20 Mayıs 2013 Pazartesi

Günah Keçisi

Suçluluk duygusunun temel görünümlerinden biri olan günah keçisi kavramı, toplumların vicdani rahatlama yöntemlerinden en yaygın olanıdır. En küçük bir toplulukta dahi tüm grubun hatasını üstlenecek biri mutlaka bulunur ya da yaratılır.
Bireyselliğin şeytani olduğu, kolektivist anlayışların baskın olarak kabul gördüğü geleneksel toplumlar kendi içlerinde bir anlaşma yapmış gibidir. Yazılı olmayan bu anlaşma, kurala uymayanı dışlamak şeklinde olup bazı hallerde cezalandırıcı yönüyle hukuksal bir gaddarlığa da bürünebilir. Toplumsal vicdan diye adlandırılan genel değerler tüm bireylerin itaat etmesi koşuluyla çoğu zaman bireysel ahlakın sorgulanmadığı ve büyük suçların grup içinde ört bas edildiği bir korunma mekanizmasına dönüşür. Rahat etmek istiyorsanız konuşmamalısınız; suçlanmak istemiyorsanız ait olduğunuz grubun değerlerini tüm ahlaki standartların üstünde tutmalısınız ki ancak bu şekilde bireyselliğiniz onaylanacaktır. Bunun bir bedeli olacak elbette: kendinizi yok etmek, sadece grubun çıkarlarıyla kişiliğinizi yeniden şekillendirmek.
Olur ya bir gün grup içinde yaşanan adaletsizlikler ve gayri ahlaki durumlar ortaya serildi. Ne olacak? İşte o vakit aynı grup değerlerinin uygunsuzluğunu itiraf etmektense, yani haksızlığını kabul etmektense, kendi içinden tüm grubun hatasını üstlenecek birini çıkarır. Bir nevi yüksek değerler için fedailiktir bu! Günah keçimiz kendini feda eder. Tüm grubun ahlakı ondan sorulur ve o kurtarmıştır grubun ahlakını! Bireysel vicdanın sesi suskundur, biraz konuşacak olsa da hemen susturulur. Çünkü toplumsal vicdan zarar görürse bedelleri tüm bireyleri etkileyecektir ve bunun yükünü kimse taşımak istemez. Zor ve çetin bir yolda yürümek için gelmediler ki dünyaya. Zaten her şey çok zor iken aidiyet duygusu kalkan olur onlara. Ötekileri kim ne yapsın, zaten yok etmişlerdi kendilerini gruba üye olarak. Şimdi zarar görmeleri talihin acımasız bir oyunu sadece. Kaderin ellerine düşene vah demek ortak olmak olur suçluluk duygusuna. Kimse bunu göze alamaz elbette, temiz vicdanlar rahat rahat uyur toplum içinde. Peki yalnızlık halinde ne olur, örneğin geceleri rahat uyur mu bu insanlar, hiç düşünmeden hiç sıkıntı duymadan gözlerini kapayabilir mi dünyaya?
Günah keçisi tüm yükü taşır böylece. Hataların gün yüzüne çıkmaması için dua eder kimileri, ben günah işledim ama bunun yükünü başkası taşımasın diye yakarırlar çoğu zaman. Neden işlediğimiz günahların bedelini kendimiz ödemek istemeyiz de "ait olarak" faturayı başkasına keseriz? Sanki ait olmanın acısını çıkarırız böylece! Reddettiğimiz bireysel ahlak gün gelir yüzümüze çarpar hatalarımızı, neden en başından ahlaklı olmaya karar vermek istemeyiz de günah işleyip devredecek birini ararız? Ya da günahlar için af dileriz, birilerini feda ederiz rahat etmek uğruna?
Vicdan öyle tartışmalı bir kavram ki sesi çıktıkça bağırmak istiyor ama hep de engelleniyor. Sözümona  değerlerine saygı gösteren bir toplumun yaptığı hataları kendi içinde eritemez hale geldiğinde ve o yanlışlar kurbanlar sayesinde gizlendiğinde herkes mutlu mesutmuş gibi yaşamaya devam edecek, öyle mi? Kimi kandırıyorsunuz siz?
 

10 Mayıs 2013 Cuma

Klişe ve Bağımlılık

Kalıp davranış ve sözlerin çok yaygın ve kullanılabilir olduğu bir toplumda yaşamaktayız. Bu durum zaman zaman istatistikler gibi genellemeler için kullanılıp bazen de kolaya kaçanların davranışlarını aklama yöntemi olup çıkmıştır. Tahmin edildiği üzere klişeler herhangi bir çaba gerektirmez; nesilden nesile aktarılmış geleneklere benzeyen kalıp davranışlar doğru kabul edilip pek de sorgulanmazlar. Kişi, bugün neredeyim diye sormaz;geçmişte ne yaptık, benden önce ne vardı ve beni doğuran neler yaptı vb sorularla aklını meşgul etmektedir. Yani birçok durumda yeni bir yapı oluşturulmaz, eski yapılar devam ettirilir.
Bazı insanlar vardır, zarar gördüğü halde aynı davranışta ısrar eder. Çünkü o davranışın öyle olması gerektiğine dair şartlanmalar nesiller boyu genetiğine kazınmıştır. Örneğin cefakar eşin her koşulda, sevgisiz kaldığı durumda bile eşine saygı duyması; yolda düzineyle kadını bir arada gören şoförün aklının çıkması; dizginlenemeyen cinsel enerjinin cinayetlere sebep olması; parayla saadet olmaz diyen eski nesil; fazla samimiyet ayrılık getirir vb klişeler yıllar boyu tepkilerimizi denemektedir. Bu durumlar on bin defa tekrarlanır ve kimse bunları değiştirmek için söz ya da çaba sarf etmez çünkü değişmeyeceğini bilirler. Temelinde düşüncenin değil alışkanlıkların olduğu kalıplar kısır bir döngüde kendini tekrar edip durur. Derininde kolaycılık olduğu için de açıklayıcı olmak istemezler.
Sayısız deneme yanılmadan sonra bir çözüm bulunur elbette ama bu da klişe olacaktır!
O halde klişe nasıl aşılır? Bu tür bir davranışı tetikleyen zihinsel tembelliğin panzehiri nedir? Pür dikkat olmak! Kolay iş mi şimdi bu? Biraz gayret gerekiyor, biraz bilgi ve biraz sabır. Bir kere şunu fark etmek lazım: Herkes güçlü tarafını öne  sürmek istiyor. Yani toplumlar gibi kişiler de güçlü yönlerini gösterecek klişelere daha bir sağlam tutunurlar. Egoyu kaşık kaşık besleyen klişeler vardır örneğin, her güçlü erkeğin arkasında bir kadın vardır ya da çapkın erkek kadınlardan rağbet görür...Kendi içinde çelişkili ifadeler olsa da temel roller üzerinde çok uzun süredir etkisi olmuş klişeler bunlar. Boyun eğmenin güçlü bir gelenek olduğu ülkelerde- ki buna bizim ülkemiz de dahil-klişenin sonu sorgusuz sualsiz biatın kıymete binmesine kadar gitti. Hatta buna ilahi bir nitelik bile kazandırıldı. Kişi, hazır davranış kalıbını üstüne geçiriyor ama o elbise ona uyacak mı acaba? Özgün yaşantıların kınandığı ve bilginin ayıplandığı, özellikle cinsiyet rollerinde klişelere çok sadık toplumların bu tarz dayatmaları bir elbise misali satın almaları ve kapitalist düzende aynı klişeyi başkalarına satmaları iflas eden şirketlerin ilk günlerine benzer. Konfeksiyon işinden terziliğe düşmekle, terzi olmaktan konfeksiyon işine geçmek aynı şey değildir. Birisi davranış kalıplarını sindirmiş olup öteki kullandığı kalıpların ne olduğundan bihaberdir.
Bireysel derinliğin artışıyla beraber egonun şişirilmesi yerine gerçek anlamda güçlenmesi gerekiyor. Ancak bu şekilde özgür kalan zihin yeni şeyler üretebilecek. Önceki nesillerin tekrarladıklarıyla yeni çağın getirdiklerinin çok farklı olduğunu anlayıp yarar-zarar ikilemine göre eğitilecek. Dikkat burada ilk basamak. Uydurabildiği gibi davranmaktan ziyade bilinçli davranış kalıplarına ihtiyacımız var. Bu davranışın sebebi ve sonucu bu olur gibi önermelerin başkaları söyledi diye değil, deneyip yanıldığımız için de değil, ileri görüş kazanarak ve hesap yaparak farkında olabiliriz. Dünyada aldığımız nefes bile sayılıyken neden hesap yapmaktan kaçınıyoruz? Sorguladıkça suçlu hissediyoruz kendimizi?Klişelerin rahatında derin uykulara bırakıyoruz özgürlüğümüzü, özgür irademizi..

9 Mayıs 2013 Perşembe

İdealsizlik

Çağlar boyu insanın kendini unutacak bir ideale odaklanması hep takdir gördü. Özgürlük için ölenler, eşitlik için savaşanlar, bir kadının hayaliyle bekleyen ve hatta imparatorlukları bunun için riske atanlar, insanlık için faydalı bir buluş uğruna tüm ömrünü heba edenler elbette ki yüksek bir adanmışlık seviyesinde tarihteki yerlerini hiç kaybetmediler; onları bugün bile hatırlıyoruz. Kimliklerini değil belki, yaptıklarını, kendilerini adadıkları idealleri bugün bile anmakta ve saygıyla yad etmekteyiz.
İz bırakmak dedikleri kendinden geçmekteydi, narsist bir yüzün göldeki yansıması suyun saniyeler içinde bulanmasına bağlıydı. Bu gerçeği fark edenler ya kendini inkar ederek ya da kendi benliğinin ötesinde bir gerçeğe umut bağlayarak hayat koşusunu tamamladılar, ama yorgun ama zaferler içinde..ama nefes alarak ama bir nefes içinde boğularak...
Aslında idealler çoğu zaman benliği yükseltmek için kullanıldı. Her ne kadar toplumsal kaygılar başı çekiyor gibi görünse de temelde egonun kendini ispat çabası hiç bitmedi. Değerler, vicdan, ahlak ve tüm sosyal sebepler bu uğurda kullanıldı. Yüksek faydalar sağlamaya çalıştıkça çamura battı insanoğlu. İroni şu ki idealin gerçekleşmesi için çabalayan insan ideal gerçekleştiğinde bundan yararlanamadı. Örneğin teknoloji adım adım geliştikçe şirketler insanı bırakın yüceltmeyi, insanlıktan düşürüp maymunlaştırmayı kendinde hak bildi. Her şey çok daha kolay yapılıyor, daha az vaktimizi alıyor, ama biz makineleştikçe vaktin kıymeti azalıyor, niteliği değişiyor.
Bugün insana idealler satılamaz hale geldi ama bir elbise kolaylıkla satılabilir. Nasıl mı? Daha güzel, daha genç, daha çekici görünmek isteyen kadın, bugünkü toplumun görünüm odaklı ve suçluluk güdümlü ahlaki kaygılarından azade olamıyor yazık ki. Bir genç babasından cep telefonu isterken toplumca görünür olmayı arzu etmekte ve o telefonu kullanmadığında itilerek utanır hale düşmekten korkmaktadır. Bu genç cep telefonuyla süslediği karizmasını ruhunu süslemek için de kullansaydı durum çok daha farklı olurdu.
Niteliğin değişmesi zamanın etkin kullanımını da sekteye uğrattı. Bilgisayar oyunlarından keyif alan insan toplulukları gerçekle hayalin karıştığı bir dünyada kendini kaybetmiş durumda. Eskiden ideallerle kendini unutan insan ruhu şimdi çok daha berbat bir yolda kendini hatırlamaya çalışıyor!
Ne lazımsa onu yapar hale geldik, değil mi? Toplumsal değerlerin bunca önem kazandığı bir çağda eskiye tutunmaya çalışıyoruz yeniden. Nostalji aşkımız depreşiyor, eski müzikleri dinleyip iç çekiyoruz geçmişe dair. Yeniyi överken eskiyi de anıyoruz özlemle. Geçmişin canisi bugünün kahramanı, geçmişin kahramanı bugünün canisi oluveriyor aniden. Öyle hızlı gelişiyor ki her şey ideallerin devirden devire geçişi hayret uyandırıyor insanda. İnsanoğlu yaptıklarını yıkıyor, yıktıklarını yeniden inşa etmeye çalışıyor. Voltaire'in dediği gibi çünkü: "Yiğitlik vicdansız hergelelerle, büyük insanların ortak özelliğidir."
Artık insan sayısı çok fazla dünyada. Kişi başına daha çok ideal düşüyor. Peki bu halde geri çekilmesi gereken nedir? Elbette bencillik. Ben, öne çıktıkça her şey değerini kaybediyor. Ben, biliyorum dedikçe hiçbir şey öğrenmek istemiyor. Ben, saygı bekledikçe hiç sevgi göstermiyor. Ben, yarışta birinci olmak için gayret ederken yorulduğunu hiç fark etmiyor. Ben, kendinin hiç geçmeyen modasında hep aynı kıyafetleri giyiyor: Rekabet, Saldırganlık, Öfke.
O zaman yine sarılalım ideallere, ulaşılmaz hedeflere. Kendimiz olmaktan böyle çıkalım. Saldırarak değil eleştirerek, öfkeyle değil bilgiyle, rekabetle değil birbirimizi geliştirerek sarılalım yeni kurduğumuz dünyaya. İdeallerimizi her ne pahasına olursa olsun koruyalım. Çünkü onlar dünyada olduğumuz hayalini gerçeğe dönüştürecek tek değer. Çağlar boyu değişen bir şey olmadı, olmayacak demek çıkar yol değil. Niyetler de önemli. Her idealin dayandığı bir saygı görme beklentisi olsa da kullanılan araçlar günümüzdeki gibi alınır satılır bir değer olmasın en azından. Yiğitliğin dayandığı bilgiye yada silaha tapmak ne kadar abes ise fikirsiz bir dünya da bir  o kadar yönsüz ve kendiliğinden. Eskiye özlemi bırakalım, yeniyi anlamlandıralım. Elimizdeki tek çıkar yol insana kaybettiği anlamı yeniden yüklemek. Kahramanlar yaratarak değil, canileri engelleyerek! Dünya, yeteri kadar kana bulandı, artık bilimin yeniden keşfi gerçekleşmeli. İnsan hayatını kolaylaştırmak için değil, insanı insan yapmak için..

5 Mayıs 2013 Pazar

Totem ve Tabu

İnsanın tarihsel ve antropolojik gelişim sürecinde kayıp olgusu nasıl bir rol oynadı? Bu konuda yazılmış en tartışmalı kitaplardan birini incelersek Freud'un görüşlerinin o kadar yabana atılmaması gerektiğini düşünürüz. İnsanın salt psikolojik bütünlüğünden ziyade geçmişini de derinliğine araştıran Freud, "Totem ve Tabu" adlı kitabında insanlığın erken çağlarında kabile halinde topluluklardaki güçlü ve kıskanç 'kökensel baba'nın kabilenin diğer erkek üyelerini baskı altında tuttuğunu, kadınların ve kaynakların bölüşümünü tek başına kontrol ettiğini öne sürmüştü. Sonunda ayaklanan genç erkekler bu babayı öldürürler ve yerler. Artık başlarına buyrukturlar; istediklerini yaparlar. Ancak belli bir süre sonra bu özgürlük sorunlara,çatışmalara sebep olmaya başlar. Aralarındaki rekabet şiddetli bir hal alır. Kabile içindeki aynı kadınlara duyulan arzu erkekleri birbirine düşürür.
Sonunda öldürüp yedikleri kökensel babayı temsil eden bir totem yaratırlar. Totem babayı temsil eden bir hayvandır. Onun etini yemek yasaktır. Ancak senede bir yapılan av şöleni ve devamındaki ziyafette o hayvan avlanabilir ve yenebilir. Bu şekilde temel cinayet bir ayin şeklinde canlandırılmış olur. Ayrıca genç erkekler kökensel babanın geride bıraktığı boşluğu, simgesel düzeyde düzeni devam ettirecek yasalarla doldururlar. Freud, bu çıkarım ile Musevilik ve Hıristiyanlığın dinamiklerini açıklamaya girişir. Hıristiyanlığın dini seremonilerinde "İsa'nın kanı....İsa'nın eti..." diyerek andığı Freud'a göre bu katledilip yenilen kökensel babaya göndermedir. İsa'nın katli ve onun bir temsili olduğu önceki cinayet yani Musa'nın katli, dünya üzerindeki insani varoluşun dinler vasıtasıyla simgesel düzene geçişini canlandıran yoğunlaştırılmış sahnelerdir.

Maddeden ruha yapılan bu uzun yolculuğun bir noktasında, kaybedilenler, görünür tanrılar, somut ve nesne halinde putlar, tapınılacak resimler her şeyi belirleyen ve her yeri dolduran kökensel babalardır. Ancak bunlar kaybedildiği zaman soyutun,öznelin, ruhun alanı ortaya çıkmaya ve genişlemeye başlar. Daha açık ifade etmek gerekirse bu cinayetlerin arkasından, ruhsallığın geçirdiği dönüşüm, paranoid-şizoid bir konumdan depresif konuma geçmektir. İkincisinin ilkinin aksine daha olgun ve imkanlı bir ruhsallık durumu sağladığı malumdur. Depresif konumla birlikte tarihsel ve zamansal algılar da değişir. "Öncesi ve Sonrası" perspektifi doğar. Gelenek, kültür ve simgesel düzen ortaya çıkar.
Toplumların kültürel, sanatsal, düşünsel, örgütsel ve eğitimsel ürünleri ve üretilenlerin yapılarına yakından bakıldığında dini oluşumların tüm bu oluşumların temelinde ne kadar etkili olduğunu görürüz.

Psikeart Dergisi / Kasım-Aralık 2010 Sayı :12

28 Nisan 2013 Pazar

Göz Göre Göre

Havaya atılan bir ok dursaydı eğer
Olacakları bir düşün
Ne gizli ne saklı kalırdı keşfedilmeye değer
Geri dönüş yolu apaçık belirseydi zamanda
Ölüme kanmazdık en sonunda
Bilirdik, değil mi?
Oku tutan eller bizimmiş meğer!

Işığın öncesi neydi, ne vardı karanlık boşlukta
Her şey ilerliyor süreksiz bir ok misali gözlerde
Ne şekil ne ses varken fezada
Gözlerin hedef tahtası acımasız kumarda
Değer mi söyle bir hüzme ışık uğruna
Değer mi dalga dalga sahile koşmaya
Bile bile yok olacağını sonsuz mavilerde

Dönüşüm

Hatırlamakta fayda var
Hatır üzerine hatıra kurulmaz
Unutmadan söylemeliyim
Önce kendini inciteceksin anımsayarak
Değil mi ki insana bahşedilmiş bir lanet
Kilitli kapıları açar bir süre sonra
Miyadı dolmuş sıkıntı, olur bir nimet

Bugünden tezi yok hatırlamaya başla
Unutarak kaçamazsın dönme yine en başa
Zamanla dönüşür hatıralar
Gülümseyerek aydınlanır,
Hatrı kalmasın tüm bulanık detaylar
Söylemeden geçmeyeceğim
Önce kendini göreceksin anımsayarak.

16 Mart 2013 Cumartesi

Göbek Bağı

Cennet, annelerin ayakları altında değil karnının içinde
Bir kördüğüm gibi taşırız onu,
Silinmez bir iz hepimizin bedeninde
Uzun yollardan geçtik zamanın başladığı günden beri
Bize kalsa hiç yola çıkmayacaktık belki de!

Var olmuş ve olacak her ne varsa arayış içinde
Dil yabancı Ölüm sancı
Kim isterdi cenneti kaybetmeyi, sonsuz huzurdan vazgeçmeyi?
Ödüller cezaya dönüşürken
Kim ister umudun işkencesini?

Bütün olmak bir özlemden ibaret
Aldanışın kaygan zemininde kuru bir yer aramak kendine
Ve tamamlandım demek için
vazgeçmek kendi parçandan
öteki uğruna..!

Göbek bağımı kestim dünyayla
Yine de aitim ona bucak bucak kaçsam da
Tilkinin kürkçü dükkanına döndüğü gibi
Cennet de sıkıntılıdır, ayrılık kaçınılmaz olunca..



12 Ocak 2013 Cumartesi

ÖNCE

Kurallara karşı gelmek için önce onları öğrenmek gerek.
Haksıza karşı durmak için önce haklıyı bilmek gerek.

Kuralları bilmeden haksıza direnme
Doğruyu görmeden yanlışında diretme
Atacağın adımı hesapla ki
Haklıyı haksız gibi gösterme

İkiyüzlü Gerçekler

Gerçek olmanın ve doğruyu söylemenin mutlaka bir cezası vardır. Tam aksinin de bir bedeli var ama gerçeklik, ikiyüzlülüğün destur olduğu dünyada her zaman cesaret gerektirmiştir. Reddedilmek,eleştirilmek ve kabul görmemekten korkanların gerçekle işi olamaz; hissettiklerimizi ya da düşündüklerimizi açıkça ve çekinmeden söyleyecek olsak ne toplum kalırdı ne de onu inceleyen sosyoloji! İnsani bağları samimi kılan tamamen bu ikiyüzlülüktür. Tezat gibi görünüyor ama bu hazmedilmesi gereken birinci acı gerçek. Bunu hap niyetine yutanlar ikinci acı gerçekle karşılaştıklarında fazlaca etkilenmezler. Bu, etrafımızdaki tüm hayat belirtilerine karşın hepimizin ölü olduğu gerçeğidir. Çünkü gerçeği görmezden gelenler en fazla canlıymış gibi yaparlar. Gerçeği bilirler elbette, onu taşıyabilmek büyük bir güç gerektirdiği için bu yükün altına girmek istemezler ve canlıymış gibi yaparak ölü olmanın dayanılmaz ağırlığına katlanırlar nedense. Halbuki gerçek ve canlı olmayı göze alabilseler yük diye bildikleri şey gittikçe hafifleyecek ve varoluşun tadı asıl o zaman çıkacak.
Ve gelelim üçüncü ve sonuncu olmayan acı gerçeğe; her ne yaparsak yapalım öleceğiz. Bundan kaçış yok. O halde neden şimdiden ölüyoruz, öldürüyoruz kendimizi? Nefsi değil aklı öldürmekten bahsediyorum. Neden gerçekler bu kadar dayanılmaz ve anlaşılmaz görünüyor? Herkes her şeyi biliyorken hiç bilmiyormuş gibi yapınca hiç ölmeyecek gibi mi oluyor? Nedir çok yüzlülüğün çekici yanı? Hep sevilmek, sonsuza dek imrenilmek arzusu mu? Öyle ya da böyle son nefese kadar gerçek kendini hatırlatacak ve son nefeste isyan edecek, beni neden inkar ettin, neden kabullenemedin diye haykıracak kulaklarınıza. Siz buna ister vicdan deyin ister akıl, köşe bucak saklansanız da o sizi bulacak, intikam için değil hiç doğmadığınızı göstermek için.