konuştuğumuz dil ve tüm diğer araçlar bu oyunun parçaları. Öyle bir düzenek ki bu, ya her şey planlı ya da bir tesadüften ibaret. Ben her ihtimale karşı tesadüflerden bahsetmeyeceğim. Tesadüf demek yazmanın dahi gereksiz olduğunu gösterir. Bu yüzden oynadığımız her rolün hakkını vermemiz gerektiğini ve ne durumlarda rollerin sahtekar, cüretkar ve haince olabileceğini anlatmak istiyorum.
Dünyaya gelişimiz tesadüf desek bile çocukluktan erişkinliğe geçişimiz; erişkinlikten olgunluğa ve sonrasında yaşlılığa bakışımız farklılıklar gösterecektir. Ben kendi adıma fikirlerin değişmez olduğunu düşünmem. Madem hayat bir sahne ve biz de verilen parçaları oynuyoruz neden düşüncelerimiz de zamanla değişmesin? Zaman dediğimiz şey daha önce de bahsettiğim gibi anlaşma yapılması gereken bir yönetmen değil mi? Karı-koca misali kavga da ederiz barışırız da! Sınırları biraz gevşek tutarsak bize verilen ya da kendi gönlümüzle aldığımız rollerin de anlamını kavrayabiliriz. Ama öncelikle şuna karar vermeliyiz: ‘Ne zaman seyirci ne zaman oyuncu olacağız?’  Bu ayrım kendimizi tanımak açısından önemli bir adımdır. Nice insan vardır hala bu ayrımı yapamadığı için bocalar durur. Aktif ya da pasif olmak amaçlarımıza bağlı. Amaçlar durumları zorluyorsa seyirci kalmak yetmeyebilir. Daha açık bir örnek vermeliyim. Bir arkadaşın haksızlığa uğradığını düşünüyorum ve bunun için de müdahale etmem gerekiyor. Müdahale etmezsem yani seyirci olmaya devam edersem haksızlığın daha ileri boyutlara ulaşacağı belli. Oyuncu olursam belki ben de zarar göreceğim; ne yapmalıyım? İşte bir çelişki. Bu örnek daha karışık bir hal alabilir. Bu arada zaman yönetmenliğe devam eder; hayatımız da akıp gider.
Bazı roller vardır mecburiyetten değil gönüllü olarak alırız ve zamanla memnuniyetimiz azalabilir. Ahlaki bir sorumluluk olabilir de olmayabilir de. Mesela benim öğretmen rolüm; ben bunu oynuyorum ve memnun olmadığım durumlar bazen oluyor. Fakat beni hiç kimse zorlamadı öğretmen olayım diye. İlk başta alışmak zor geldi fakat şimdi fikirlerim ve hayata bakışım değişmeye başladı. Kendimi artık bu role hapsetmiyorum. Aynı şekilde başka meslek grubundan ya da başka rolleri gönüllü kabul etmiş kişiler de zamanla sınırları aşmak ve esnetmek gerektiğini öğrenmelidir. Eğer hayatımız tek bir rolden ibaret olsaydı yaşadığımız her gün eziyet halini alırdı. Bir anne, bir baba, patron, çalışan, kardeş, ya da arkadaş olabilirsiniz ama sadece o değilsiniz. Siz bunların dışında kendi ilgisi, beğenisi, hayat görüşü ve zevkleri olan bir bireysiniz. Hayata seyirci kalıp bir pencereden olan biteni izlemek; nefes alıp veriyorum, işime gidiyorum, akşama eve dönüp yemek yedikten sonra uyuyorum demek bu güzel dünyaya ihanet olur. Birey önce kendi değerini ölçüp tartmalı ki daha sonra seyirci ya da oyuncu olması gereken yerleri bilsin. Oyunun asıl kuralı budur elbette. Kaç kişi bunu fark eder peki? Otomatiğe bağlı hayatlar kaç yerde ve kaç rolde var olmayı göze alabilir? Zorluklar olacaktır. Kendini tanıma cesaretini gösteren riskleri almak zorunda. Zaman burada kimseyi zorlamıyor ki... O sadece yönetiyor. Kaderini ve çizdiği yolu belirleyen birey olunca kaderin oyunu da devre dışı kalmış oluyor. Unutmayalım ki seyirci kalmak –özellikle gerektiği durumlarda- oyuna katılmamak insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktür. Alışkanlık deyip geçiyoruz halbuki o alışkanlık ki her daim nefesimizi tıkar; bizi halden hale sokar da ömür bitip sona erince kaybettiğimizi bulmak için dermanımız kalmaz. Korkuyu aşmak; sınırları zorlamak ve belki biraz daha gerçek olmak için ne zaman rol yapmamalıyız? Roller ne zaman gereksizdir? Bir daha ki sefere bunu tartışmalıyım

20 Eylül 2012 Perşembe

TuTuNMaK

Ömürler boyu yaptığımız sadece tutunmak. Bir duvar, bir dal, sığınacak bir yer, sağlam bir zemin, güvenli bir yuva, arkamızı dayamak için bir destek vb. arayıp duruyoruz. Tüm bunlar için vaktimizi heba edip kendimiz haricinde her şeyi görürken dünyayı sabit zannediyoruz. Aslında sabit olan bir şey yok. Kendi benliğimiz de sürekli değişiyor. On yıl önceki halimi hatırlıyorum; bir de on yıl sonraki halimi düşünüyorum. Elbette aynı olmayacak. Bunu bildiğim halde her şeyi sabitlemeye, olduğu yere çivilemeye çalışıyorum bazen. Bu hatayı ben de yapıyorum çoğu zaman. Anlamsız olduğunu biliyorum fakat dünya üzerinde yalnız değilim ki! Neredeyse çoğunluk sabit olmanın başlı başına bir ‘değer’ olduğunu düşünüyor. İster istemez etki altında kalıyorum. Hareket lazım deyince güvenlik sınırları dışına taşıyorum sanki. Daha doğrusu böyle algılanıyor: Hareket eden sabit olamaz. Olmasın zaten! Tüm bunların ötesinde tutunmak, ahlaki bir değer olarak da görülüyor. Tutunmaz ve kök salmazsan toprağa başı boş dolaşır durursun. Neden kök salmam gerekir? Ait olmak için sanırım. Dünyaya ait olmak için bağlanmak gerekir. Ben bunu yapamıyorum. Gelecekte ne olur bilmem; fakat şu anda bağlı olamıyorum. Dünyanın beni bağlamasını değil, beni tutmasını değil, beni anlamasını da değil, sadece yaşatmasını istiyorum, doya doya yaşatmasını. Güvenlik en iyi korunma yöntemi değil bence. Çünkü hiçbir şekilde güvende olduğumu düşünmüyorum. Hiçbir insanın korumasına ihtiyaç da duymuyorum. Tutunacağım dalın kırılabileceğini biliyorum. Ben de kırılabilirim. Dünya böyledir, kırılabilir, bozulabilir, değişebilir, ilerleyebilir, gerileyebilir. O halde ne için bağlıyoruz kendimizi, kime bağlıyoruz? Sadece vakit geçsin, korunalım, güvenlik içinde yaşayalım, nasıl olsa öleceğiz diye mi geldik bu dünyaya? Hayır.
Güvensizlik, yaşamın itici gücüdür. Çünkü her yönüyle canlıdır; yaşam belirsiz olmalıdır; daima olasılıklar olmalı, daima hareket sahası olmalıdır. Aksi halde ölüdür, anlamsız, tekdüze, güven adı altında sahtenin ta kendisidir. Herkes bir şeye tutunmaya çalışıyor. Ama görünürde. Sevgiye, aşka, paraya, itibara, aileye, dine, topluma, geleneklere tutunmaya çalışıyoruz, ve bunun için asıl gerçeği feda etmeye hazırız. Tüm bu sözüm ona değerler için olmadık kılıklara girip, sırf değer görebilmek için kendi gerçeğimizi bir kalemde siliyoruz. Kendi düşüncemizi açıklamaya çekinip bize biçilen rollerde sahte ama güvenli bir hayat yaratıyoruz. Bunu da her şekilde yalanlarla desteklemeyi biliyoruz. Bu düşüncelerimi açıklasam beni linç ederler herhalde. Sen nasıl hakaret edersin insani değerlere?? Ben hakaret etmiyorum. Bir kavramın önemli ve değerli sayılabilmesi için vitrine konması gerekmez. Ben dürüstlüğümü illa ki pazarlamak zorunda değilim. Ben yardımseverliğimi illa ki para dökerek göstermek zorunda da değilim. Ya da Allaha bağlılığımı dine bağlı olarak yaşamak zorunda değilim. Her günümü savaşarak, sevilmek için savaşarak, değerli olmak için çabalayarak, kimliğimi kanıtlayarak geçirmek boşa bir enerji kaybı bana göre. Bu sürede bireyselliğimi anlamaya çalışmak daha önemli. Ancak bu şekilde doğruyu görebilirim. Çünkü bana sunulan fikirlerin ve yaşam tarzının hepsi kopya, birbirinin kopyası. Özgün olan tek şey merkezde ne olduğumuz. Peki merkez neresi? Bunu herkes kendi bulmalı. Kendi içinde aramalı.
Etrafıma bakıyorum. Sürekli bir şey yok. Bir gün sevgi, bir gün nefret; bir gün gece, bir gün gündüz; bir gün para, bir gün yoksulluk. Ve bu çark böyle devam ediyor. Her şey birbirini takip ediyor. Zaman geçiyor; hücrelerimiz bile kendini yeniliyor. Ama biz ölüyoruz. Her gün ölüp, her gün doğuyoruz. Buna da hayat diyoruz. Bence değişim sürekliyken ne hayat var ne ölüm. Tutunmak ve aynı mekanı aynı insanları gerçek sanmak bir hata. Biz gölgeyi baş tacı edip asıl varlığı göremiyoruz. Gözlerimiz güneşi arıyor; güneşi görüp alışınca karanlığı düşman biliyor. Tam tersi bir durum da söz konusu. Benim için alışmak, tutunmak, ait olmak ilahi olana bir hakaret. Her ne kadar insana aykırı gelse de bu düşünce temelde çok insani, çünkü insan kendini bir araç olmaktan çıkarabilse, başlı başına değerini kavrayabilse vitrinin gerisinde neler olduğunu daha açık görecek. Tüm kainatın değiştiğini, yıldızların bile ölüp yeniden dirildiğini, insanın halden hale girdiğini, kalıcı hiçbir değerin olmadığını görecek. Her şeyin ve hiçbir şeyin bir olduğunu! Tabi ki bu acıdır, acının ta kendisidir. Bunun ötesine geçmek gerekir.

Hakan Günday'ın Kinyas ve Kayra adlı Kitabından

Bir insanın yalnızlığı üzerine söylenecek o kadar  söz vardır ki! O kadar sonsuzdur ki yalnızlık. O kadar kalabalıktır ki. Dünyayı dolduran canlılardan uzak bir hayat yaşamak ya da binlerce bedenin arasında olup hiçbirini dinlemeden ilerlemek. Hepsi de yalnızlığın türleridir. Hapishanelerdeki tek kişilik hücreler bazılarını delirtip kendi isimlerini bile unuttururken, bazılarını da Tanrı’ya dönüştürür…Ama ne olursa olsun, önemli olan tek şey pişmanlıktan arınmaktır. Kendini yalnızlık okyanusuna can simidi olmadan, boğulmak üzere bırakmış bir insan, içindeki dibe sürüklenirken devirdiği her metrede sonsuz huzuru hissetmeye başlamışken, tek bir salisede pişmanlık duyarsa yalnızlığından, tek bir salise tereddüt ederse tercihinden, işte o an kişinin felaketi başlar. Panik, acıyı getirir. Bir kuş gibi suyun içinde süzülen vücudu çirkinleşir; gerilir, kıvrılır, kontrolsüzce kasılır. Ve bu, tercih ettiği yalnızlığın içinde kaybolmaktan korkan insanın en büyük acısı olan deliliğin başladığı noktadır. Daracık, nefesin bile zor alındığı, yerin metrelerce altındaki bir dehlizde, tonlarca havayı hatırlayıp nefes almamaya ve kalp krizi geçirecek kadar büyük bir panik yaşamaya benzer…İçine adım atıldığında girdaba ayak uydurulur. Kendisine çeken dev hortumla uyumlu şekilde dönmek yapılması gereken tek doğru harekettir. Kurumuş bir yaprağın lodosa boyun eğmesi gibi insan da yalnızlığına boyun eğmelidir. Yalnızlığın çelikleşmiş iskeletine karşı çıkmaktansa, onda keşfedilmeyi bekleyen binlerce bilinmeyeni aramaya çalışmalıdır. Yalnızlık, insanın içindeki gizli mabettir. Bedenimin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğum ve yakında kapısını tamamen içeriden kilitlemeyi düşündüğüm yalnızlık katedralim, belki de şimdiye kadar başardığım tek ve önemli iştir, belki de en büyük başarımdır. Sorarlarsa “Ne iş yaptın bu dünyada?” diye, rahatça verebilirim yanıtını: “Yalnız kaldım, kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından!...”

Daha Az Olsun Daha Çok Bulsun

paraya dökülmez Bilgi, hak ettiğini alır Eseri, cimri olana ne denir ki, saçmakla bitmez Zehiri..

Başarının ardından koşulmaz. Başarı, yaptıklarımız neticesinde bizi bulur. Bir sebep değil sonuçtur. Maddi kazanımlar da bu şekilde değer kazanır. Amaca ulaşmak için her yol mübahtır diyen politik görüşün tersine amaca ulaşmak için kullanılan yollar tuzaktır diyorum. Biz işimizi ve görevimizi layıkıyla yapıyorsak başarı ve para takipçimiz olur. Ama maddi çıkarlar için başarıyı ve bilgiyi kullanıyorsak gün gelir biz onların takipçisi durumuna düşeriz. Ortaya bir eser koyacaksak bunun değerini eserin kendisi belirler, pazarlama stratejileri değil!
Günümüzde kısa yolları seçenler tuzakları da bilmektedirler. Fakat büyük balığın küçük balığı yuttuğu gerçeği çok geçmeden aşikar olur. Paraya vurduğumuz her kazanım bir gün kayıp olarak elimizden çıkar. Biriktirmek her zaman işe yaramaz çünkü biriken her şey azalır ve birgün kullanılmaz olur. Şifa diye bildiğimiz zehir olur. Kafamızda bilgi varsa bunu paylaşalım, cebimizde para varsa hayır işleyelim, daha çok kazanmak ancak bu şekilde olur.

Seviyorum O Halde Özgürüm

ve bir su çağıltısında Özgürlük, sular akmaz ki bir günlük, Toprağın açtığı yolda, çağlar bir Ömürlük..

İnsan sevebildiği ölçüde özgür oluyor. Ne kadar az severse o kadar sınırlıyor kendini, o kadar yoruyor zihnini. Akılla değil yürekle sevmeyi öğrenebilsek özgürlüğümüzü kaybetmekten korkmayacağız. Çünkü sevebilme yetisi bütün korkuların üstesinden gelir.
Kaldı ki özgürlük genel tabiriyle herkesi sevmek değil.. Bir kişide herkesi görebilmek..Bir kişiye sunduğumuz kalbin yaşayan her canlıya değer vermeyi öğrenebilmesi bütün mesele. Bu kolay bir şey değil elbette, dünyaya bakışımızda sevdiğimizin gözleriyle bakabilmek ayrı bir yetenek. Bu yeteneği kazanmak zaman ve özveri de istiyor. O yüzden suların akışı gibi hareketli ve sevmeye gönüllü olmak lazım. Suyun yolunu nasıl kesemiyorsak aşkın yolunu da değiştiremeyiz. Er geç sevdiğini bulacaktır.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Ölmek ya da Ölmemek

Hak verilmez alınır muamması geçmişte kaldı; artık sorunumuz ölmek ya da ölmemek..

Haklı ve haksızın çok haksız bir şekilde birbirine karıştığını gözlemlemek acı verici. Ölmek için önce Olmak gerekirdi. Şimdi durum sadece yok olmak ve yok etmek üzerine.
Artık var olmak ve var etmek üzerine yapılan yorumlar bile HAK muammasını çözemiyor. Hakkın anlamlarını kendine yontan her görüş öteki görüşü yok etmek uğruna kendi varlığını da baltalıyor. Ve bu kısır döngünün acımasız çarkları iki tarafı da yem ediyor kötücül emellere..Haklı kalabilmek için hırsa yenik düşen eylemler kendi sonunu da hazırlıyor. Olmak için sarf edilen çaba bizzat ölüme davetiye çıkarıyor. Çünkü haklı ve haksız tarihin hiçbir döneminde bu kadar karışmamıştı..

Kavalcı mı Kalabalık mı?

Fareli köyün MAVALCISI, farelerin BAŞTACI..

Maval okuyanları baştacı ettiğimiz sürece iflah olmayacağız. Onlar çaldıkça büyülenmiş gibi dinliyoruz, birilerinin peşine takılmakla kendimizi güvende hissediyoruz. Gerçekten öyle mi? Yoksa bize öğretildiği şekilde takipçi olmanın boş faziletlerini mi gözümüzde büyütüyoruz?
Sorun her ne ise, kulağımızı açmanın vakti geldi de geçiyor! Felakete sürüklenirken mutlu mesut yaşamanın dayanılmaz rehaveti var üzerimizde. Milletçe uyuşmuş durumdayız. İşin tuhafı her şeyin farkındayız aslında, hipnoz altında yaşatılan otomatik davranışların sözümona bilinçli teslimiyetçiliği...
Kime teslim olduğumuzun da hiç önemi yok gibi görünüyor, çünkü takip etmenin esas olduğu müridlik değerlerinin yüceltildiği bir çağa girdik- geri mi döndük desem??
Eylemlerinin sonucunu kestirmekten aciz, kavalın peşinde sürüklenen kuru bir kalabalık olduk. Köyümüz çok güvenli, evet, ama bu kavalcılar olmasa!? Nereye çekildiğimizi bilmeden kanıyoruz onlara, öyle de güzel uyutuyorlar bizi..yok olmanın tatlı rehavetiyle tüm saadet ve faziletlerimiz içinde uçuruma atlıyoruz göz göre göre..yazıktır, günahtır..Allah bu hayata kıymet verelim diye göndermiş bizi, yok sayalım, kendimizi silelim, unutalım diye değil..

Maymunluk

Evrim teorisi kısmen doğrudur, çünkü hala maymun gibi hoplayan zıplayanlar,maymun iştahlılar, maymun misali bakanlar var:)


Şans ve Hız

hızlı adımları var şansın,
koştururken hep dalgın,
yolu görmez iz bilmez,
adımları pek şaşkın;
deli der arkadaşı çabaya,
sen yürü koşacağım ben daha,
kan ter içinde bu yolda,
şansın aklı ayaklarda..
hızlı adımlar yavaşlar sonunda

Kifayetsiz Kafiyeler

insanlık yatak döşek, ziyaretçisi çok refakatçisi yok, ah bir de hastalığını bilsek, çare yok mutluyuz, sevgimiz çok..

sükût ikrardanmış, hata tekrardanmış, bilmiyorsan sus ki, bildiklerin akla zararmış:)

Hastalık Üzerine: mirasımız genetik, içtiğimiz antibiyotik, robotlarımız var biyonik, biyolojimiz ise teknolojik, .......ve ben çok fena öksürüyorum, öleceğim galiba, kronik..!

çok pahalanmış benzin, rakamı görünce atmış betin benzin, hâlâ alışamadın mı, alışkanlık hediyesi bu paketin..

düşüncede özgür, her daim adil görünür, o kadar kolay mı özgür olmak, iki göz hep ayrı görülür..

hayatta en zor şey, 1 kelimenin yettiği yerde 2 kelime kullanmamaktır:)

para gelmez çarçura, çok laf ayırma gırgıra, her şeyi atma sandığa, dengede kal ölçüyü de kaçırma..:)

öldüğüm facebookta yazılsın, mezarım biraz derin kazılsın, çok fena hastayım ben, bunu okuyan gülmekten bayılsın...( hasta insanın lakırdısı )

bu öksürük bir illet, Allah vermesin musibet, Nefesten öte var mı Kıymet, ..sağlığına yat kalk, Şükret..!